"Bazı insanların ömrü vakit kazanmakla geçer... Ben zamana, kendi zamanıma çelme atmakla yaşıyordum."syf194
İlk gençlik yıllarımdaki okumamı saymıyorum; anlamlandırmaya çalışarak ikinci okuyuşum bu romanı. Tanpınar'ın en sevdiğim romanı diyemem ama (Mahur Beste takıntım olmasa bu olurdu), benim için onun en kuralsız, en tehlikeli, en insani ve en öğretici romanı bu. Tanpınar'ın alışık olduğumuz "derin karakter" algısına bilinçli olarak yerleştirilmiş - yaratılmış bir paradoks Hayri İrdal; karakter listesine iyiki de atılmış dediğimiz ironik bir çentik. Altmışlı yaşlarında biri olan İrdal; bize hayatını, yaşamında karşılaştığı iki "usta" üzerinden anlatıyor. İlki, çocukluk yıllarında yanında çırak olarak çalıştığı saat ustası Nuri Efendi; hayat çizgisindeki ölçünün ve iç disiplinin temsili. İkincisi ise Hayri'nin ilk ustasından aktardıklarından etkilenerek saat enstitüsünü kurmayı akıl eden Halit Ayarcı: modern dünyanın atak, sonuç odaklı aklı; hayat yalanının sihirli çizgisinde yürüyen canbaz.
Bu kez romanı hiç acele etmeden, defalarca evire çevire okudum ve inanılmaz keyif aldım. Romanın ilk iki bölümü -en sevdiğim kısmı - Hayri İrdal'ın, hayat eşiğinden bir türlü geçemediği; türlü talihsizlikler ve acılarla, hayatı "idare etme" ya da "idame etme" refleksini kazandığı kısmı. Bu kısımda çokça çarpıcı yan karakter var, hepsi inanılmaz! Onlardan biri olan, modern insanı zoraki biçimde "aklileştirme" çabasının aktörü psikolog Doktor Ramiz'e kendisini anlatırken Hayri, "hasta değil talihsiz adamım" , "biçare hayat artığıyım" olarak tanımlar kendisini. Sonrasındaki iki bölümde ise talih onu eşikten içeri alıverir. Halit Ayarcı ile yani ikinci ustası ile karşılaşır ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü kurulur- buraya gelmek neredeyse sayfa 230'ları buluyor-.
Olmayan bir iş üzerinden yönetmelikler, raporlar, projeler ve "bütçeler"... Akıl, düzen, verimlilik, ilerleme, kalkınma lafları havarlarda uçuşuyor. Tanpınar burada kurumların, bürokrasinin ya da sistemlerin kendi kendini meşrulaştırma becerisine hiciv dolu, ironik bir gönderme yapıyor. Anlata anlata varlık kazanan, kendi kendini yaratan gerçekler ya da ne diyelim; "kerameti kendinden menkul" işler... Bu son kısımla ilgili aklıma Tanpınar'ın milletvekiliği dönemi geldi ve baktım önce mi sonra mı yazılmış diye; sonrasında yazılmış. (44-46 yıllarındaki siyaset hayatından sonra 54-55 yıllarında Yeni İstanbul gazetesinde seri olarak tefrika edilmiş eser ve daha sonra 1961'de kitaplaştırılmış) Gazete eseri tanıtımında, "Tanpınar'ın fantastik büyük hikayesi" olarak sunmuş. Gerçekten de fantastik bir karakter eşliğinde, kendimizi fazlaca kaptırdığımız "çok önemli" tüm meselelerimize şöyle bir anlığına dışardan bakmamızı sağlayan; beni hem ağlatan hem de gülümseten muhteşem bir roman.
Herkese keyifli okumalar.
Hakikatte bütün bu insanlar hakikat denen duvarın ötesine geçmek için birer delik bulmuş yaşıyorlardı.syf43
Zaten saatle insanı birbirinden pek ayırmazdı. Sık sık, "Cenab-ı Hak insanı kendi sureti üzere yarattı; insan da saati kendine benzer icat etti..." derdi. Bu fikri çok defa şöyle tamamlardı: "İnsan saatin arkasını bırakmamalıdır. Nasıl ki, Allah insanı bırakırsa her şey mahvolur!" Saat hakkındaki düşünceleri bazen daha derinleşirdi: "Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır... Bu da gösterir ki, zaman ve mekân, insanla mevcuttur!"syf32
Belki tabii umurdandır. Hâl yoktur, mazi ve onun emrinde bir istikbal vardır. Biz farkında olmadan istikbalimizi inşa ederiz.syf86
Doğdum doğalı herkes bana dürbünün ters tarafından bakmayı teklif ediyordu.Ben bir türlü buna yanaşmıyordum. Inat ediyordum. Neye yaramisti? Bütün hayatım kepaze olmuştu. Bir de bunu denesem ne çıkar sanki?
