i was the woman lying on that bed, stretched out helplessly in her soiled white nightgown, her breath caught somewhere between life and fear.
bartram-haugh was no manor, it was fuseli's merciless canvas. and fear was the nightmare that emerged from the darkness and settled upon my chest.
le fanu had placed me at the very heart of that painting, quietly closing the door behind me to see whether i would still be able to breathe.
fear didn't arrive as an enemy of flesh and blood. it drifted in like a shapeless nightmare and laid its full weight across my chest. it was so unbearably heavy that with every breath i drew, my lungs filled not with air but with the damp, mould and rot of bartram-haugh.
i wanted to scream. to tear my throat apart with a cry, to rip that weight from my body. but my voice had already been taken from me.
my lips moved, words formed inside my mind, yet nothing emerged strong enough to pierce the deaf darkness of the room. it was as though the house had slowly begun thinking in my place.
pinned to that bed somewhere between sleep and waking, obedience and madness, i could feel that blind horse's head reaching out from behind the curtain, its sightless gaze fixed directly upon my soul.
i could feel that the terror pressing down on me was not silas alone. every time i saw him, something inside me recoiled. my father's voice still lingered behind me, the promises i had made to him echoing endlessly in my ears. i wanted to run, yet loyalty had fastened invisible chains around my feet.
i could open doors, walk the corridors, stand at the windows and look outside. yet none of it meant that i was free. i could speak, but no one truly heard me.
at times i felt less like a living person than a ghost wandering through the ruins of her own life.
the most maddening part wasn't being certain of anything. i could no longer tell whether my fears were justified. i searched every glance, every silence, every unfinished sentence for some hidden threat, only to feel ashamed of myself afterward.
was silas truly a monster, or merely an old, broken man the world had chosen to misunderstand?
the more i remembered the unwavering trust my father had placed in him, the more i began to doubt my own instincts. there are few things more terrifying than losing faith in your own mind.
i feared silas, yet one night i realised that fear had another face. he had not been the one who brought me into that house. the man who had placed me in his hands was the man who loved me. my father's ghost haunted the corridors of bartram-haugh as relentlessly as silas's shadow.
sometimes i found myself confusing their footsteps. one seemed to call me deeper into the darkness, the other urged me to turn back. yet both voices already belonged to the past and i walked on alone between them.
i didn't close my eyes until morning. the nightmare still rested upon my chest, the blind horse's head waited behind the curtains and the house breathed quietly around me. yet something within me refused to die.
fear taught me to doubt my own mind. it taught me to fear people. it taught me the language of shadows. yet it couldn't tear away that final spark. because no matter how close the darkness came, i knew i was still looking back at it.
and the woman lying on that bed was not the one who closed her eyes in the end.
* johann heinrich füssli/the nightmare
●
o yatakta yatan, kirli beyaz geceliğinin içinde soluğu kesilen, kendini savunamaz halde upuzun bırakılmış o kadın bendim.
bartram-haugh bir malikâne değil, fuseli'nin o amansız tuvaliydi. korkuysa gecenin içinden çıkıp göğsüme çöreklenmiş bir karabasandı.
le fanu beni o tuvalin tam ortasına bırakmış, nefes alıp alamayacağımı görmek için kapıyı usulca üzerime kapatmıştı.
korku, etten kemikten bir düşman gibi gelmedi. biçimsiz bir karabasan gibi süzüldü içeri ve ağırlığını doğrudan göğsümün üzerine bıraktı. o kadar ağırdı ki her nefes alışımda ciğerlerime hava yerine bartram-haugh'un küf, nem ve çürüme kokusu doluyordu.
çığlık atmak istedim. boğazımı yırtarcasına haykırmak, o ağırlığı üzerimden söküp atmak. ancak sesim çoktan benden alınmıştı.
dudaklarım kıpırdıyor, kelimeler zihnimde şekilleniyor fakat hiçbir şey odanın sağır karanlığını delecek kadar güçlü çıkmıyordu. sanki ev yavaş yavaş benim yerime düşünmeye başlamıştı.
uykuyla uyanıklık, itaatle delilik arasında o yatağa çivilenmiş yatarken, perdenin gerisinden uzanan o kör at başı doğrudan ruhumu izliyordu.
üzerime çöken dehşetin yalnızca silas olmadığını hissediyordum. onu her gördüğümde içimde bir şey ürperiyordu. babamın sesi hâlâ peşimden geliyor, verdiği sözler kulaklarımda yankılanıyordu. kaçmak istiyordum ancak sadakat ayaklarıma görünmez zincirler vurmuştu.
kapıları açabiliyor, koridorlarda dolaşabiliyor, pencerelerden dışarı bakabiliyordum. yine de bütün bunlar özgür olduğum anlamına gelmiyordu. konuşabiliyordum lakin kimse beni gerçekten duymuyordu.
bazen kendimi yaşayan bir insan gibi değil, kendi hayatımın içinde dolaşan bir hayalet gibi hissediyordum.
en çıldırtıcı olanıysa hiçbir şeyden emin olamamaktı. korkularımın haklı olup olmadığını bilmiyordum. her bakışın, her sessizliğin, her yarım kalmış cümlenin içinde bir tehdit arıyor, sonra bundan utanıyordum.
silas bir canavar mıydı, yoksa herkesin yanlış anladığı yaşlı ve kırgın bir adam mıydı?
babamın ona duyduğu güveni hatırladıkça kendi sezgilerimden şüphe etmeye başlıyordum. insanın kendi aklına güvenememesi, bazen karşısındaki düşmana güvenmesinden bile daha korkunçtu.
silas'tan korkuyordum ancak gecenin bir yerinde asıl korkunun başka bir yüzü olduğunu fark ettim. beni bu eve o getirmemişti. beni onun ellerine bırakan kişi, beni seven adamdı. babamın hayaleti bartram-haugh'un koridorlarında silas'ın gölgesi kadar peşimi bırakmıyordu.
bazen ayak seslerini birbirine karıştırıyordum. biri beni karanlığın içine çağırıyor, diğeri geri dönmemi istiyordu. ne var ki ikisi de çoktan geçmişte kalmış seslerdi ve ben onların arasında yapayalnız yürüyordum.
sabaha kadar gözümü kırpmadım. karabasan göğsümdeydi, kör at başı perdelerin arasında bekliyordu, ev sessizce etrafımda nefes alıyordu. yine de içimde bir şey ölmedi.
korku bana kendi aklımdan şüphe etmeyi öğretti, insanlardan korkmayı öğretti, gölgelerin dilini öğretti. ne var ki o son kıvılcımı söküp alamadı. çünkü karanlık ne kadar yaklaşırsa yaklaşsın, ben hâlâ ona baktığımı biliyordum.
ve o yatakta yatan kadın, sonunda gözlerini kapatan kişi olmadı.
* johann heinrich füssli/the nightmare