Hermann Hesse, biyografi yazarlarının her daim ele almak isteyecekleri; hayatını dönemlere ayırıp her anını didik didik edip, eserlerinde bunun karşılıklarını aramaya can atacakları bir yazar. Manastırda başlayan din ile akıl arasında kaldığı, sürekli okuyup yalnızlaştığı çocukluğu; kitaplarla iç içe geçen ve ileride önemli isimler haline gelecek çaylaklarla kurduğu problemli arkadaşlıkların hüküm sürdüğü gençliği, sonrasındaki korkunç yalnızlığı; iki adet dünya savaşı, biten evliliği, Hindistan'a yaptığı mistik seyahati, Hitler'den kaçan isimlere karşı yardım ve kılavuzluğu, sansasyonel edebi çıkışları/makaleleri, İsviçre'deki münzevi hayatı, yaşamının sonuna doğru Amerika'da ortaya çıkan Hesse hayranlığı ve daha neler neler...
Tüm bu tantana içinde 20.yy'ın başında ciddi bir başarı kazanan Hesse, kuramcılar ve eleştirmenler tarafından da popüler bir isim haline gelmiştir. Edebiyatını köhne bulup yeren de, ustalaşmış bir yetkinlikte bulduğunu söyleyip öven de çok olmuştur. Bu anlamda dönemin bir çok ikili edebiyat tartışmasında başrol oynamıştır. Ama o her şeye rağmen yazmaya devam etmiş, bir yandan da provokatif hamlelerle suyu bulandırmıştır. Ama benim naçizane görüşüm, henüz okuduğum bir elin sayısını geçmeyen kitabına bakarak, kesinlikle 'günümüzde' dikkate alınmaya değer bir yazar olduğu. Tüm bu eleştirmenlere neoromantizm eleştirisi noktasında katılıyorum. Yer yer kitaplarındaki anlatım fazla romantikleşip; gerçeklikten keskin bir şekilde ayrılıyor. Proustvari ruhsal tasvirlerin içinden zaman zaman çıkamıyor, olayları anlatırken melodramik öğeleri fazlasıyla pragmatik yerleştirip insanda ufak bezginlikler yaşatabiliyor. Köhne derken kast edilenlerin de bunlar olduğunu düşünüyorum. Bunlara katılmakla birlikte kötü bir edebiyatçı olduğunu düşünecek kadar acımasız olamıyorum. Günümüzden o senelere bakıldığında, dönemin Avrupası ve yaşanılan geçiş döneminde bu yetkinlikte eserler vermiş olmasını takdirlik dahi buluyorum.
Rosshalde'ye gelecek olursam öncelikle kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısını okumamanızı tavsiye ederim. Ne yazık ki kitabın sonuyla birlikte, bütün akışı oraya yazmışlar. Yapı Kredi Yayınları'nın nasıl böyle bir hataya izin verebildiğini anlamış değilim. Bir aile trajedisi olarak ele alabileceğimiz Rosshalde, sanıldığının aksine ismini herhangi bir kadından almıyor. Rosshalde kitaptaki ailemizin yaşadığı, malikanelerinin içinde bulunduğu arazinin adı. Birbirinden kopmuş karı koca ve iki oğulları arasında geçen roman, sonrasında psikanalizle yakın bağ kuracak olan Hesse'nin, bunun sinyallerini verdiği bir romanda aynı zamanda.(Birçok romanında gözlenen bir durum bu ayrıca.) Karakterlerin birbirleri arasındaki ilişkilerde standart baba-oğul arasındaki kastrasyon sorunsalı açıkça izlenebiliyor. Hatta bu oldukça başarılı ele alınmış. İleride esasen Jung'un öğrencisi Lang olmakla birlikte, Jung'un kendisi ile de arkadaşlık kuran Hesse'nin bu anlamda ne denli düşünmüş ve dönemindeki gelişmeleri takip etmiş olduğunu anlayabiliyoruz. Bu açıdan çok beğendim.
Spoiler içerir
Kabul edemediğim bir nokta oldu yalnız. Baba'nın ilişkisinde yaşadığı katharsisi çok iyi anlarken; bu özgürleşmeye son itki olan ve onu arındıran oğlunun ölümü fazla olumlu bir atmosfer içerisinde yazılmış gibi geldi. Yani hafiften zorlama buldum. Zaten melodramik bir darbe vurmuşken bunu olabildiğinde hafifletmek mi istedi emin değilim ancak beni çok fazla tatmin etmedi ya da rahatsız etti.
Bunun dışında romanı okurken, neden bilmiyorum, Giorgio Bassani tadı aldım. Elbette romanın yazıldığı senelerde henüz Bassasi doğmamıştı bile, etkilenme ihtimalinde dahi Bassani'nin Hesse'den etkilenmesi gerekir ama Bassani kendi içinde inanılmaz özgün olduğundan sadece tesadüfi yakınlıklar gördüğümü söylemek istedim 'okuma zevki' açısından.
Özellikle Albert ile babanın ilişkisinde ya da babanın anne ile girdiği güç savaşının aktarılmasında zaman zaman karakterlerin aklındakileri aktarırken Hesse, fazlasıyla Proust sindirdiğini göstermiş. Bu zaten çok normal bir şey. Ancak Kayıp Zamanın İzinde'yi okuyanlar için Hesse'nin ortaya koyduğu yetkinlik ister istemez zayıf kalacaktır, en azından bende öyle oldu. Ama bundan kendimi kurtarmaya çalıştım.
Diğer yandan her şeyi bir kenara bırakırsak, Kamural Şipal çok yetkin bir çeviri yapmış. Türkçeye giydirmiş kitabı resmen. Sadece tek bir eleştirim olabilir bununla ilgili: Bazen, ancak Oğuz Atay kitaplarında karşılaştığımız, artık kulağımızdan silinmiş kelimelerden biri kullanıldığında, hafiften Hesse kadar Şipal tarafından da yazılmış bir kitap okuduğunu hissettim. Örnek verirken Oğuz Atay'ı özellikle seçtim. Eski Türkçe bir kelime değil kastettiğim, mesela 'Çokluk' kelimesi gibi. O kadar sık geçiyor ki çeviri bir metinde yabancılaştırıcı olabiliyor. Yoksa Oğuz Atay'ın 'Tutunamayanlar'ın da bütünden ayrılmaksızın fark edilmiyordu bile.
Öte yandan kitabı okurken bunaldım da. Bunun sebebi de kitabın bende uyandırdıkları. Okurken bir kaç kez geçmişe dönüp, kendi aile ilişkilerime, şimdi anlamlandırabildiğim, zamanında yalnızca reddettiğim çatışmalara bakma, onları hatırlayıp tartma ihtiyacı hissettim. Bu beni yormadı desem yalan olur. Durup dururken hatıralarla eylenip kendime yoktan dert edindim:)
Elbette, iyi bir yazarın elinden çıkmış iyi bir kitap olduğundan dolayı okumanızı tavsiye ediyorum!
8/10