Ein Mensch von siebzehn Jahren fliegt vom Gymnasium, das kommt vor. Für Weigand selbst ist das nicht weiter tragisch, denkt er doch sowieso immer nur ans Lesen und Schreiben. Und daran, endlich erwachsen zu werden und die drei Dinge zu haben, die es dazu braucht: eine Frau, eine Wohnung und einen eigenen, selbst geschriebenen Roman. Genau in dieser Reihenfolge. Mit Gudrun ist er so gut wie verlobt. Die beiden besitzen schon ein gemeinsames Sparkonto, ansonsten haben sie aber beschlossen, keusch ihrer wahren Vereinigung entgegenzusehen. Die Mutter sieht die Zukunft ihres Sohnes allerdings praktischer und sucht mit ihm nach einer Lehrstelle. Er mag sich dabei so ungeschickt anstellen, wie er will, zuletzt findet sich doch eine Firma, die ihn ausbilden will. Gleichzeitig druckt das Lokalblatt zum ersten Mal einen seiner Texte. Ein Doppelleben beginnt: Tagsüber ist er Lehrling in einer Spedition, abends lotet er als Reporter das kleinbürgerliche Leben in der Provinz aus, schreibt über die Autogrammstunden deutscher Schlagersänger oder italienische Wochen im Kaufhaus mit Caterina-Valente-Musik und kommt sich sehr wichtig vor. Doch dieses Gefühl hält nicht lange an. Er, der sich der Literatur verschrieben hat, ist bereits ein zu genauer Beobachter. Unversehens geht ein Riss durch seine Existenz.
Wilhelm Genazino was a German journalist and author.
In the 1960s, he studied German, philosophy and sociology at Johann Wolfgang Goethe University in Frankfurt am Main. He worked as a journalist until 1965. During this time, he worked, inter alia, for the satirical magazine Pardon and co-edited the magazine Lesezeichen. Since 1970 he has been working as a freelance author. In 1977 he achieved a breakthrough as a serious writer with his trilogy "Abschaffel". In 1990 he became a member of the Academy for Language and Poetry in Darmstadt. After living in Heidelberg for a long time, Genazino moved to Frankfurt in 2004. That same year he was awarded the Georg Büchner Prize, the most prestigious award for German literature.
Ya valla bizim öykücülerimiz romancılarımız okusun da sıradan bir hikâyeden nasıl edebiyat devşirilir, her cümlenin sonuna ünlem koymadan, kendini ve yazdığını çok da ciddiye almadan nasıl kitap yazılır görsün istiyorum. Üstelik de bunu çok sevdiğim Alman yazar Wilhelm Genazino'nun diğer kitaplarına kıyasla epey zayıf bulduğum "Bir Kadın Bir Ev Bir Roman" kitabı söyletiyor bana.
Genazino'yu genelde orta yaşlı ve yaşı itibariyle geriye dönüp o güne dek yaptıklarını sorgulayan, kafası karışık anlatıcılarıyla biliriz. Bu defaki anlatıcımız 18 yaşında - ancak bir yandan da değil sanki. 18 yaşında birinin ağzından yazmayı pek de başaramamış gibi yazar; o yaşta biri için fazla derinlikli düşünüyor anlatıcı, bir ergenin sahip olabileceğinden çok daha fazla bütünlüklü bakma, çerçeveleme ve analiz etme yeteneğine sahip ve bir süre sonra ikna edici olmamaya başlıyor.
Karakterimiz liseyi yarım bırakmış ve yarı zamanlı olarak işçilik ve gazetecilik yapan bir genç. Aslında bir roman yazmak istiyor, "bir kadına, bir eve ve bir romana" ihtiyacı olduğunu tespit etmiş, kitabın adı da buradan geliyor. Yaptığı işler sayesinde yeni insanlarla tanışmasını, hayatta kendisine neyin iyi neyin kötü geldiğini keşfetme sürecini, kibir ve vicdanla ilk ilişkilenmelerini okuyoruz. (Buralar bence çok güzeldi.) Genazino'nun diğer kitaplarından bildiğimiz gözlemciliğini bu kitapta da görmek mümkün ama diğer eserlerindeki kadar etkileyici biçimde bakamıyor bence karakterlerinin türlü hallerine.
