Psikanalitik Kişilik Çalışmaları ünlü İskoç psikanalist W. R. D. Fairbairn’in 1952’ye kadar çeşitli dergilerde yayımladığı ve psikanalize yaptığı yenilikçi katkıları ortaya koyan bir derleme. Bebeğin ve çocuğun ilişki ihtiyacını gelişiminin merkezine yerleştiren bu makaleler psikanaliz kuramında köklü bir değişiklik gerçekleştirdi; kişiliğin yapısı ve dinamiklerine dair tamamen yeni bir bakış açısı sundu.
Nesne ilişkileri kuramını işleyerek oluşturduğu ruhsal yapı modelini, bakım verenlerle ilk tecrübelerin içselleştirilmesi üzerine inşa eden Fairbairn bu derlemede; benliğin bölünmesi ve acı verici içsel nesne ilişkilerinin bastırılması yoluyla tüm ilişkilerde kaçınılmaz olan tatminsizliklerle nasıl baş edildiğini gösterir. Çocuğun ebeveyninin duygusal olarak duyarlı tarafını tepkisiz taraftan ayırarak ‘iyi’ ve ‘kötü’ nesneler yarattığını, aynı zamanda, sıklıkla sınır durumlara yol açan bir süreç olarak benliği de ‘iyi’ ve ‘kötü’ olarak böldüğünü ileri sürer.
Bowlby’nin bağlanma kuramına, Guntrip ve Sutherland’in kendilik üzerine yazılarına, Kernberg’in ağır kişilik bozukluklarının tedavisine, Mitchell’in ilişkisel kuramına başlangıç noktası oluşturan fikirleriyle Fairbairn çağdaş psikanaliz kuramına şekil vermiş öncülerden biridir. Sınır durumlara yönelik oldukça yeni bir kuramsal ve klinik yaklaşım geliştirmesi, bugün bu tür rahatsızlıkların tedavisinde çok önemli olmaya devam etmektedir.
I thoroughly enjoyed this book, as it is an evolution beyond the limitations of Freudian psychoanalysis. Fairbairn rejects Freud's drive theory, replacing the drive for pleasure (or death) with a drive to have and maintain relationships, hence Fairbairn's importance in the development of object relations theory.
Fairbairn replaces the model of the id, the ego, and the superego with, respectively, the 'libidinal ego/exciting object', the 'central ego', and the 'internal saboteur/rejecting object' ('internal saboteur' would eventually be replaced with the term 'anti-libidinal ego'). This new model replaces the drive for pleasure with the urge to form relationships (the subject searches for objects).
Ако човек надмогне ужасяващата изтънченост на неговия изказ, която прави английския му почти непроследим като смисъл, ще открие, че зад изреченията се крие смисъл. И то смисъл, който не се покорява на авторитети с лека ръка, а се преборва с всяко изречение, с всяка теза. И ги приема. Ако не ги е оборил.