S.185:…yeniden rüya görmenin en iyi yolunun başkalarının rüyalarını toplamak olduğunu anlayarak, çerçiliğe başlayıp arabasındaki eşyaları rüya anlatanlara dağıtarak, ama aldığı rüyanın verdiği eşyadan daha değerli olduğunu şükranla belirtmeyi ihmal etmeden, yalan rüyaları ise hemen sezip söylemekten çekinmeden, en iyi rüyaların burada olduğunu duyduğundan, atları da bu sezgiyle hep kuzeye yöneldiğinden, akıl gözüne yeni resimler verebilmek için kuzeye gelmeye karar vermiş.
Çerçi, eskiden gördüklerine, şimdiyse görmediklerine inanıyordu. Aslında rüya görmenin kolay, ama o rüyaya bağlı kalmanın, bir ömür boyu onunla yaşamanın zor olduğunu söylüyordu. Aksi de mümkün, bizi esir alan rüyalardan kopmak bazen imkânsızdır.
S.196: Rüyalardaki tekrarlara rağmen bir eksiklik duygusu yaşarız. Sanki duvarın içinde bir taş kayıptır. Ama hayatın rüyalardan daha dolu, üstelik daha bütünlüklü olduğunu da sanmamalı. Bunu söylüyorsam, sizin görmediklerinizi gördüğümden, bilmediklerinizi bildiğimdendir. Uyandığımda bu rüyayı özleyip yine görmeye çalışır mıyım, diye düşünürüm bazen. Başka uykulara geçip öncekileri kolayca unutsak da, öyle rüyalar vardır ki kendini hep hatırlatır. Bu rüyama geri dönmek mümkün olmayacağından, uyandığım için pişmanlık duyar mıyım? “Hayat böyledir,” diyeceksiniz, “geleceği yaşamak için bu anın geçmesini bekleriz, ama sonra geçmişi ararız; ya biri vardır ya diğeri, ikisini birden elde edemiyoruz.”
S.198: Hayat olmazsa rüya da olmaz, derler, gölgenin gövdeye bağlılığı gibi. Doğru. Ama hayatın da bir kaynağı olduğunu unutmamalı, ki bu onu değersiz kılmaz. Aralarındaki fark, içinde aktıkları zamandır. Hayat, tek çizgi üzerindeki bir zamana yayılır, kendi yatağında akan bir nehir gibi, geri dönüşü yok. Geçmiş arkada kalır, gelecek ise ileridedir, bir arada bulunmaz bunlar. Bir nehirde iki kez yıkanamazsınız, diyenler haklı, zaman akmış, nehir çünkü değişmiştir. Rüyadaysa her şey aslında aynı anda olur, geçmiş ile gelecek şimdiki ana toplanmıştır. Zaman bunların iki yana doğru açılmasıdır sadece, yoksa sizin dünyanızdaki gibi dün ile yarının birbirinden kopması değil.
S.199: …Aynaya düşen yansımız gibi, bizim zamanımızla aynadaki zaman aynı anda işler, aradaki mesafeye rağmen. Rüyalardaki geçmiş ile gelecek de öyledir. Karşı karşıya duran iki ayna yani. Biz ikisinin arasında bu anı yaşarız. İki yanımızdaki aynalara düşen ise aynı andaki geçmiş ile gelecektir. Bir gecelik bir rüyaya bütün kuzey evrenini, onun sonsuz zamanını, ateşin etrafındaki yolcuların başka yerlerden gelen hayatlarını sığdırmak bu yüzden mümkün. Aynı nehirde iki kez yıkanabilirsiniz rüyada.
Rüyaların en zor yanı, bunun bir rüya olduğuna başkalarını inandırmaktır. Siz onlara ayrı bir hayatınız olduğunu, bir zaman gelip uyanacağınızı söylediğinizde, eğer size kötülük etmiyorlarsa, en iyi ihtimalle ya deli diyorlar ya da kendi halinize bırakıyorlar. Acınacak durumdakinin siz olduğunuzu sanıyorlar. Bir süre sonra, gerçeğin herkese açıklanmaması gerektiğini anlamaya başlıyorsunuz. Sözünüzü sakınıyor, onlardan biri gibi davranmaya alışıyorsunuz. İçinizdeki anlatma isteği sizi yiyip bitirirken, hep gönlü temiz birine rastlayıp dertleşmeyi umut ediyorsunuz.
S.230: “Seydigül’ün dediği gibi başlangıçta sadece büyük ışık varken, varlık, bütünlük içindeydi. Sonra kötülük geldi, onu parçalara ayırmaya başladı. İnsan eti karanlıktır ama kalbimiz yıldız tozundan yapılmıştır, der eskiler. Işığı parçalayan kötülüğün karşısında aşk tek bir gerçekliğe işaret eder: Biz topraktan doğmadık, gökyüzünden göverdik. Bir buğday tanesinin toprağa düşüp kaynağına dönmesi gibi bizim düşeceğimiz yer de gökyüzü tarlasıdır.”