Tatlı, iddiasız, yer yer anlatımı epey doyurucu olan, yer yer biraz yavan kalan bir metin bu ama başta söylediğime geleyim; iddiasızlığıyla barışıklığı bence çok lezzetli; bizim edebiyatımızda arayıp da bulamadığım şey tam da bu işte. Ben severek okudum zira Genazino'yu özlemiştim ama Aşk Aptallığı, O Gün İçin Bir Şemsiye yahut Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk'un tadını bulamadığımı belirtmem lazım. Yine de Genazino candır bence, canımızdır. <3
‘Yazmak, bizi acıyla tanışık kılmak isteyen bir harekettir, dedi Linda. Tersi değil mi? diye sordum. Yazan kişi hayatın topluca görülemeyen halini, yani kendi acısını, bir metnin topluca görülebilir haline dönüştürmez mi? Bu bir yanılsamadır, dedi Linda. Biraz daha açabilir misiniz? Açık seçiklik yanılsaması, dedi Linda, metin her zaman onu yazmış olan kişinin hayatından daha net olduğu için meydana gelir. Hatta metin herhangi bir okurun hayatından bile daha nettir. Edebiyatın o korkunç daveti de işte bu noktadadır; hayat artık nihayet metni izlemeli, açık seçikliğe dönüşmelidir.’ . Wilhelm Genazino bir yazar olmanın da ötesinde iyi bir gözlemci. Hayatın içindeki o soluk renkleri yakalayıp anlatırken canlılık katabilecek kadar iyi bir gözlemci hatta. Ne yapacağını bilemeyen, bolca yürüyen, bir şekilde ‘kaybolmuş’ hisseden karakterlerinden birini okuyoruz yine. ‘Bir Kadın, Bir Ev, Bir Roman’, liseden atılmış Weigand’ı merkezine alıyor. Yazmaya, okumaya tutkun bir genç o. Toylukları gün geçtikçe ‘deneyime dönüşürken izliyoruz onu. Sakince ama zengin detaylar eşliğinde. . Genazino okumayı seviyorum. Tek bir sebebi de yok üstelik. Karakterlerindeki çeşitliliği, mekanlarındaki o puslu havayı, ikili ilişkilerdeki çıplaklığını… Yine şaşırtmayan, su gibi akan bir kitaptı ‘Bir Kadın, Bir Ev, Bir Roman’. . Tevfik Turan çevirisi, David Drummond kapak tasarımıyla ~
Bir Genazino romanını bu kadar sevmeyeceğime asla inanmazdım ama bu da oldu. Yazarın hayran olduğum gözlem yeteneğini ve hicvini bu kitabında bulamadığım gibi karakterleri de sevemedim. Hikaye de aman aman olmayınca ortaya hayli tatsız bir metin çıkmış. Yazarı çok sevdiğim için pişman değilim ancak kimseye de oku demeyeceğim bir roman.
‘Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk’un yazarı Wilhelm Genazino’nun Türkçeye çevrilen yeni kitabı ‘Bir Kadın, Bir Ev, Bir Roman’ maalesef beklentilerimi karşılamadı. Sanırım ilk defa genç bir karakterin gözlerinden bakıyoruz dünyaya ve bu aslında yazarın sadık okuyucuları için heyecan verici olsa da önceki kitaplarının yanında epey sönük bir metin.
Henüz hayatının baharında geleceğe dair bir arayış içindeki karakterimizin akşamları bir gazetede çalışması doğal olarak beni konu itibarıyla muazzam yakalamıştı. 5 küsür yıl yazı işlerinde çoğunlukla da göbek yani orta sayfa editörlüğü yapmış / yapma şansına nail olmuş biri olarak kitapta sayfa sekreteri/mizanpaj sekreteri gibi kullanımlar o kadar çok battı ki bana. Mizanpaj sekreterine Şenol abi, Fatoş abla gibi sayfa sekreteri derdik, deriz, diyoruz biz. Çeviride sayfa sekreteri denilmiş ama karakterimiz anlayabildiğim kadarıyla bizdeki sayfa editörü aslında. Başlığa müdahale ediyor, sayfayı şekillendiriyor, haberleri albenili hale getiriyor. Kafamda sürekli bu kısmı oturtmaya ve doğru anlamaya çalıştığım için ister istemez okuma keyfimden götürdü bu durum. Çünkü ortalarından itibaren tamamen gazetedeyiz karakterimizle birlikte.
‘Bir Kadın, Bir Ev, Bir Roman’ muazzam ötesi kapak tasarımına rağmen metin olarak neredeyse hiç etkilemedi beni. Bahsettiğim unvan meselesi haricinde de hikâyedeki temposuzluk, neredeyse hiçbir karakterin bende iz bırakmaması, yazarın bu kez bizi muazzam gözlem gücünden mahrum bırakması ve son 10 sayfa kala artık iyiden iyiye heyecanını yitirmesi epey şaşırttı. Alman yazar Genazino çok iyi romanlar yazmış bir yazar. Doğal olarak bu kitabın beklentimin epey altında kalmasını Seda Sayan’ın 2000’li yılların başında Televole’ye verdiği röportajdaki gibi kendi adıma öyle pek de kabul edemeyeceğim. Eğer benim gibi yazarın sıkı okuyucularından biriyseniz mutlaka okuyun. Fakat ilk kez Genazino’yu okuyacaksınız maalesef o kitap bu kitap değil.
Genazino’yu çok seviyorum. Yarattığı karakterleri kendisinden ayrı düşünemiyorum nedense ama, hep kendisini anlatıyormuş gibi geliyor bana. Okudugum üçüncü kitabı sanırım hepsinde de aynı hislerle bitiriyorum. Hayatın içinde sakin sakin bir şeyler arıyor sürekli, bir hüznün peşinden gidiyor gibi ama en umulmadık minicik anlardaki umutlarda buluyor aradığını gibi bi yandan. Hissettiği her duygunun, aklından geçen her şeyin sadece duygu, düşünce olmaktan çıkıp, hayatın içindeki havaya, suya, yolda gördüğü gemiye bulaşmasını çok seviyorum. Bir insanla arasındaki her şeyin bittiğini, piknik örtüsünü silkelerken havada ucuşan ekmek kırıntılarından anlıyor mesela, bunu böyle yazabilmek muhteşem değil mi? Muhteşem.
