Hayal kırıklıklarıyla dolu bir aşk ve mücadele romanı olan Kızıl Serap’ta, varlıklı bir ailenin iyi eğitimli kızı Ayten’in, İstanbul’un kibar semtlerinde, sayfiyelerinde ve Trabzon’da geçen maceraları konu ediliyor.
Özgür iradesiyle onurlu bir hayat kurmak isterken, kadını haz nesnesi olarak gören riyakâr anlayışın tuzaklarına düşen Ayten, duygularını, uğradığı ihanetleri, iç çatışmalarını ve erkekleri anlamaya çalışır. Hüsranla sonuçlanan ilişkilerden sonra, ailesinin desteğini de kaybederek hepten yıkılan Ayten, her şeyden vazgeçtiği bir anda, Doktor Macit’le tekrar yaşama tutunur. Zamanla Doktor Macit de diğerleri gibi bir hayal kırıklığına dönüşürken, bu yasak aşkın meyvesiyle Ayten’in hayatında yeni bir sayfa açılır.
Burhan Cahit Morkaya (1892-1949) Gazeteci, yazar ve matbaacı Burhan Cahit Morkaya, İstanbul’da doğdu. Mercan İdadisi’ni bitirdikten sonra Mekteb-i Mülkiye’den mezun oldu (1912). Gazeteciliğe öğrencilik yıllarında Yeni Gazete’de başladı. Osmanlı Milli Ajansı’nda çalıştı. Servet-i Fünûn’da hikâye ve fantezi türünde yazıları ile Fransızcadan çevirileri yayımlandı. 1920-1928 yılları arasında mizah gazetesi Karagöz’ün müdürlüğünü ve başyazarlığını üstlendi. Karagöz, onun yönetiminde Anadolu’da en çok okunan popüler gazeteler arasına girdi. 1928 yılında, ölümüne kadar çıkarmaya devam edeceği Yeni Köroğlu gazetesini kurdu. 1920’li ve 30’lu yılların en çok okunan popüler roman yazarlarından biri olan Morkaya, çoğu roman olmak üzere hikâye, tiyatro, fantezi ve fıkra gibi edebi türlerde kırka yakın eser kaleme aldı. Bunların bazıları İkdam, Son Saat, Akşam, Vatan ve Milliyet gibi dönemin önde gelen gazetelerinde tefrika edildi.
Geçimini kalemiyle kazanan ve romanlarında çoğunlukla Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında Türkiye’de oluşan yeni toplumsal hayatı, kadın-erkek ilişkilerini ve Batılılaşmayı işleyen Morkaya’nın yarattığı tipler, isimleri ve yaşantılarıyla halk tarafından beğenilmiş ve adeta bir nesle rol model olmuştur. Yazarın seçme eserlerine Türk Edebiyatı Klasikleri Dizimizde yer vermeyi sürdüreceğiz.
Bir kadın ancak bu kadar erkek gözünden yazılırdı. Kadının aşk hayatının çoğu kısmında empati bile kuramadım. Aslında karakter kendiyle çelişiyor gibiydi eski düşünceleri ile yeni verdiği karalar ya da yaşadığı ilişkiler tutarsızdı. Bu detaylar beni soğuttu sanırım daha çok kitaptan.
Bayıldım! Tesadüf eseri rast geldiğim ve sıfır beklentiyle başladığım bir roman olsada daha ilk sayfadan okuru içine çekip alıyor. Dili diğer serveti fünun eserleri kadar ağdalı olmasada nüktedanlığını koruyor. İlk sayfadan son sayfaya kadar baş karakterimiz Ayten'in gönül maceralarına şahit oluyoruz. O bir aşktan diğerine atılırken de toplumun iki yüzlülüğü çok sert bir şekilde karşımıza çıkıyor. Ancak kitabı sadece toplumunun riyakarlığı üzerinden incelemek kadın psikolojisini ele alan onca pasaja haksızlık olur. Ayten tüm o buhranları sıkılganlığı ve hoppalığıyla beraber bana Madam Bovary'i hatırlattı. Bir kaç yorum aşağıda ise Bihter'in ismini gördüm. Üzerine biraz düşününce tüm bu intihara meyilli baş karakterlerimizin temelde erkek özgürlüğüne olan hisleri ve bulundukları konuma olan hoşnutsuzluklarının Ayten'de olmadığını fark ettim. Diğerlerinin aksine Ayten anne olma fikrine son derece sıcak kanlı bakıyor ve bunu aşktan öte bir mutluluk olarak yorumluyordu. Bu noktada onu Anna Karenina'yla kıyaslamak sanki daha olağan olur.
