Bir insanı umutsuz bir durumda gözlemliyoruz, durumun umutsuz olduğunu biliyoruz ve umutsuz durum kavramını da biliyoruz, ama bu insanın umutsuz durumuna karşı hiçbir şey yapmıyoruz, çünkü bu insanın umutsuz durumuna karşı bir şey yapamayız, çünkü biz kelimenin tam anlamıyla böyle bir insanın umutsuz durumu karşında aciziz, oysa böyle bir insanın ve onun umutsuz durumu karşısında aciz olmamak zorunda olduğumuzu kabul etmeliyiz, diyor Oehler. (Yürümek)
Thomas Bernhard’dan iki çetin anlatı birarada: Yürümek (1971), Evet (1978).
Thomas Bernhard, Yürümek’te, “yürüme” ve “düşünme” kavramlarının birlikteliğini yazınsal bir birliktelikle, düşünmenin ve yürümenin içiçe geçen ritmiyle kurgularken, anlatının bütününde tekrarın sınırları zorlayan vurgusunu kullanarak, tekdüzeliğe sıkışmış, olağanüstülüğü ve dehayı boğan yaşam karşısındaki çaresizliği, bir insanın delirmesinin bütün kişisel temeline karşın kaçınılmaz bir sona işaret edişiyle kesiştiriyor.
Evet anlatısında hem yazar hem okur yine “felaket”le yüzleşirken, ben-anlatıcının süreklilik halini alan bunalımdan kurtulma uğraşı bir insanın kendini feda etme hikâyesi ile kesişiyor. Varoluşun ele geçirilmesi girişiminin, yürümek-düşünmek, felsefe-müzik birliktelikleri ile akıl hastalığına dayanma sınırına varmaktan kurtulamadığı, rastlantıdan öte felaket bir dünyanın felaket doğurduğu gerçeği buz gibi yüzümüze vuruluyor!
Thomas Bernhard was an Austrian writer who ranks among the most distinguished German-speaking writers of the second half of the 20th century.
Although internationally he’s most acclaimed because of his novels, he was also a prolific playwright. His characters are often at work on a lifetime and never-ending major project while they deal with themes such as suicide, madness and obsession, and, as Bernhard did, a love-hate relationship with Austria. His prose is tumultuous but sober at the same time, philosophic by turns, with a musical cadence and plenty of black humor.
He started publishing in the year 1963 with the novel Frost. His last published work, appearing in the year 1986, was Extinction. Some of his best-known works include The Loser (about a student’s fictionalized relationship with the pianist Glenn Gould), Wittgenstein’s Nephew, and Woodcutters.
“Yürümek”bir anlatı, daha doğrusu anlatı-deneme. Bernhard’ın klasik paragrafsız blog düz metnini görüyoruz. Matematikçi Oehler, yürüyüş arkadaşı olan anlatıcıya, insanı delirten cinsten konuşmalar yapıyor yürürken. Sanırım diğer yürüyüş arkadaşı Karrer’i delirtmiş, onu tımarhaneye uğurlamış. Yürümelerinden dolayı düşünmelerini, düşünmelerimden dolayı yürümelerini, neredeyse katlanılmaz, inanılmaz bir gerginliğe dönüştüren insanlar. Düşünürken yürümek, yürürken düşünmek. Bernhard bir düşünceyi cümleye döküyor, sonra o cümleyi eğiyor, büküyor, takla attırıyor, amuda kaldırıyor ve bu yeni cümleler de yere sımsıkı basıyor. Hitler tehlikesi karşısında Amerika’ya göç eden ve 30 yıl sonra Viyana’ya dönen Oehler konuşuyor sürekli. Aslında Hitler’e buyur diyen Avusturya’ya olan öfke ve kırgınlığını burada da atlamamış Bernhard.
“Evet” ise anlatıcının “iletişim kuramama” hastalığının, tek arkadaşı olan Moritz ile ilişkisi üzerinden anlattığı bir ben-anlatı. Varoluşunu sorgularken akıl sağlığını yitirme noktasına gelmenin o kadar da zor olmadığını okuyucuya göstermek istercesine yazmış Bernhard. Zaman zaman sıkıldım okurken, zaman zaman zorlandım anlamak için, ama nihayetinde akıl sağlığımı koruyarak bitirdim bu negatif enerjili kitabı.
Zor kitap. Ben Bernhard’ın hikâyesi daha zengin, felsefik tarafı daha geriden sezilen metinlerini daha çok seviyorum sanırım. Bu kitap kendisinin varoluşçuluğunun oldukça belirgin olduğu eserlerinden biri. Kendisi okuru her zamanki gibi tekrarlarıyla zorluyor (bunu yapmasına bayılıyorum gerçi). “Evet” öyküsü özellikle anlattığı kadın öyküsü bakımından oldukça ilginçti. Kitabı tavsiye ediyorum ama Bernhard’a yeni başlayacaksanız daha kolay bir eseriyle başlamanızı öneririm naçizane.