...Halit Ayarcı geceki vaatlerini tutsun veya tutmasın, bana dürbünün bakılacak yerini göstermişti.syf227
Belki de şahsiyet dediğimiz şey bu, yani hafızanın ambarındakı maskelerin zenginliği ve tesadüfü, onların birbiriyle yapığı terkiplerin bizi benimsemesidir.
Belki daha derin, daha kuvvetli bir şey, bu mirasları ikide bir aksatan o içten müdahalelerdir. Herhålde bende olan budur. Bunu herkes için söyleyemem. Elbette benim gibi yaşamayanlar, kendilerini başka türlü, daha kuvvetle, daha saf şekilde bulanlar vardır.
Fakat ben onların hatıralarını yazıyorum. Kendi hayatımı yazıyorum. Şurası da var ki, hayatımın ileriki safhaları, bana bu insanların tesirinden kurtulmak imkânını pek vermedi. Oğlumun dediği gibi, "hakiki çalışmanın nizamından" geçmedim. Onlar bende karmakarışık devam ettiler. Ahmet bana benzemiyor ve benzememek için de elinden geleni yapıyor. Hatta kendini bu yüzden birçok imkânlardan mahrum etti. Liseyi bitirir bitirmez devlet hesabına tahsilin çarelerini buldu. Tıbbiyeyi bitirince mevkiimin ve servetimizin icabı olarak Amerika'da tahsilini tamamlamasını teklif edince derhal reddetti ve Anadolu'ya gitti. Hülâsa bana hiçbir şey söylemeden benden gelen her şeye sırt çevirerek yaşadı.
Oğlumun beni sevmediğini iddia edemem. Fakat bende kendi düşüncesine uymayan birtakım şeyleri beğenmediği birtakım şeylere düşman olduğu muhakkak. Buna rağmen gene içten içe onda yaşadığımı hissediyorum. Bir gün muayenehanesinde bir hastaya bakarken gördüm. Tıpkı benim bir saate bakışım gibi bir şeydi bu. Yahut da Nuri Efendi'nin... Çok temenni ederim ki, Nuri Efendi'ninkine benzesin, çünkü iş, ona benden fazla hâkimdi.
Her ne olursa olsun mazim bugünkü vaziyetimden bana bütün bir mesele gibi geliyor. Ne ondan kurtulabiliyorum, ne de tamamiyle onun emrinde olabiliyorum.syf54
.. buna bir hayat denebilir mi? Eğer yaşamak kelimesinin mânası her şeyden mahrum olmak ve ıstırap çekmekse, her an küçülmek ve bunu nefsinde her lâhza duymaksa, bir türlü aşamayacağı bir çemberin içinde durmadan çırpınmaksa, şüphesiz ben de, benimkiler de en derin şekilde yaşıyorduk.syf12
Benim çocukluğumun belli başlı imtiyazı hürriyetti.
Bu kelimeyi bugün sadece siyasî mânasında kullanıyoruz. Ne yazık! Onu politikaya mahsus bir şey addedenler korkarım ki, hiçbir zaman mânasını anlamayacaklardır. Politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır. Meğer ki dünyanın en kıt nimeti olsun; ve bir tek insan onunla söyle iyice karnını doyurmak istedi mi etrafindakiler mutlak surette aç kalsınlar. Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. sekiz defa geldi; ve o geldi dive biz sevincimizden, davul zurna, Evet, bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği halde, yedi sekiz defa geldi; ve biz o geldi diye sevincimizden sokaklara fırladık.