Tek kelimeyle bayıldım! Çok düşük beklentiyle başladığım bir kitaptı aslında. Sebebi de muhtemelen benim cahilliğimdi. Çünkü ne yazarı ne de kitabı bilmiyordum ama gerçekten çok başarılı bir esermiş. Kitap iyi eğitimli, Osmanlının son zamanlarında yetişmiş ve genç kızlık dönemini Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşayan Ayten isimli bir kadının hayatına odaklanıyor. Ayten hayatında saf ver gerçek sevgiyi arayan ama bulamadığı zaman da bedel ödemesi gerekse bile önüne bakmasını bilen gerçekten güçlü bir kadın karakter. Ayten üzerinden kadın-erkek ilişkileri, insanların ikiyüzlülükleri ve kadının toplumdaki yerini irdeliyoruz. Kitapta bence çok net feminist söylemler var bu beni çok memnun etti, aldığım keyfi artırdı. Yaratılan İstanbul portreleri de çok keyifliydi. Filmi çekilse çok rahat yerli Gatsby olur, keşke çekilse. Ayrıca şunu da belirtmek isterim ki Bihter Ayten’in getir götürünü yapar! İkinci kitabını da kesinlikle okuyacağım ve kesinlikle öneririm!
Gerek yazıldığı dönem gerekse bir erkek tarafından yazılmış olduğu göz önüne alındığında oldukça ilginç bir kitap. Bu döneme ait bir kitabın bu kadar kadının tarafını tutması ve muhafazakarlıktan uzak yazılmış olması çok şaşırtıcı, özellikle de kadının özgür yaşam tarzının "cezasını çekmediği" bir sonu olduğu düşünüldüğünde. Kendi hayatını istediği gibi yaşayan özgür kadının, günümüz standartları için bile modern kabul edilebilecek yaşam tarzı ve bunun için bedel ödememesi alışılmışın son derece dışında, bu kitabın nasıl keşfedilmediğine şaşırıyorum. Anna Karenina ve Madam Bovary'nin kaderini paylaşmayan bir Osmanlı kadını... İnanılmaz!
Kızıl Serap, 1920- 1925 yılları arasında, İstanbul’da geçiyor. Ayten, başından kısa bir evlilik geçmiş 20 yaşında genç bir kadındır. Evlilik sonrası ablası ve eniştesi ile Yeniköy’de bir köşkte yaşar. Tenis oynar, piyano ve keman çalar. Dönemine göre modern bir yaşam biçimi olan, iyi eğitim almış, iyi terbiye görmüş bir gençtir. Tek arzusu hayal ettiği aşkı kendisine verecek gerçekten seven, sadık bir erkektir. Güzelliği, zekâsı ve çekiciliği ile erkeklerin çok ilgisini çeker. Yeniköy sahilinde tanıştığı Bedri, fakir ve düzenli bir geliri olmayan bir genç olsa da ona bu hayalleri yaşatacak gibidir. Ayten onun için rahat hayatını ve tabii ailesini terk eder ve birlikte Bedri’nin muhasebeci olarak iş bulduğu Trabzon’a gider. Ayten’in bu çok cesur hareketi Bedri’de karşılığını bulmaz. Bedri Ayten’le nikah yapmadığı gibi kısa bir süre sonra Ayten’i aldatmaya başlar. Birkaç ay sonra Aysel, Bedri’yi fabrikada çalışan bir kızla birlikte sahilde görür. Ayten, Bedri’yi terk edip İstanbul’a döner. 