Yıllar boyunca bir şeyin, yani her şeyin değişeceğini düşündüm ve Klosterneuburg sokağından çekip gitmeyi, ama hiçbir şey değişmedi. İnsan yeterince erken gitmezse birden çok geç olur ve artık gidemez. Birden, insan istediğini yapabilir, artık çekip gidemeyeceği açıktır. Bu sorun, artık gidememek, hiçbir şeyi değiştirememek, insanı bütün yaşam boyunca uğraştırır, demiş Karrer, sonra insan başka hiçbir şeyle ilgilenemez. Sonra insan gittikçe çaresizleşir ve gittikçe zayıflar ve artık durmadan, zamanında gitmeliydim der ve kendi kendine zamanında neden gitmedim diye sorar. Ama kendimize neden gitmediğimizi sorarsak ve neden zamanında gitmedik dersek, bu en son sınıra gelindiği anda gitmediysek artık bunu anlayamayız diyor Karrer Oehler'e.
özellikle "Evet" son altı aydır tek ayak üzerinde gezindiğim çizgiyi işlediği için bir başka hoşuma gitti. dibe inişler, iyi gelen birtakım şeyleri tekrarlayışlar, yine dibe inişler, müstakbel sona dair tasarılar... yine de Evet.
Delilik veya tümüyle çaresiz kalma durumu: Yürümek'te dolaylı bir bakış ile, Evet'te ise bir kala tutunulan dallar. Ayrıca 'Evet', okuduğum en karanlık hikayeye sahip anlatılarda liste başına yerleşti. - "Gördüklerimizi düşünürüz ve bu yüzden onları görmeyiz, diyor Oehler, oysa başkaları hiç sorunsuz olarak gördüklerini görürler, çünkü gördüklerini düşünmezler. Görüş diye adlandırdığımız şey temelde bizim için durgunluk, devinimsizliktir, hiçtir, Hiç. Olay düşünülmüştür, görülmemiştir, diyor Oehler. Böylece biz, gördüğümüz zaman, son derece doğal olarak hiçbir şey görmeyiz, aynı zamanda her şeyi düşünürüz."
,yani dünyada ya da daha doğrusu bizim dünya diye tanımladığımız yerde, çünkü onu hep dünya diye tanımladık,hiç akıl olmadığına, aklın ne olduğunu analiz edersek, asla akıl olmadığını söylemek zorundayız. S 14 Yürümek Evet Thomas Bernhard Ilk öykümüz Yürümek 'te karakterimiz Oehler'in ağzından bilim insanı olan Karrer ile dostluğunu yürümek, düşünce kavramları üzerinden okuyoruz. Karrer depresyonda olan, bunalımda bir karakter Yakın arkadaşı bilim insanı Hollensteiner 'in intiharı ile bunalımı iyice artan Karrer, bir kumaş dükkanında delirir. Pantolon kumaşlarının Çekoslavak ya da Ingiliz kumaşı mi olduğu konusunda dükkanda tartışma çıkaran Karrer, okuyucunun beynini de yakmayı başarır. Kumaş kalitesinden varoluş felsefesine giden uzun monologları Oehler'in anlattıklarından okuyan okuyucu Bernhard'i iyi tanıyorsa bu karakterin Bernhard'in kendisi olduğunu bilir. Karrer karakteri bana Kireç Ocağı romanındaki takıntılı Konrad karakterini anımsattı.Uzun monologlar, uzun cümleler klasik bir Bernhard uslubu:)Evet isimli öyküde ise anlatici, bunalım icinde yasayan ve bu bunalımdan kurtulmaya çalışan bir karakter olarak karşımıza çıkar. Bu karakter emlakçı arkadaşı Moritz ile sohbet ederek bunalımdan kurtulmaya çalışmaktadır. Bir gun Moritz'in dükkânına Isveçli bir adam gelir yanında Iranli eşi vardır. Bundan sonraki bolumde karakterimiz varoluş, sorgulama, kendini feda etme gibi konularda düşünmeye baslar. Özellikle Iranli kadin ile yapilan felsefe ,müzik, Schumann, Schopenhauer üzerine sohbetler bunda etkili olur. Yine son anda Bernhard bize bir sürpriz yaparak vay be dedirtir. Guzel bir metindi. Ama Yok Etme romanının yeri ben de ayrı. Ilk kez okuyacaklar Bernhard 'a bu metinle başlamasin. Iyi okumalar
Belirli periyotlarda dönüp tekrar tekrar okuduğum kitap. Yürümek, evet. Özellikle hayatımda en sancılı olduğum dönemlerde yazdığım yazılara dönüp bakınca bu kitabın içinden çok fazla benzer cümleler görüyorum. Var olmak ağır geldikçe adımlar hızlanıyor, cümleler zihnin hızına yetişememeye başlayınca ise evet diyorum. Şu an, şimdi, az önce bir şeyler -oldu/oluyor- “Sürekli insanlarla olma gereksinimim vardı, ama buna gücüm yoktu.” bu ve buna benzer birçok cümlede duraksadığım, adımlarımı yavaşlattığım bir kitap “Yürümek, Evet”
Bir varoluş hikayesinden daha çok mahvoluş hikayesi gibiydi Yürümek. Kendi isteğimizle doğmayız ama kendi zihnimizle yaşadıklarımızla düşündüklerimizle "delirebiliriz"
Cümleler çok uzun, okumak güç mü? Benim için zor olduğu söylenemez açıkcası çünkü ben de uzun, bol virgüllü ve ancak beni tanıyan bir insanın doğru vurgulamalarla anlayabileceği şekilde kelimelere döküyorum düşüncelerimi. Bu kadar öfkeli bir anlatımla yazılan kitabı okumak ayrı bir deneyim oldu.