Genazino'nun kalemini genelde severim. Fakat bu kısa (129 sayfa) romanında yapmaya çalıştıklarını benimseyemedim. Bir kere anlatıcı 18 yaşında değil. Yani hikâye onun da onun ağzından okuduğumuza ikna olmak zor. Ben olmadım. Bakınız çok abartılıyor denilen Çavdar Tarlasında Çocuklar, yazar adeta genç karakterine dönüşür. Genazino'nun kalemine dönelim, kitabın arka kapağı dahil her yerinde 18 yaşındaki karakterin ikili yaşamına vurgu var, var da olay örgüsünde bu bile gölgede kalıyor. Karakterin böyle bir mecburiyeti bana göre yok, roman beni aksine ikna etmekten de çok uzak. Zaten romanın ilk yarısı niye var, nasıl bir işlev görüyor onu da çözemedim. Üstelik bu bölümde cümle yapıları ve metin akışı da enteresan (acemice diye yazmaya elim varmıyor) ve bunun karakterle ilgisi yok. Cümlelerin zaman çekimleri bile yer yer uyumsuz. Bu bir çeviri sorunu mu yoksa yazar rastgele yazmış mı bilemiyorum ama kitabın ilk yarısı işlevsizliği itibarıyla da öylesine yazılmış gibi. İlk yarısı diyorum ama aslında kitabın üçte ikisi böyle. Son düzlükte toparlıyor. Toparlıyor ama sonlara doğru karaktere dair yapılan vurgular da bence yine havada kalıyor. Mesela arka kapağa da taşınan, romanın sonuna doğru karşımıza çıkan "Hayatımı sorgulayışımın arkası gelmiyordu, bu da beni erkenden yordu" cümlesinin karşılığı romanda yok. Oraya alıntılansın diye konulmuş gibi. Açıkçası karakterler arasındaki edebiyat sohbetleri ve otobüsle dönüşün etkili anlatımı olmasa bana hiç geçmeyen bir roman.
Wilhelm Genazino ist der Meister des Details. In dem vorliegenden Werk beschreibt er seine Arbeit als Journalist in den frühen Sechzigerjahren.
Als ich Ausschnitte des Romans im Saarländischen Rundfunk SR 2 Kultur hörte, war ich sofort geflasht.
Was war das bitte? Das war so lebensnah, so echt, als beobachtete ich gerade einen Menschen bei seiner Arbeit.
Wilhelm Genazino philosophiert nicht, höchstens seine seltsamen Protagonisten tun es. Aber meistens erleben sie.
Dieser Roman hier konkret liefert auch ein schönes Zeitzeugnis des Alltags dieser unmittelbaren Nachkriegszeit.
Wer kann sich heute den jugendlichen Rex Gildo als Superstar vorstellen, der, als er in einem Baumarkt auftrat, von kreischenden und jubelnden Teenager*innen empfangen wird, lange vor „Hossa!“?
Oder Spielshows, die noch nicht im Fernsehen kamen, sondern in der Stadthalle oder im Festsaal der Gaststätte live präsentiert wurden, weil die Fernseher noch kaum verkauft wurden.
Über all das berichtet der Protagonist-Journalist und ob er seine im Titel formulierten Ziele erreichen kann, werden wir mehr oder weniger erfahren.
The book is not easy to get into. I did not find myself really focusing on the text. Mostly I distracted and being trown out of the book and read the same sentences 3-4 times. The dead of Linda rested as only an unclear and small detail of Weigand’s life however her presence seemed to have a centralized role in the book.
This entire review has been hidden because of spoilers.
İlk kez Wilhelm Genazino okudum… Kötü notları nedeniyle okuldan atılan, 17-18 yaşlarındaki Weigand ailesinin zoruyla bir şirkette çırak olarak çalışır, yazmaya merakı nedeniyle yerel bir gazetede de muhabirlik yapmaya başlar. Bu ikili yaşam sayesinde toplumun değişik kesimleri ile temasa geçer, yaşadığı tecrübeler kendini ve hayatı sorgulamasına yol açar… Büyüme hikayelerini severim, dolayısıyla kitabı ilgiyle okudum. Ancak Weigand'ı yaşına göre olgun bulduğumu ve bazı olayları hikayenin içine yerleştirmekte zorlandığımı söylemem lazım…
Ein Buch, das ich nicht mehr aus der Hand legen konnte! Genazino gelingt es in dieser anrührenden Mischung aus Jugend- und Künstlerroman wunderbar, Stimmungen einzufangen, ohne ins Kitschige abzusinken. Ein Liebesbekenntnis zur Literatur und dem Leben als Beobachter.
Nach dem Roman "Ein Regenschirm für einen Tag" desselben Autors, der mich nur bedingt begeistern konnte, der aber eine gewisse Akzeptanz bei mir erreichte und eine Sympathie für den sehr andersartigen Protagonisten, dachte ich, dass ich mir noch einen Roman dieses Autors vornehme, um ihn besser beurteilen zu können.