Nereden gelir? Nasıl birdenbire gider? Veren mi tekrar elimizden alır? Yoksa biz mi birdenbire bıkar, "Buyurunuz efendim, Nereden gelir? Nasıl birdenbire gider? Veren mi tekrar elimiz-bendeniz artık hevesimi aldım. Sizin olsun, belki bir işinize yarar!" diye hediye mi ederiz? Yoksa masallarda, duvar diplerin-de birdenbire parlayan fakat yanına yaklaşıp avuçlayınca gene birdenbire kömür veya toprak yığını hâline giren o büyülü hazinelere mi benzer? Bir türlü anlayamadım.
Nihayet şu kanaata vardım ki, ona hiç kimsenin ihtiyacı yoktur. Hürriyet aşkı, -haydi Halit Ayarcı'nın sevdiği kelime ile söyle-yeyim, nasıl olsa beni artık ayıplayamaz, kendine ait bir lügatı kullandığım için benimle alay edemez!- bir nevi snobizmden başka bir şey değildir. Hakikaten muhtaç olsaydık, hakikaten sevseydik, o sık sık gelişlerinden birinde adamakıllı yakalar, bir daha gözümüzün önünden, dizimizin dibinden ayırmazdık. Ne gezer? Daha geldiğinin ertesi günü ortada yoktur. Ve işin garibi biz de yokluğuna pek çabuk alışıyoruz. Kıraat kitaplarında bir-kaç manzume, resmî nutuklarda adının anılması kâfi geliyor.
Hayır, benim çocukluğumun hürriyeti, hiç de bu cinsten bir hürriyet değildir. Evvelâ, burası zannımca en mühimidir, onu bana hiç kimse vermedi. Bu sızdırılmış altın külçesini birden-bire kendi içimde buldum. Tıpkı ağaçta kuş sesi, suda aydınlık gibi. Ve bir defa için buldum. Bulduğum günden beri de küçü-cük hayatım, fakir evimiz, etrafımızdaki insanlar, her şey değişti. Vakıa sonraları ben de onu kaybettim. Fakat ne olursa olsun bana temin ettiği şeyler hayatımın ne büyük hazinesi oldular. Ne dünkü sefaletim, ne bugünkü refahım, hiçbir şey onun mucizesiyle doldurduğu seneleri benden bir daha alamadılar.syf22
O bana hiçbir şeye sahip olmadan, hiçbir şeye aldırmadan yaşamayı öğretti.syf23
Nuri Efendi ve Halit Ayarcı... İşte benim hayat mekiğim bu iki kutup arasında dolaştı. Birisini çok gençken, insanlara ve haya-ta gözlerim henüz açıldığı sırada tanıdım. Öbürü her şeyden ümit kestiğim, hatta ömür defterimi tamamlanmış sandığım bir zamanda karşıma çıktı. Fakat bu ayrı meziyette, ayrı zihniyette insanlar bütün zaman ayrılıklarının üstünden hayatımda bir daha ayrılmamak şartıyla birleştiler. Ben onların bir muhas-salasıyım. Tıpkı Nuri Efendi'nin o kadar dikkatle ve ayrı ayrı işçiliklerden gelmiş parçaları birleştirerek tamir ettiği, zaman kervanına kattığı hurda saatler gibi onlardan bir parça, onların "muaddel" bir halitası, terkip hâlinde eseriyim.
(Nuri Efendi belki saat tamirinden ziyade saatlerin ayarında titizdi. Ayarsız saat bu halim selim adamı âdeta çileden çıkarırdı. Meşrutiyet'ten sonra bilhassa şehir saatleri çoğalınca "ayarsız saat göreceğim" korkusu ile muvakkithaneden çıkmaz olmuştu. Ona göre işlemeyen, kırılmış, bozulmuş bir saat hastalanmış bir insana benzerdi. Tabiatında mazurdu. Fakat ayarsız bir saatin hiçbir mazereti yoktu. O bir içtimaî cürüm, korkunç bir günahtı. İnsanları iğfal etmek, onlara vakitlerini israf ettirmek suretiyle hak yolundan ayırmak için şeytanın başvurduğu çare-lerden biri de Nuri Efendi'ye göre, şüphesiz ayarsız saatlerdi.
Nuri Efendi sık sık, “Ayar, saniyenin peşinde koşmaktır!” derdi.syf35
Hiç farkında olmadan bazen Nuri Efendi, bazen Lütfullah veya Abdüsselâm Bey oldum.
