Yorumuma bir düzenleme getirmem gerekiyor çünkü Kent, bir türlü aklımdan çıkmıyor. Başucu kitabım oldu; hem sürekli başımın tepesinde kımıl kımıl oynaştığı için; hem de tekrar tekrar elime almaktan kendimi alıkoyamadığım için.
Evet, size şu nehirler hikayesinden bahsetmek istiyorum. Hani şu tüm nehirlerin, denize dökülecekleri noktaya dümdüz giderek değil de, üç katı yol sarfederek ulaşmalarından... (söylenen o ki tam 3.14 kadar) Yani demek istiyorum ki; tüm nehirler bir sözleşmeye varmışcasına, varacakları yere giden en kısa yolu seçmemeye yemin etmiş gibiler... Ve diyorum ki, öyle dönüp durmalarımız; ne bileyim yolumuzu şaşırmamız ve varacağımız yere varamamalarımız; ille de varacak yerimiz olmadığından değildir belki de... Varacak yer oradadır ve biz de şu anda buradayızdır. Yani belki biz de, hani belki bir ihtimal, nehirler gibi dolanarak gidiyoruzdur varacağımız yere. Bir sebebi yok, yanlış ya da doğru yok; sadece nehir olmaktan bahsediyorum size. Nehirler, aktıkları yolun geometrisini hesaplar mı? Bilmiyorum. Bilmiyorum diyorum da, naiflik benimkisi. Yok efendim, hayır. Size iddia ediyorum, söz konusu dolanıp durmaksa, en az bir nehir kadar bir nehir olabilirim. Ve birisi, bana özümde bildiğim bir şeyden bahsediyorsa, bunu şıp diye anlarım efendim, evet!
Bir yerlerde zaman yırtılıyor mu; evet. Tüm hayatını elinde tüfek, verandasında oturarak geçirenleri tanıyor muyum; evet? Benim de tüfeklerim var ama evime girmekten korkmuyorum. Evet, orası ben'im, yani benden öte benden ziyade olan şey var ya; işte oyum ben. Sen de osun. O kim, bilmiyorum. Sadece, bir göl gibi sonsuza kadar durabileceğimi ve en yüksek tepelerden boşalan bir nehir gibi taşlara çarpa çarpa akabileceğimi biliyorum. Bazı taşlar durur, bazıları yuvarlanır gider. Ve görünen o ki; akıyorsak sadece aktığımız için akıyoruzdur ve duruyorsak da, işte öyle duruyoruzdur; var mı ötesi. Sebep kelimesi çoğunlukla yersizdir; yersiz kelimesi de yersizdir; birer ilüzyondurlar. Sadece kelimedirler. Kelime, bir kelimedir. Akıp giden nehirde yüzen bir yapraktır... Zen, bir çiçek adıdır. O çiçek, açar, solar, çürür ve yeniden doğar. Zen, hiçbir şeye yaramaz. Zen, hiçbir işe yaramaz. Zen, bir nehir adıdır ve pi sayısına eşdeğerdir. Sevgiler. Röportajımı burada sonlandırıyorum. (sonlandırmaz, konuşma devam eder. bir gazetecinin, dilsiz bir çocukla yaptığı muazzam bir röportajdan bahsedilmektedir. detaylar anlaşılmaz.)
Mr. Gwyn, Emmaus, Smith & Wesson'un ardından 4. Baricco okumam. Mr. Gwyn'i okuduktan sonra Baricco'nun epey zeki ve en az etkilendiği Calvino kadar da şakacı bir yazar olduğunu düşünmüştüm; dördüncü okumamda ise şunu anlıyorum: Baricco'nun yazısı kesinlikle bilgece bir hüzünle örülmüş.
Kent, bardaktan boşanırcasına, nefes aldırmayan bir sağanağın altında yapılan bir okuma gibi oldu benim için. Damlaların sert vuruşlarından paramparça olmuş sayfalarıyla kendini yine de ısrarla okutturan bir kitap. Nereye gittiğinizi, orada ne işinizin olduğunu, yağmuru sevip sevmediğinizi unutturan bir kitap. Müthiş coşkulu, yağmur kadar paramparça ve bütün; yağmur kadar sert, yağmur kadar yumuşak bir roman. Soğuk bir derede nefes almak ne kadar güç ve ne kadar yaşam doluysa, Kent'i okumak da bir o kadar zor ve canlandırıcı. Buraya 8 sayfalık nefes aldırmayan alıntılar koymanın imkansızlığıyla beni üzen bir roman. Ne kadar anlatsam eksik kalacak, ve nihayetinde anlatılamayacak bir deneyim oldu benim için.
Evet, gözlerim ıslak; evet, kıyafetlerimden sular damlıyor; evet, hepsi yağmurdan.