Dieser Roman ist sehr ähnlich wie der vorhergehende. Dieselben kurzen Sätze, dieselben vielen Epsioden mit unbedeutenden Erlebnissen des Alltags (der Klappentext spricht wohl vom Besonderen im Alltäglichen), die sehr detailliert beschrieben werden, dieselbe Abwesenheit eines zielgerichteten Plots. Lediglich der Typ war nicht ganz so ein Loser, der sich zuhause verkroch und am liebsten keinen Kontakt mit den Menschen hatte. Hier ist es ein Schulversager, der die Schule mit schlechtem Zeugnis zum frühestmöglichen Zeitpunkt verlässt und sich dann eine Existenz erkämpft als Auszubildender in einer Spedition und parallel dazu als Aushilfsreporter bei der Lokalzeitung.
Eigentlich will er ja Schriftsteller werden, wie viele Leute in seiner Umgebung bei der Zeitung, aber im Gegensatz zu denen hat er nicht einmal angefangen zu schreiben. Er weiß, was er neben einem echten Job erreichen will: eine Frau finden, eine eigene Wohnung beziehen und einen Roman schreiben. Nun, zumindest mit der Wohnung klappt es am Ende per Zufall als Nachmieter ohne je gesucht zu haben.
Die Geschichte gefällt mir eine Nuance besser als die vorhergehenden, sie ist etwas positiver. Vom Hocker gehauen hat aber auch diese mich nicht.
Wilhelm Genazino’ya girizgah için ilginç bir kitap seçimi olduğunu kabul etmeliyim şayet birçok ünlü başka kitapla başlanabilirdi (Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk gibi ki onu da okumayı çok istiyorum). Ama bence güzel de oldu. Genç, lise terk bir yarı işçi yarı gazeteci çocuğun kendi hayatını yaratma serüvenine girişini anlatıyor bana göre yazar. Müthiş gözlemler, benzetmelerle dolu ama bir o kadar da sade bir anlatım. Hikaye, hayatımızı sözde isteklerimize göre şekillendirirken yaptığımız seçimler hakkında beni çok düşündürdü. Bir de uzaktan hayalini kurarken harika görünüp içine girdiğimizde çürük çıkan şeyler hakkında… çok güzeldi. Kimi yorumlarda bu kadar genç birinden böylesi bir tayin becerisi, nüktedanlık beklenemez ve bu hikayeyi gerçeklikten uzaklaştırıyor gibi söylemlerle karşılaştım ama katılmıyorum. Bazen yaşımızla değil yaşadıklarımızla büyürüz. Bu kitaba biraz da bu pencereden bakmak gerek diye düşünüyorum. Bir alıntıyla bitireyim: “Hayatımı sorgulayışımın arkası gelmiyordu, bu da beni erkenden yordu. Bu yorgunluğu da anlamadım. Daha on sekiz yaşındasın, diyordum, niçin bu kadar yorgunsun? Benim o an tanıdığım, adı gençlik bitkinliği olan bir hastalık mı vardı? Neyi hep düşünmem gerektiğini bilmiyordum. Tam da bunu düşünmem gerekirdi.”
“Der Leser möchte ebenfalls die Schmerzen erklärt kriegen, sagte Linda; deswegen verstärkt der Leser die Bewunderung. Welche Bewunderung? Die Bewunderung dafür, sagte Linda, dass Menschen, also die unklarsten Lebewesen, die überhaupt existieren, etwas so Klares wie Texte zustande bringen.“
<333
was recommended by dad and i recommend it to u. such a lovely book about being half-lost in your teens; about knowing what you’d like to be, but not how to get there or if you even stand a chance.
Genazino’nun kaleminden okuduğum ilk eser olmasına seviniyorum. Kitaba dair incelemelere baktığımda hayli kafa karıştırıcı bir durum olduğunu gördüm. İncelediklerim arasında yazarın diğer kitaplarına kıyasla bu eserin acemice bulunduğunu, tutarlı olmadığını, yazıldığı yaşa göre kaleme alınmadığı gibi birçok yorum gördüm. Bana kalırsa bu yorumların birçoğunda yazarın kalemine hâkim okurun sitemi vardı. Benim içinse durum dünyayı keşfetme çabasındaki genç bir adamı ve onun uçarı kalemini okumaktan öte değildi. Liseden atılmasıyla birlikte ailesinin baskısıyla herhangi bir çıraklık eğitimine girmesi istenen bir gencin ikili hayatına tanıklık olarak özetlenen bu eserin derinlerine girerken tat kaçıracak sürprizler istemiyorsanız okumaya devam etmeyiniz.