Bir tek insanın bile olmaması gerektiğini düşünen Bernhard aslında hiçbir insanın da varlığını kabul etmez çünkü onun için varoluş yoktur, varoluş yanılgıdır ve aslında her şey bir yanılgıdır.
Tek bir insanın olmaması gerektiğini düşünmesi gibi çocuk yapmakta en büyük cinayettit ona göre. Bernhard’ın en büyük nefreti ebeveynlere kendi tabiriyle “üreticilere” dir. Bernhard için en büyük cinayetse çocuk yapmaktır. Bir insanın yapabileceği en kötü şey çocuktur. Doğal nüfus artış hızını arttırmaya çalışan devletlere yönelik keskin bir tavrı var.
“Çocuk yapmayı destekleyen bir devlet, hele de kafasızca çocuk yapmayı, diyor Oehler, kafasız bir devlettir, hele ilerici bir devlet hiç değildir. -------
Asıl kitabın başlığıyla alakalı kısma gelecek olursam ben de hareket halindeyken düşünüyorum. Sadece yürürken değil, hareket ederken, yollara düşmüşken, iyi bir sohbette.... Nietzsche ne demiş?
"Az oturmalı mümkün mertebe, yürürken doğmayan hiçbir düşünceye güvenmemeli!"
Ancak Bernhard düşünmenin sınırlarını zorlamanın insanı deliliğe vardıracağına kadar tespitlerde bulunur. Düşüncenin deliliğe vardırma dan önceki durma noktasının ise sanatın ta kendisinin olduğu olduğu yerdir der.
‘Yürümek’ bir tür novella gibi başlasa da yürümek ve düşünmek üzerine müthiş bir beyin fırtınası. Belki de Bernard’ın en zorlu metinlerinden biri diyebilirim. ‘Evet’ adlı diğer novellası ise ‘varolmak zorunda hisseden’lerin çaresizliğine dair düşündürücü bir metin.
Thomas Bernhard'ın bu kitabında da tekrarlarla sabrınızı zorladığı ama benim bu tekrarları çok sevdiğim doğrudur. Zenginleştiren, iyileştiren, sakinleştiren, yüzümü güldüren bir tarafı var sanki.
“Yürüyen birini dikkatli gözlemlersek, nasıl düşündüğünü de biliriz. Düşünen birini dikkatli gözlemlersek de nasıl yürüdüğünü biliriz. Yürüyen birini uzun süre dikkatle gözlemlersek adım adım düşüncesine ulaşırız, düşünce yapısına, tıpkı bir insanın nasıl düşündüğünü uzun süre gözlemlediğimizde nasıl yürüdüğüne adım adım varmamız gibi.”
Bu bir anlaşılmama meselesi değil. Anlaşılmanın da bir meseleye dönüşebilmesi. İnsan her zaman yalnız kaldığı için değil, bazen fazla yakın olduğu için de yıkıma sürüklenebilir. Anlaşılmak, bazen yıkıcı etkiye sahip olabilir ve belki de bazen en iyisi anlaşılmamaktır. Düşünceler bazen karşılık bulamayabilir ve bu çok fena bir şey olmayabilir.
Oehler, bir noktada delirtici. Sürekli konuşan, sürekli düşünen, düşünmeyi başkasına da dayatan bir figür. Yürüyüş burada belirleyici, çünkü yürürken düşünceye mesafe koymak neredeyse imkansız. Oehler’in sözleri sadece duyulmuyor anlatıcının zihnine de yerleşiyor. Anlatıcının yaşadığı şey bir diyalog değil, bir maruz kalma hali. Bu yüzden delirtici olan içerikten çok yoğunluk. Düşüncenin kesintisizliği, kaçışsızlığı.