Onlar benim örneklerim, farkında olmadan yüzümde buldu-ğum maskelerimdi. Zaman zaman insanların arasına onlardan birisini benimseyerek çıktım. Hâlâ bile bazen aynaya baktığım zaman, kendi çehremde onlardan birini tanır gibi oluyorum. Şu anda Nuri Efendi'nin kendini yenmiş tebessümünü yüzümde dolaşıyor sanıyorum, biraz sonra Lûtfullah'ın yalanı benimsemiş bakışlarını kendimde bularak yaptığım işten ürküyorum.syf53
Her insan, ne kadar müspet yaradılışta olursa olsun ölümün-den sonra tekrar dirilmeyi düşünür, özler. Bu hayat dediğimiz mihnetler silsilesinin çok ileri zamana, müpheme atılmış bir mükâfatı gibidir. En müsait ve daima kazanacak kâğıtlarla oynanan bir oyun gibi, yeniden, âdeta baştan aşağı beğenme-mek, inkâr etmek, değiştiğinden dolayı sevinmek için kalmışa benzeyen küçük bir mazi şuurundan başka her şeyi, her tara-fi değişmek, güzelleşmek şartıyla tekrar yaşamağa başlamak insanlığın elbette vazgeçemeyeceği bir hülyadır.syf68
Mesele o anda adımın Hayri olmaması, gerçeğin dışında bulunmamda idi. Bu tek mânasıyla kaçıştı. Yalanın sihirli çizgisi içinde idim ve bu bana yetiyordu.syf76
insanların yalnız hakkıyla yapabilecekleri işle meşgul oldukları bir dünyada yaşamanın nasıl bir saadet olabileceğini düşünmemek, böyle bir dünyayı özleme-mek imkânsızdı.syf102
Benim hiçbir şeyim yok. Sadece talihsizim. Başıma durmadan münasebetsiz işler gelir. Bu talihsiz-lik daha beni nereye kadar götürecek, bilmiyorum. Bu sefer de başıma mânasız bir iş geldi. Lüzumsuz yere konuştum.Ağzımdan bir kelime çıktı. Onun etrafında bütün bir masal uydurdular. Mahvıma kadar gittiler. Ben maalesef kendim baş-ladığım bir yalanın kurbanıyım. Bunu nasıl yaptım? Niçin yap-um? Bilmiyorum. Fakat bu iş böyle... Bir gevezelik... Başka bir şey değil. Belki burada bütün insanlıkla birleşiyorum. Hepimiz kendi masallarımızın kurbanıyız. Fakat benimki başka türlü oldu.syf112
Artık bütün mukavemetim kırılmıştı. Nerdeyse yalnız ona baka-cak, ona şaşıracaktım. Nasıl muhakeme esnasında günlerce herkese şaşırdımsa, "Nasıl oluyor da böyle düşünebiliyorlar!" diye hayret ettimse... Galiba bizi benzerlerimizin karşısında her gün birkaç defa çıldırmaktan bu hayret kurtarır.syf114
İnsaf, merhamet, yangın var... Hayır, psikanaliz...syf116
bu kahvede tanıdığım insanlar için en iyi teşhisi onun koyduğunu zannediyorum. Hakikaten buradaki hayat, asıl kapının dışında bir hayattı. Ve onu yaşa-yanlar, o şekilde, yani hiç içeriye girmeyi düşünmeden, yahut da bir ayakları daima eşikte, yaşıyorlardı. Hiçbir mesele yoktu ki eninde sonunda bir kaçış, bir kurtulma vesilesi olmasın! Neden kaçarlardı, niçin kaçarlardı? Hiçbir mukavemetleri yok muydu? Yoksa hakikaten her şeye yabancı, her şeye kayıtsız mıydılar? Hayır, burada her şey biraz afyon, biraz uyku ilacıydı.syf136
hepsinden fenası, artık hiçbir şeye inanmıyordum. Fakat korkmuyordum da. Olabilecek şeylerin en kötüsü olmuştu. Artık hürdüm.syf145
gözüm karşıdaki aynada kendi hayalime erişti. İki yanına asılmış paltoların arasında kendi yüzümü o kadar memnun ve biçare, o kadar zelil ve her tarafa sürüklenebilir, her şeye mukavemetsiz ve her şeyden istifa etmiş gördüm ki, bir an billûrun beni kusacağını, kendi suratımı ayaklarımın ucuna fırlatacağını sandım. Fakat hayır, hiç de böyle olmadı. İkinci, üçüncü bakışta bu hayale de alış-um. Her şey müsavi idi.syf145
Ne yaşadığım hayatı beğeniyor, ne yenisine gidebilecek kudreti kendimde buluyordum....