İnsan ne zaman yetişkin olur? Belli bir yaşı var mıdır yoksa şekil değiştiren sorumluluklarımızla birlikte bir sabah yetişkin olarak mı uyanırız? Liseden atılmak bizi geleceğe karşı hazırlıksız bir konuma sürüklediği için garanti bir meslek ihtiyacına düşen ailemize karşı çıkamayız. Kimseler evde boş oturanı sevmez. Elbet bir meslek sahibi de olacak gibiysek diğer kademe evlilik olmalıdır. Bir erkek bir kadınla ciddi düşünmelidir… Yetişkinler dünyasında verilen role ayak uydurma çabasıyla debelenen karakterimizin aslında sürekli kılık değiştirdiğini görmek beni üzdü. Etrafındaki dünyanın akışına karşı açlığı her hareketin tahliline düşerek insanı anlamaya çabalamasına ek olarak ket vuramadığı arzularla hareket etmesi gençliğin kaçıklığı değil de nedir? Hayalindeki yazma halinin gerçek bir meslek sayılmadığı zamanlar pek de değişmiş değil. İkili hayatına girizgahı tuhaf bir kolaylığa sahipti. Lakin burada kaleme aşina olduğu fikriyle ilerledim. Aslında istenen yazıların kademe kademe gelişmesi durumu düşünülürse belki de o kadar tuhaf kaçmaz diye düşündüm. Yazara dair en sevdiğim nokta bu genç kalem tutkununun edebiyat dünyasıyla her temasında bize karakterin toyluğunu küçücük betimlemelerle aktarmasıydı. Bilgiye açlığıyla etrafını gözleyip onlardan aşırdıklarıyla varoluşunu sürdürüyordu. Bu kapsamda bakarsak bizlere sunulan yetişkinler dünyasını keşfeden bir gencin ne istediğini bilemez halini olduğunca aktarmasıydı. Hayranlıkları, sevgilileri, şehveti, kestirme yolları, oyunları ve gerçeği bulmaya çalışan deli dehşet bir gözlemcinin gözünden umarsız bir hayatın sunumu. Kitap ona biçilen role uygun olmayan birinin bu kisveyi giyinmeyi bırakmadan kendi rolünü bulma çabasıyla devam ediyor. Giriş ve gelişme elimizdeki bu sayfalarda, sonuç meçhul. Kim ne isterse onu cebine koyuyor, bağımsızlık arayışımız nasıl ilerlediyse hayalimiz ona göre bir devam kurguluyor.
İçselleştirdiğim durum detayıyla yazıyı sonlandıralım. Mezun olur olmaz özel bir sektörde işe girdim. Yapmak istediğim bir iş değildi ama fazla düşünmemi gerektirmiyordu. Günlük rutinleri bitirdiğimde bana yazmak istediklerimi hayal etmek için tonla vakit kalıyordu. Eve gider gitmez kalemin güdümüne giriyordum. Bu ikili hayat beni iş hayatının zorba anlamsızlığında ayakta tuttu. Küçük kelime oyunları, öç alma çabasıyla gerçek hayatta kızdığı kişileri kendi kendine yazmaya ant içmesi, sokaktan geçenleri, yan masada oturanları, gözünün temas ettiği her şeyi yazma çabası. Yazmaya dair bir giriş dersi olsa bunu böyle aktarırdım. Kalemin nasıl sizi ele geçirdiğine dair bir trans hali bizimle.
“Salonda bir acı vardı ki herkesi vuruyor ve aynı zamanda herkesçe inkâr ediliyordu.”
uyarı** bu yorum yalnızca kitap yorumu değildir, genazino'ya sevgimi ve tanışma sürecimi de anlatıyor**
Genazino ile ilk tanışmam çok tesadüfi idi. mutsuzluk zamanlarında mutluluk kitabının ismini beğenip satın almış, sonra çok beğenmiş ve şaşırmıştım kimsenin bilmemesine etrafımdakilerin. beni bu kadar heyecanlandırması da karakterin felsefeci ve hayatla varoluşsal mücadelerine olan merakımdı çünkü benden çok ama çok uzak bir karakterdi ve onun yaklaşımlarını okuma şansı benim için velinemetti zira tam o sıralarda yeni yakın arkadaşlarım tam bu karakterlerdi. onları anlamak için ciddi mücadeleler verirken genazino bana bir soluk aldırmıştı. sonra.. diğer kitaplarını aldım. gerçekten jaguar'ın genazino'yu ilk bastığı anı hatırlıyorum, twitter'da coşmuştum. sonra başka kitapları da çıktıkça aldım.
genazino okuması benim adıma kolay biri değil, genel olarak genazino'un var ettiği ve/ya anlattığı karakterlerle hiç relate edemem. ben hiç öyle bir insan olmadım fakat genazino okumaya teşviğim de tam bu noktadan çıkıyor.
bu romanı ise, diğer romanlarının yanında bana o kadar iyi gelmedi, derinliğini az buldum. diğer yorumlarda "bu çocuk nasıl 18 yaşında!" gibi serzenişler gördüm fakat bana imkansız gelmedi okurken zira yukarıda bahsettiğim tiplemedeki arkadaşlarım da 20 yaşlarında tam olarak ve belki de bu çocuktan daha olgun bir zihne sahiplerdi. 18 de 20 de o kadar küçük olmayabiliyor, kendilerini var ettiklerinden beri düşünen insanlar için. fakat hikayenin içine tam olarak giremedim ve itiraf ediyorum, atladığım sayfalar oldu. ama olsun, genazino hala süper bi yazar<4
Dieses Buch hat sich zügig und ohne große Umstände lesen lassen. Keine großen Offenbarungen, keine herausragende Geschichte, keine grandiosen Menschen - das einfache Leben mit einfachen Menschen. Weigand, der Hauptcharakter, ist mir sympathisch und so lassen sich seine Gedankengänge leicht verstehen und die Handlung bleibt interessant. Ich finde seine Ansichten teils so tragisch wie er selbst. Gleichzeitig werde ich das warme, weiche Gefühl am Ende nicht so schnell vergessen.