Buna karşılık “Evet” bölümündeki adamın yaşadığı durum tam tersi. İsviçreliler tarafından sorununun küçük görülmesiyle bir nevi daha iyi hisseden bir adam. Onların kendi hayatlarıyla meşgul halleri bir noktada kendini uçuruma sürükleyen ciddiyeti bozuyor. Kendi sorununu mutlak ve merkezi olarak kurduğu için dışarıdan gelen kayıtsızlık ferahlama yaratıyor.
İsviçrelilerin kayıtsızlığı hayatiyken, İranlı kadın için anlaşılma yıkıcı oluyor. Adam, ciddiye alınmayarak delilikten dönüyor. Kadın ise ciddiye alınarak uçuruma sürükleniyor. Burada çelişki yok; Bernhard’ın mantığı son derece tutarlı. Çünkü mesele toplumsal kabul değil, düşüncenin mutlaklık kazanıp kazanmaması. Kadın, anlaşıldığı anda artık geri dönüşü olmayan bir yere geçtiğini hissediyor bence.
Ve günün sonunda her birimiz adımlarımızı toplumsal dinamiklerden alıyor ve toplum ekseninde yürüyoruz.
Yürümek bir eylemden çok daha fazlası, benim nezdimde düşüncelerini yerine koymak, kendini düzenlemek, dünyaya göğüs germek ve nicesi. Bu kitapta yürümek bilimi diye bahsedilmiş, yürümek ve düşünmek bilimi, ikisinin bağları. Kim bilir kaç cümlenin altını çizdim bu kısımda. Yürüyüş insanın düşüncelerini açığa vurur, evet öyle bir vurur ki. Ama insan kendi yürüyüşünden kendi düşüncesini anlayamaz insan kendini gözlemleyemez, bunları bir bir kanıtlamış Bernhard. Eğer yürümeyi bir eylemden fazlası olarak görüyorsanız, kesinlikle okumanız gereken bir kitap. En çok dikkatimi çeken ise yazarın üslubuydu. Yürürken düşünce ilk insan zihninde karmaşık, parça parça detaylı belirir, yavaş yavaş tekrar edilerek, özet haline gelene dek devam eder bu süreç. Kitapta da aynen bu şekilde işlenmiş tüm düşünceler, kitabı okumak değil de düşünmek gibiydi.
İkinci kısmı yani "Evet" de, kendini yalnızlığın boyundurluğuna mahkum etmiş bir adam ve yaşadığı yere gelen "İsviçrelilerin" İranlı kadını var. Aslında o adamı içinde hissedebilen biri için o kadını bulabilmesi muhteşem bir nimetti. Tam birbirlerine özgürlük sağladıkları noktada, evet böyle olmalı diyorsunuz, lakin karakterin realistik tutumuna benzer olarak bu ilişki de bir noktadan sonra kendisini tüketiyor. Zihnimi delip geçen kelimelerdi, "Birbirimizi özgürleştirmek", neden böyle bir etki bıraktığını, ana karakteri içinde hissedenler için oldukça açık. Umarım böyle bir kitaba ihtiyaç duyanlar en kısa zamanda bu kitaba kavuşurlar.
Kitaptaki "Evet" isimli ikinci anlatı hakkında yazmak istiyorum. Bu, diğer Bernhard anlatılarına kıyasla görece kısa olan bölüm -ki bence neredeyse bir aşk hikayesi barındırıyor içinde- bir insanın bir başka insan üzerinde nasıl kurtarıcı etkisi yapabileceğini açacakmış gibi görünürken insanın varoluşunun anlamsızlığını ve bir başkası için varoluşunun anlamsızlığını, deliliğin ve delirmenin insanın sonunu getireceğini kafama çaktı. Gerçekten de böyledir bu, Pavese' in dediği gibi, kendini kurtaramayanı kimse kurtaramaz.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Thomas Bernhard'ın okuduğum ilk kitabıydı. Yer yer okumakta zorlandığımı söylemeliyim. Varoluşçu bir metin olarak yorumlanabilir. İki öyküden oluşan kitapta "Evet" adlı ikinci öykü daha ilgi çekiciydi. İki öyküye de hakim olan uzun ruhsal durumu tasvir ederken başvurduğu "Proust"yen tarz varoluşçu izlenim bıraktı ben de iki öykünün birisinin delirme birisinin intiharla sonuçlanması da bir yaşama dayanamama halini işaret ediyor bence.
This entire review has been hidden because of spoilers.