Her şeye, herkese sadece katlanıyordum...
Kaçmak, her şeyi bırakıp gitmek!..
Koşmak, kımıldamak, atılmak, istemek, isteyişinde devam etmek lazımdı. Bütün bunlar benim için değildi. Ben biçare bir gölge idim. Yanımdan biraz sürtünerek geçen her adamın peşine takılan, ondan ayrılır ayrılmaz, iki kedi yavrusu gibi birbirine sokulan, birbirinin kucağında gülen, ağlayan, bilhassa ağlayan iki çocukla çapaçul, biçare bir gölge... "Gül!" dedikleri yerde gülen, ağla veya konuş dedikleri yerde konuşan, ağlayan, ente-resan buldukları zaman enteresan olan, yüzüne bakmadıkları gün mevcut olmayan biçarenin biri.syf147
Yukarıda cahil adam olduğumu söylemiştim. Hayatım kelime öğrenmekle geçti. Hemen her safhasında sözlüğümü yeni-den yapmıştım, hem de kendi hayatımda, etimle, kemiğimle yaşayarak. Şerbetçi Elması hikâyesi bana "abes" denen şeyi öğretmişti. Bu abesi o güne kadar dışımda tanımıştım. Şimdi o kendi hayatımın malı olmuştu. Hiç tanımadığım cinsten bir korku içime yerleşmişti. Her saniye, biraz sonra olacak bir şeyden korkuyordum. Biliyordum ki şu yarım saat içinde ya karım, ya baldızlarımdan biri daireye ne yaptığımı görmek için gelecekler, onlar daha gitmeden Cemal Bey beni azarla-mak için yanına çağıracak, onun elinden kurtulduğum zaman muhakkak bir alacaklı ile karşılaşacaktım.
Her dakikam yeni bir zilletti. Her saat talihsizliğim başka bir çehresiyle karşıma çıkıyordu. Halbuki bütün bunlara hiçbir sebep yoktu. Hiçbiri bilerek yaptığım bir hata yüzünden değildi. Hepsi kendi kendine gelmişti.syf180
En iyisi düşünmemekti. Kaçmaktı. Kendi içime kaçmak. Fakat bir içim var mıydı? Hatta ben var mıydım? Ben dediğim şey, bir yığın ihtiyaç, azap ve idi. korku idi.syf182
Düşünmeğe vaktim vardı. Bazı insanların ömrü vakit kazanmakla geçer... Ben zamana, kendi zamanıma çelme atmakla yaşıyordum.syf194
ben bütün hayatını sırtında bir kambur gibi gezdiren o biçare insanlardandım.syf210
Hakikati görmüşsün ne çıkar? Kendi başına hiçbir mânası ve kıymeti olmayan bir yığın hüküm vermekten başka neye yarar? İstediğin kadar uzatabileceğin bir eksikler ve ihtiyaçlar listesinden başka ne yapabilirsin? Bir şey değiştirir mi bu? Bilâkis yolundan alıkor seni. Kötümser olursun, apışır kalırsın, ezilirsin. Hakikati olduğu gibi gör-mek... Yani bozguncu olmak... Evet bozgunculuk denen şey budur, bundan doğar. Siz kelimelerle zehirlenen adamsınız, onun için size eskisiniz, dedim. Yeni adamın realizmi başka-dır. Elinde bulunan bu mal, bu nesne ile, onun bu vasıflarıyla ben ne yapabilirim? İşte sorulacak sual.syf226
Hayata inanmak lazım Hayri Bey. Siz hayata değil, Acem aşirana inanıyordunuz...syf228
Hakikatte de böyle idim. Ucunu bucağını bilmediğim, her gün yeni bir parçasıyla karşılaştığım âdeta tefrika hâlinde bir yalan olmuştum.syf271
o maziyi düzeltmekle, hatta güzelleştirmekle meşguldü. Neden olmasın sanki, kendimize daima yaşanacak iklim yaratmaktan başka ne yaparız? Hâl denen keskin bıçak sırtında oturamayacağımıza göre...syf301
Hayatımızın bir devrinden sonra başımıza gelen şeylere o kadar hazırlanmış oluyoruz ki, kederimizi kendi içimizde taşır gibi yaşıyoruz.syf325