Eindimensional, langweilig, Handlungsstränge wirken so nebensächlich, dass bestimmte Ereignisse von keinerlei Bedeutung für mich sind. Der Protagonist hat keine Identität und nervt leicht mit seiner Oberflächlichkeit. Die drei Sterne erhält es trotzdem, da der Schreibstil angenehm ist und das setting an sich auch Potential hat.
Ne Genazino'nun, romanın ilk kısmıyla beni yakaladığını ne ikinci kısmında kitaptan sıkıldığımı saklayacağım. Okuduğum ilk Genazino romanı olduğu için, yorum yapan çoğu okurun aksine, herhangi bir beklentim yoktu. Kitabı okumadan önce de herhangi bir yoruma bakmamıştım, dolayısıyla sıfır önyargı ile kitaba başladım. Genç Weigand'ın okuldan ayrılması, ailesinin zoruyla iş bakması, talihsiz geçen iş görüşmeleri bana çok keyifli dakikalar yaşattı. Daha önce de belirttiğimi gibi, kitaba kilitlendim ve harika bir anlatıcı ile karşı karşıya olduğumuzu düşündüm. Weigand, tam bir ergen erkek. Büyümüş ve hayatın anlamını çözmüş gibi davranıyor, konuşuyor olması, kendini beğenmişliği oradan geliyor. Bu noktada Weigand'ın hiç inandırıcı bir karakter olmadığı şeklindeki yorumlara katılmadığımı belirtmek istiyorum. Çünkü ergen bir erkeğin, hele Weigand gibi kitap okuyan ve edebiyat ile acayip iyi bir ilişkisi olduğunu düşünen bir erkek tam olarak böyle davranır :) Edebiyat ile iyi bir ilişkisi olduğunu "düşünen" diyorum. Weigand ilk anlatmaya başladığında ben de bir kitap kurdu olduğunu düşünmüştüm. Fakat romanın ilerleyen sayfalarında anlıyoruz ki taktığı bazı yazarları çok okumuş olsa da okumadığı, bilmediği o kadar çok şey var ki... Kitabın devamında Weigand bir taşımacılık işine giriyor. Fakat aynı zamanda bir gazetede kısa haber yazıları yazmaya başlıyor. İkili yaşamı burada başlıyor. Sabah paket taşırken akşam bir yazar buluşmasına gider oluyor. Ve asıl ego burada devreye giriyor. "Kimse benim akşamları entelektüel insanlarla sohbet ettiğimin, büyüdüğümün, bağımsız olduğumun farkında değil." gibi düşünmeye başlıyor. Ki bu düşüncelerinin yer yer çok komik bir şekilde ifade edildiğini ve kitapta en beğendiğim kısımların bunlar olduğunu söyleyebilirim. Fakat bir süre sonra kitap sıkıcı bir hal oluyor, nasıl olduğunu tam olarak anlayamasam da. Weigand, kısa bir süre tam zamanlı gazetede çalışmaya başlıyor. Kız arkadaşından ayrılıyor. Spoiler olmasın diye söyleyemeyeceğim başka şeyler oluyor :) Sanırım karakterde herhangi bir gelişme, değişme olmaması, benim dikkat dağınıklığı yaşama sebebim. Kitabın sonu şaşırtıcı değil, aslında şaşırtıcı olmak zorunda da değil. Weigand sen böyle geldin, böyle de gidersin, diyerek kitabı kapattım. Maalesef çok iyi bir okuma tecrübesi olmadı benim için. Kitabın daha kısa olmasını dilerdim. Ve Weigand, bence sen o romanı hiçbir zaman yazamayacaksın!
“Güneş havayı ısıtıyor ama günü berraklaştırmıyordu.” s.110
“İki insan aslında çift olmadıklarını fark edince olağanüstü bir şaşkınlık doğuyor.” s.74, Bir Kadın Bir Ev Bir Roman, Genazino
“… ama incinmeleri hissetmek, incitmelere tepki göstermek gibi bir ihtiyacım yoktu.” s.107/ Genazino/ Bir Kadın Bir Ev Bir Roman
“Kitlenin mutluluğu benim içime sessiz bir bunaltı olarak çöküyordu.” s.81 “Belirsizlik bana yenilerde nasip olan bir acının ayrılmaz parçasıydı anlaşılan.” s.64
“Sarhoşluğu dışarıda bırakan şey herhalde içimdeki direncin gücü olmuştu.” s.53
“Şiir yazanın bütün ihtiyacı güvenlik ve melankolidir.” s.52 “… yazmak, dışarıdaki dünyayla fantastik bir temas sağlama yolunda bir çabadır.” s.44
-Yazmak, bizi actyla tanisik kilmak isteyen bir harekettir, Tersi degil mi? dive sordum. Yazan kisi hayatin topluca görülemeyen halini, yani kendi acisins, bir metnin topluca görülebilir haline dönüstürmez mi? Bu bir yanilsamadir, dedi Linda. Biraz daha açabilir misiniz? Açik seçiklik yanilsamas, dedi Linda, metin her zaman onu yazmis olan kiginin hayatindan daha net oldugu için meydana gelir. Hatta metin herhangi bir okurun hayatin-dan bile daha nettir. Edebiyatin o korkunç daveti de iste bu noktadadir; hayat artik nihayet metni izlemeli, açik seçiklige dönüsmelidir. Ama okurlar bir rol oynamaz ki, dedim, yoksa siz yazar-ken okuru düsünüyor musunuz: 42
Hayir, dedi Linda. Gördúnüz mü, dedim ben de. Ama bundan yanhis sonuçlar cakarmamal, dedi Linda, her netin yazilgi araciligiyla yazarina dônüp ona acty: agiklamak ster, kendi olusumuna yol açmis olan acy. Ya okurlar? Onlar ne rol oynar? Okur da aynı sekilde acıların açıklanıp kendisine sunul-masını ister, dedi Linda, bu yüzden okur, hayranlığı güçlendirir. Insanlarin, yani var olan en muglak yaratiklarin metin gibi Alabildigine açik seçik bir sey ortaya çıkarmalarına karşı duyulan hayranlığı. Eserin yalnizligi yazanın yalnizligini sadece tekrarlar, oysa eserden o yalnizligı dagitmasi beklenmistir, anlyor musunuz? Anlamasina anlyorum, dedim, ama inanmiyorum. Ve sadece, o yalnizligi eser de dagutamadigi için bir de ortaya edebiyat kuramı çıkar.