S.232:…Aşk bizi coşturup ruhumuza başka bir pencere açarken, varlığın sınırına erdiğimizi hissederiz. Maddeden oluşmuş bu dünya bir hapishanedir bize, bundan kurtulmak isteriz. Derler ki, yükseklerdeki gerçekliğin farkına üç yolla varılır: Uyku, ölüm, bir de aşkla. Uykuda başka bir dünyaya göç etmek, bize günlük hayatın tek gerçeklik olmadığını gösterir. Ölüm, uykunun sürekli halidir. Aşk ise, bizi bizden alan, etrafımızdaki varlığa başka bir gözle bakmamızı sağlayan büyüdür, ama ne uykudaki rüyaya ne de ölüme benzer, aklımız hâlâ bu dünyanın sınırları içindedir. Bu yüzden aşk, varlığı aşıp, başka bir evren bahçesine geçmenin en yakın imkânıdır, denir. Benim şüpheye kapıldığım yer de burasıdır.”
Jani’nin eli şerbet dolu kadehte durdu.
Seydigül, “Aşk, bedenimize mi yoksa ruhumuza mı aittir?” diye sürdürdü. “Bedenimiz bize korku gibi, arzu ya da aşk gibi dünyevi duygular yükler. Sürekli bunlarla uğraşmaktan kendimiz dışında bir şeyle ilgilenemez hale geliriz. Düşünmeye, büyük sorular sormaya dermanımız kalmaz. Buradaki kardeşlerimin tarif ettiği aşk bundan ötedir, farkındayım. Ama varlığın anlamını merak ediyorsak, sadece hissederek varlığın özüne ermek mümkün olur mu? Aşk bize yeni bir bilgi sunmaz, belki bu karanlık dünyadan kurtulmak gerektiği düşüncesini doğurabilir sadece. Daha ötesini söyleyemez. Evrenin en büyük cevheri akıl, onun yemişi ise bilgidir. Kardeşler! Akıl bilmezse, kalp hiç bulamaz.”
S.455: Amacımız erkekler gibi yaşamak değil, sadece onların gözlerine inmiş perdeyi, oradaki kibri kaldırmak istiyoruz. Kızlarıma oğullarıma hep söylerim: Kılıç kullananın vicdanı kılıcın ucundadır. Ona fazla bağlanmayalım. Zalimlere bir ders verir kılıç, ama dünyamıza yeni bir ufuk açmaz. Sen de unutma oğlum. Adaleti, evde, tarlada, şarkıda, masalda, hem yediğimiz ekmekte, hem ortak kurduğumuz hayatta çoğaltmalıyız, yoksa şimdiden yenilmiş oluruz. Mutlu değil acı bir adalettir kılıcınki, ona güvenmemeliyiz.
“Her çarpışmadan sonra ağlıyor, öldürdüklerimiz için ağıt yakıyor, düşmanımızı sevmeye çalışıyoruz. Onları düşünüyor, eğer adil bir dünyada karşılaşsaydık ne kadar iyi sevgili ya da dost olabileceğimizi hayal ediyoruz. Ama kan çoğaldıkça bizim de gözyaşımız azalıyor. Bir gün düşmanımız için ağlayamaz hale geldiğimizde, kralların, soyluların, zenginlerin erkek ordusuna benzeyeceğiz. Kanın şehveti kadın erkek tanımıyor. İyiliğin güç kazanmasına, akan kanın durmasına giderek daha çok ihtiyaç duyuyoruz. Sabırsızlıkla bekliyoruz yeni çağı. O zaman ben de huzurla öleceğim. Talan’ın yanında kan içinde yatarken tattığım ölüme döneceğim. Ama bu sefer canım acımayacak, kalbim rahat çünkü.”
S.465: “Aynı anda herkes mutluluğa erer, hem gidenler, hem geride kalan. Kader aynası denir buna. Farklı insanların kaderini aynı suya düşürüp sonra ayırmak yani. Kendimizi değiştirebilir, bunu kaderimizin bağlı olduğu diğer kişilere yansıtabiliriz. Hem o kadını hem de kardeşini sevdiği için, onların aynasında kendisine bakan kişi, Kötü olduğuna inanarak orada yenilenir, iyiliğin yeni bir tarifini yapar.”
S.475: Kimine göre zaman, hareketin bir parçasıdır. İkisi de maddeyle birlikte oluşmuştur. Kimileri her şeyden, hatta evrenden bile bağımsız bir zamandan söz eder. Tabii, zamana inanmayan, bunun bir yanılsama olduğunu söyleyenler de vardır. Bense hem zamanı hem varlığı düşünürüm. Mesela, benden sonra burası ne olacak, diye merak ederim. Bir rüya bizim için bittiğinde, oradaki herkesin hayatı da biter mi? Bunun cevabını bilmediğimden, bu rüyadan uyanmanın yolunu merakla arasam da, o eşiğe geldiğimde uyanmak isteyip istemeyeceğimden emin değilim. Hâlâ. Eğer herkes, buradaki her nesne benim rüyamla var olup, onunla yok olacaksa, zaman bana bağlı demektir. Ben varlığın anlamı, zamanın kendisiyim.
S.513: Masalın başında görülen bir bıçak, masal bitmeden ya kan akıtır ya da kırılır, diyenlerin sözü rüyada geçmez. Çünkü hiç kimse rüyasının efendisi değildir, hayatının da. Seydigül, dünya bizim hapishanemizdir.