-Ben aşktan daima kaçtım. Hiç sevmedim. Belki bir eksiğim oldu. Fakat rahatım. Aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir. Şu veya bu şekilde... Fakat daima ödersiniz... Hiçbir şey olmasa, bir insanın hayatına lūzumun-dan fazla girersiniz ki bundan daha korkunç bir şey olamaz...syf329
Kol kola oraya kadar gittik. "Belki bu iyi gelir!" diyordum. Elbette birinden biri iyi gelecek ve ben de etrafımdakilere benzeyecektim. Muhakkak benzemeliydim. Benzemezsem yaşamak çok güçü.syf335
Yüzündeki tebessüme hayran oldum. İnsan bu istihzayı bulduktan sonra ebediyete kadar müsamahalı olurdu. Çünkü bu istihza insanoğlunun toptan inkârıydı. Ona erişen insanın yapmayacağı, yapamayacağı şey yoktur. Eğer içine yerleşmiş yalnızlık hissinden bir lahza zehirlenmezse.syf337
Yapsanız ne çıkardı? Hata denen şey yoktur ki zaten... İyi anlayın! Farz ediniz ki hakikaten bir yanlış yaptınız! Oradan yürürüz ve doğruya çıkarız. Hata denen şey, tashih etmek budalalığında bulunanlar için mevcuttur. Bizim için değil... Biz onun varlığını kabul ettiğimiz andan itibaren her türlü hatanın üstündeyiz. Hayır, Hayri Bey, hayır, yanlış yoktur ve olmaz da. Bütün mesele bir vaziyeti iyi hazırlamaktır. Ve insana itimattır. Kaldı ki ben sizin kudretlerinizi bilirim. Siz benim keşfimsiniz.syf345
Yine aynı mesele... dedi. Daha doğrusu hep aynı meselel Aziz dostum, siz şifa kabul etmez bir gayrimemnunsunuz... Bu işlerde bilmek ikinci derecede kalır. Yapmak vardır, sadece yapmak!..
Sonra kendi kendine konuşur gibi ilave etti: - Bilgi bizi geciktirir. Zaten ne sonu, ne de gayesi vardır. Mesele yapmak ve yaratmaktadır. Bilselerdi, bilselerdi... Fakat bilselerdi bunu yapamazlardı. Bu heyecana, bu icada, bu kendiliğinden bulmağa erişemezlerdi. Bilgileri buna mâni olurdu. Kızınız bu geceyi yarattı. Ne ile? Yaratma kabiliyetiyle... Çünkü yaratmak, yaşamanın ta kendisidir. Biz yaşayan, yaşamayı tercih eden insanlarız. Siz istediğiniz kadar somurtun!syf347
İş insanı temizliyor, güzelleştiriyor, kendisi yapıyor, etrafıyla arasında bir yığın münasebet kuruyordu. Fakat iş aynı zamanda insanı zaptediyordu. Ne kadar abes ve mânasız olursa olsun bir işin mesuliyetini alan ve benimseyen adam, ister istemez onun dairesinden çıkmıyor, onun mahpusu oluyordu. İnsan kaderinin ve tarihin büyük sırrı burada idi. syf363
"İnsanla bu kadar oynanmaz ki, a canım!.." sözü dillerinden düşmüyordu. Hülâsa herkes kendisi olmuştu. Ve bunun için herkes birbirine benziyordu.syf374
-Hiç boks maçına gitmediniz mi? İlk önce bakamayız bile! Sonra birdenbire heyecanlanırız, bir tarafı tutarız. Bir an evvel, kâfi derecede kuvvetli olmamasına kızarız, haykırırız. Haydi!.. deriz, daha kuvvetli! Daha müthiş!.. deriz ve öyle olmadığı için üzülürüz. Fakat hangimiz o esnada o adamın yerinde bulunmayı isteriz? Hiçbirimiz, değil mi? Bunlar da öyle işte... Mücadeleyi bizim tarafımızdan seyrettiler. Ve bizi alkışladılar. O anda çok samimi idiler. Fakat şimdi siz, "Ringe buyurun!" deyince iş değişti. Burada kendi menfaatleri, kendi emniyetleri var!syf375