Genazino'nun daha önceki kitaplarındaki dile ve olaysız hikayelerine aşina olan bir okur olarak ilk başlarda toy bir delikanlı karakterle karşılaşınca şaşırdım. Çünkü onun kitaplarında yürüyüş yaparken etrafı gözlemleyen, eleştiren, enteresan sıkıntıları olan yaşını almış karakterlere alışığız. Ama 18'lik delikanlı karakterimizin de onlardan pek farkı yoktu. Üstelik okumaya meraklı, bir gün bir kitap yazma hayali olan kahramanımız dergilere ve gazetelere yazı gönderiyor ve sonunda bir şekilde bir gazetede ikinci bir iş buluyor kendine. Böylece onun ikili iş hayatının gözlemleri hikayenin gövdesini oluşturuyor. Yine bol bol etrafını gözlemleyen, küçük detayları en doğal halleriyle aktaran bir kahramanımız var.
Biz sadece türkçede yayımlanan kitapları ile tanıyoruz Genazino'yu. Daha önce çevrilen dört kitabından biraz farklıydı bu kitabı. Aslında tarih olarak bakarsak ilk yazdığı kitaplardan diyebiliriz. 1965 yılına kadar bir dergide gazeteci olarak çalıştığını öğrenmek bu kitabı biraz daha özel kıldı benim için. Çok güzel kitapları yayımlandı türkçede. Çok çok güzel çevirilerle. Keşke yazarlık yıllarının ilk kitaplarından ''Abschaffel '' üçlemesi de çevrilse ve okusak. Asıl merak ettiğim diğer kitabı da ''Wenn wir Tiere wären '' 2011 (If We Were Animals). Belki bir sürpriz olur önümüzdeki yıllarda. Bu kitapta da eskimiş takım elbise detayı ile göz kırpmış bize Genazino. Bazı cümleler o kadar tanıdık geldi ki diğer kitaplarından. Yazarının kim olduğunu bilmeden okusam bu Bir Genazino kitabı derdim şüphesiz :)
Genazino’yu hiç okumamıştım, daha öne çıkan eserleri olduğunu bildiğim halde kitabın ismi merak uyandırdı ve beni hem kendi düşüncelerimin içinde hem de hikâyede sürükleyişi hoşuma gitti. Günlük yaşamda olağan şekilde gelişen şeylere dair yaptığım yorumlara ya da kafamda beliren düşünce veya sorulara benzer şekilde karakterin yaptığı gözlemler, hayrete düşüşü ya da yadırgayışları gözümden kaçmadı. Böyle denk gelmeler sanırım kitapla, karakterlerle, yazarla bir bağ kurmamı sağlıyor. Öte yandan kısa bir kitap olmasına rağmen bir çırpıda bitmemesi de biraz yorucuydu diyebilirim.
Günlük yaşantıda çok da kayda değer olmayan aydınlanma anları vardır, sohbet konusu etmeye bile lüzum görmez insan ama bir yerden de etki eder -ya ruha ya zihne. “Anlaşılan hayat, bu çapta aydınlanışların bedelinin kişisel melankoliyle ödeneceği biçimde düzenlenmişti.” diyor karakter. Kendimle ilişkilendirdiğim bu küçük cümleyi uzun birkaç sahne, tasvir, diyalog ve paragraf arasında bir yerde sıradan bir şekilde bırakıyor yazar ama bunlar olmasaydı da o cümlenin anlamı kalmazdı. Bu kitap biraz da böyleydi benim için.
Not: 115. Sayfa dipnotunda yer alan “Don’t Look Back in Anger” bir Oasis şarkısı, karakterin gittiği tiyatro oyunu ise John Osborne’un “Look Back in Anger” oyunu sanırım. Kasıtlı yapılmadıysa düzeltilmesi gerekebilir Jaguar.