1920’de İstanbul işgal altındadır ama Ayten’in yaşamına işgal hiçbir şekilde yansımaz. Örneğin olağanüstü koşullarda, ancak işgal kuvvetlerinden izin ve pasaport alarak Trabzon’a gidilebilecek ortamda Ayten rahatça seyahat eder. Aldatıldığını anlayıp Trabzon’dan geri dönüşü de rahat olur, işgalcilerin bir engellemesi ile karşılaşmaz. Eniştesi de iş için sık sık İzmir’e gider. Oysa o sırada İzmir Yunan İşgali’ndedir ama bundan hiç söz edilmez. Yani işgal koşulları arka planda bile yer almaz. Millî Mücadele’nin varlığını ise aşk kırgını olarak ailesinin yanına geri dönüp kendinden yaşça çok büyük ve evli bir iş adamı olan Kazım’ın aracılığıyla “Şefkat Ocağı” adlı bir dernekte görev aldığında öğreniriz. Bu dernek yoksullara yardım kisvesi altında Millî Mücadeleyi desteklemekte, silah yollamaktadır. Ayten kısa bir süre bu dernekte görev alsa da Kazım’la ayrıldığı anda Millî mücadele konu olarak ortadan yok olur. Yani, Burhan Cahit, romanında çok kısa bir bölüm haricinde İşgal İstanbul’unda yaşamı da Millî Mücadeleyi de konu etmez. Ayten, yine evli bir adam olan genç Doktor Macit’le yaşadığı aşk sırasında bu kez Beyoğlu’nda İstiklâl Caddesi’ne bakan bir evde yaşayacak ama caddeyi donatan Yunan bayraklarını görmeyecek, yani yine İşgal ’in hiç farkında olmayacaktır. Burhan Cahit hakkındaki tezlerdeki “dönemin sosyal, siyasî ve kültürel atmosferini de eserlerine aksettirmeyi bir görev bilmiştir” görüşüne en azından Kızıl Serap romanı özelinde katılamıyorum. Orta ve üst sınıfların gündelik yaşamı yansıtılıyor ama bu toplumsal panorama halini almıyor. Yüzeysel kalıyor. İlginç olan Morkaya’nın Millî mücadeleye destek veren gazeteci ve yazarlardan olması, bu konuda bir çok romanı ve düzyazı kitabı olması. Burhan Cahit genç kadının yaşadığı aşklara ve gönül kırıklıklarına yoğunlaşıyor. Sade ve akıcı bir anlatımla, sık sık Ahmet Mithat’ı anımsatan yorumlar yaparak romanı geliştiriyor. Burhan Cahit’in konuyu dallandırıp budaklandırmayıp sadece bir konuya odaklanması gibi meziyetleri sayesinde romanlarının hem tefrika olarak gazetelerde çok okunduğunu ve sonradan kitaplaştığını düşünüyorum. Kalıcı olamamasının nedenini de bu özelliklerde aramak gerek sanırım.
bu sene degerlendirmelerimde daha kit puan vermeye karar verdim... Ayten'i okuduğumda zaten anneyi hiç sevmeyeceğim belliydi, kendi yaşamadığı hayatı kızına yüklemekte bu kadar kararlı olması sağlıklı dğl?? üstelik karakterde çok tutarsızlık görüorm mlsf ki ama onu bu kdr gerçek yapan da odur diyelim öyle sevelim onu
en tatlısı bu kitabı metrobüste okurken karşımda bi anda kapaktakine benzeyen bir ablanın karşıma çıkması ve onun bana gülümsemesi oldu
"sevgisini ancak sevildiği zaman veren gururlu bir kadın iradesiyle kendi kendime söz verdim. düne ait hiçbir şey, kalbime ait eski çürük maceralar beni meşgul etmeyecek, onlarin hatırlanması yeni hayatımda bana ümit ve zevk vermeyecek ve ben ömrümün geçen günlerine hasret çekmeyeceğim. çünkü gencim, çünkü güzelim, çünkü sevmek ve sevilmek ihtiyacındayım! "
Döneminin duygu ve düşünceleri ile yazılmış, merak uyandırıcı bir roman. Bu dönemin romanlarındaki, okura düşüncelerini karakterlerin iç monologlarıyla anlatma huyu, okuyuşu biraz durağanlaştırıyor. Harika bir editoryal çalışma gerçeklemiş, sade bir dili var.
Ayten'i sarsıp kendine getirmek istedim okurken gerçekten. Ailesinden görmediği sevgiyi başkalarında arayışı ve en ufak ilgi kırıntılarına kanmasıyla beraber Ayten'in güzelim gençlik yıllarının nasıl heba olduğu çok güzel şekilde aktarılmış.