Gülayşe Koçak'ın son romanı Topaç, farkında olmadan daldığı uykudan uyandırılmaya çalışılan bir toplumun yaşadığı kâbusu anlatıyor.
... Topaç hızlanmaya başlamıştır bile, renkler de hafiften flulaşmaya başlar: Önce, acı çekenlere karşı genel bir duyarsızlık -örnekleri sıralamakla bitmeyecek- derken doz, hafifçe ama giderek artar, yeni oyunlar, yeni zevkler türer: sokak çocuklarını zevk için bir taraf ölene kadar dövüştürmek, sokak çocuklarının itlafı, Vahşi Çocuklar'ın avlanması... Aman, hangi birini düşüneceğimi şaşırdım. Ondan sonra artık öyle bir noktaya geldik ki, her şey sarhoş bir uğultu içinde eriyor, çılgınca dönen bir atlıkarıncadan bakılan dünya, karmaşık, karmakarışık olmaktan çıkıp, rengârenk bir topacın birbiri içine eriyerek beyazlaşıveren renkleri gibi, birden basit bir sükûnet ve küntlük halini alıyor. ...
Haz için oynadıkları oyunlarla tatmin olmayıp, bu oyunların yerine buldukları vahşi oyunlarla yüzleşip, hayata tekrar dönebilecek kadar güçlü mü Topaç'ın dünyasındaki insanlar?… Birbirlerinin sesini bile duymaya dayanamayıp taktıkları filtreleri, birbirlerini görmemek için kullandıkları özlükleri çıkarınca yaşayabilecekler mi?
Topaç, içinde uzay gemilerinin, korkunç yaratıkların olmadığı bir bilimkurgu... Gülmenin mümkün olmadığı bir mizah romanı... Kimsenin pek düşlemek istemeyeceği türden bir fantezi...
(1956, New York) Okul öncesi çocukluğu Addis Ababa’da geçti; ilkokulu Kopenhag’da, ortaokulun bir bölümünü TED Ankara Koleji’nde okudu. Lise eğitimini Hannover’de bir gymnasiumda alırken, Hannover Müzik ve Tiyatro Yüksekokulu’nda misafir öğrenci olarak piyano eğitimini sürdürdü. Liseyi Ankara Tevfik Fikret Lisesi’nde tamamlayan Koçak, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan 1979’da mezun oldu. Ankara’da Kanada Büyükelçiliği’nde on yıl, White and Case Hukuk Şirketi’nde üç yıl çalıştı. Amatör oda müziği grubuyla birlikte konserler verdi, ayrıca üç yıl boyunca Anglikan Kilisesi’nin pazar ayinlerinde org çaldı. 2004 yılından bu yana İstanbul Sabancı Üniversitesi’nin Yazma Becerileri Merkezi’nde Yaratıcı Yazma atölye çalışmaları düzenlemekte, bunun yanı sıra pek çok kurumda çeşitli eğitimler vermektedir. Virgül, PsikeArt, Mahsus Mahal dergilerinde, edebiyat sitesi iktidarsiz.com’da, SUDergi’de pek çok deneme, makale ve kitap tanıtım yazısı yayımlanmıştır. Çeşitli sosyal bilim sahalarında makale çevirileri yapmıştır. Paradigma Yayınları’ndan 2011 yılında çıkan Kızlar ve Babaları kitabında “İkna Et Beni” başlıklı yazısıyla yer almıştır.
Türkçe edebiyatta denenmemiş bir tarz denediğini düşünüyor ve bu metnini çok orijinal buluyorum. İlk metnini okuduğumda hayran kaldığım nadir yazarlardan. Türkçe edebiyatın en güzel metinlerinden birini yazmış meğer. Ama yine de tam olarak söyleyemesem de eksik kalan bir şeyler var gibi.
Gülayşe Koçak, ülkemizde hak ettiği değeri göremediğini (underrated) düşündüğüm müstesna bir yazar. Biyografisine bakıldığında çok iyi bir eğitim aldığını, çok yönlü uğraşılarının ve sanatçı bir kişiliğe sahip olduğunu görmekteyiz. Yaratıcı yazma ve düşünme atölyeleri, çevirmenlik ve müziğin (piyano) yanı sıra, “eğitimde toplumsal cinsiyet eşitliği” başta olmak üzere etkili yazma teknikleri, çatışma yönetimi, iş yazışma teknikleri gibi muhtelif konulardaki pek çok eğitim ve seminerde imzası bulunmakta.
Topaç, yazarın 2004 yılında ilk baskısı çıkmış olan distopya tarzındaki romanı. Özgün terimlerin kullanıldığı, yavaş bir çözülüm gösteren bir akış karşılıyor okuru. “Melisettö”, “Lafönj”, “özlük”, “filtre”, “kalkanmak”, “hiskov”, “canyak”, “okma” gibi özgün terminolojilerle romanın kurgusu ve dünyası ilk başta yabancı gelse de, akış ilerledikçe okur bunlara alışıyor ve tüm bu kavramlarla kurulan distopik gerçeklik daha tanıdık bir hâle geliyor.
En genel ifadesiyle bir dönem, toplum ve sistem eleştirisi olduğunu söylemek mümkün: - Şiddetin sıradanlaştığı, sokak çocuklarının vahşice dövüştürüldüğü, topluluk içinde hayvanların öldürüldüğü BİR DÖNEM, - Her türlü duygunun rafa kaldırıldığı, sevgi ve hoşgörünün neredeyse unutulduğu, vicdanların köreldiği, maddi ve manevi tüm kaynaklarını tüketmiş BİR TOPLUM, - İnsanların duyu ve algılarını “özlük” ve “filtre” gibi araçlarla kapatarak onları sis, belirsizlik, duyarsızlık ve tepkisizlik sarmalında yaşamaya mahkûm eden BİR SİSTEM.
Böylesi bir ortamda, bireyler; dayatılan korku ve yasaklarla kuşatılmış, toplumsal belleklerini ve kendilerini insan yapan tüm özellikleri kaybetmiş bir görüntü içinde. Bunca olumsuzluk içeren bir resimde, umut verici olan tek şey, hayvanları kurtarmaya çalışan bir çocuk, intiharı önlemeye çalışan bir kadın gibi münferit olaylarla beslenen umut kırıntıları.
Hikâye edilen hal ve durumlar aslında gerçek hayattan da maalesef oldukça tanıdıklar.
Yazara ve Topaç'taki çarpıcı kurgusuna hayranlığımı ifade etmek dışında, bir okur olarak beklentimi karşılamayan iki husus ise şunlar oldu: - Olayların iyiden kötüye veya kötüden iyiye doğru evrilmesi biraz hızlı anlatılmış. Bu süreçler biraz daha detaylandırılabilirdi. - İnsanlığın ve toplumların içinde bulundukları çıkmaz sokaklardan, his ve gerçeklik algısı yitiminden kurtulması ve benliğine yeniden kavuşması adına daha net ve güçlü öneriler sunulması, hikâyenin sonunda bunun daha görünür kılınması güzel olurdu...
Aslında bu kitabın bir devam serisi olsaydı eminim çok güzel olurdu. (Muhtemelen yazar, mesajını vermiş olmayı yeterli bulmuş ve konuyu, hikâyeyi sündürmeye kendi adına pek gerek görmemiş.)
Son tahlilde, her iyi okurun kitaplığında bulunmasını önereceğim özgün bir eser.