Mtoto wa miaka kumi na saba anafukuzwa shule ya upili, hiyo hufanyika. Kwa Weigand mwenyewe, hiyo sio ya kusikitisha, kwani anafikiria tu kusoma na kuandika. Na kuhusu hatimaye kukua na kuwa na mambo matatu ambayo inachukua: mke, ghorofa na riwaya yako mwenyewe ambayo umeandika mwenyewe. Hasa kwa utaratibu huo. Ni sawa na kuchumbiwa na Gudrun. Wawili hao tayari wana akaunti ya akiba pamoja, lakini zaidi ya hayo wameamua kuwa wasafi kuhusu muungano wao wa kweli. Hata hivyo, mama huona mustakabali wa mwanawe kivitendo zaidi na anatafuta kujifunza naye. Anaweza kuwa mvivu apendavyo, lakini mwishowe itapatikana kampuni inayotaka kumfundisha. Wakati huo huo, karatasi ya ndani huchapisha moja ya maandishi yake kwa mara ya kwanza. Maisha maradufu huanza: Wakati wa mchana yeye ni mwanafunzi katika kampuni ya usambazaji wa mizigo, jioni anachunguza maisha ya watu wa hali ya chini katika majimbo kama mwandishi, anaandika juu ya vipindi vya autograph vya waimbaji wa pop wa Ujerumani au wiki za Italia katika idara. kuhifadhi na Caterina Valente muziki na anahisi muhimu sana. Lakini hisia hii haidumu kwa muda mrefu. Yule ambaye amejitolea kwa fasihi tayari ni mwangalizi mkali sana. Ghafla mpasuko unapita kupitia uwepo wake.
This is a book of humble begining of a young man fresh off his not very successful school life into a forced manual labour job into a semi-career at a local newspaper. The story captures a short period of time with very rich narration. Through out the book we wander among protagonist's thoughts filtered through his calm observations and put into words delicately. The writer very skillfully portrays everyday subjects such as shopping for clothes in a very subtle way by connecting it with a childhood memory, and depicting sadness and mourning with the same elegance when dealing with a very difficult subject such as suicide. We witness couple of love affairs (paltonic or otherwise) and so-called intellectual circles along the way. Our very grounded protagonist easily find his way out of meaningless relationships and conversations to his future decided by himself only. With writer's excellent writing skills book offer a great closure leaving the young man take his time to decide his life, career and needs (as simple as a woman, a home, a novel) while keep observing the life around him calmly.
This entire review has been hidden because of spoilers.
"İnsanların kendi şartları içinde bir o kadar daha itirazsız yaşamayı sürdürebilmeleri için zaman zaman birkaç sapmaya ihtiyacı oluyordu" Alman gazeteci yazar Wilhelm Genazino'yla bu kitap sayesinde tanışmış oldum: Bir Kadın Bir Ev Bir Roman
Roman, liseden atılmış edebiyatı, okumayı çok seven ve roman yazmak isteyen 18 yaşındaki bir gencin evine katkı sağlamak için çıraklık yaparken herkesten gizleyerek bir gazeteye de yazı yazma sürecinde, hayatı ve kendini tanıması, hayallerini keşfetmesini anlatıyor.
Gündelik, sıradan yaşam içinde geçen olayları, sakince, gözlem yeteneği ve bunu kelimelere döküşüyle,sahnenin gözünüzde canlanmasını ve hatta o an ordaymışsınız hissini veren bir anlatımı var. Etrafındaki her insana, her canlıya, her varlığa detaylı bakıyor ve hissettiği duyguyu da okuyucuya çok doğal aktarıyor.Bir yandan anlattığı atmosferi size yaşatırken, geri planda olaylar sessiz sedasız akıyor. Tanıdığıma memnun oldum Genazino'yu. Mutsuzluk içinde mutluluk ve Aşk aptallığı ve diğer romanlarını da okuyacağım.
Wihelm Genazino favori yazarlarımdan, toprağı bol olsun, beni şimdiye kadar hiç üzmedi. Harika romanlarıyla insanlık durumumuza güzel aynalar tutuyor. Genelde orta yaşlı erkeklerin bazen tuhaf, bazen sıradan hayatlarını işlese de bu romanında bu defa çok genç bir delikanlıyı ana kahramanı yapmış. Öyle de güzel yazmış ki, birçok yerinde kahkahayı koyuverebilirsiniz. Trajedi de eksik değil, ama kendine has Genazino tonuyla; mesafeli, suyunu çıkarmadan. Bazı hayranları tarafından bu romanı pek beğenilmemiş anlaşılan ama ben ilk sayfasından itibaren büyük bir keyifle okudum, elimden de bırakmak istemedim bu kısa ve de güzel kitabı. Tevfik Turan'ın çevirisi ve iyi yaynevi Jaguar'ın kapak tasarımı da harika.
Eine mehr oder weniger banale Entwicklungsgeschichte eines Jugendlichen der mit Hochmut durch die Welt geht, es erkennt sich aber dennoch immer wieder darin ertappt. Es war an manchen Stellen zwar interessant durch die detaillierten Beschreibungen von banalen dennoch absurden Alltagssituationen zu folgen, dennoch war er letzendlich extrem verkopft und vergeistigt, was dazu fuehrte, dass viele Momente vergingen, wie etwa der Tod der durchaus interessanten Journalistin Linda, dem kaum emotionalen Wert gegeben wurde - dadurch hat es sich manchmal so angefuehlt als waeren viele Dinge nur faktisch beschrieben wurden. Vom Stil interessant, aber wahrscheinlich nicht so meins.