What do you think?


Sin
Öykülerinde çetin duyguları tasarruflu üslubuyla satırlarına taşıyan Türker Ayyıldız, Sin romanında kaybedişlerle örülmüş hayatları kesiştirerek, yıllara ve bozkıra yayılan bir hayatı anlamlandırma çabasına ses veriyor.
İhanet bilmecesinin ağırlığıyla tahrip olmuş bir zihin, en değerli varlığını tam da kendi olduğu için yitiren başka bir yürek yangınıyla aynı güzergâhta buluştuğunda, mesafeler kısalırken varılacak son durağın yükü ağırlaşıyor.
Başarısızlıklar, yanlış kararlar ve yıkımla müteşekkil hayatları, insanın giz sandığı gerçek yüzünü, kendinden, geçmişinden, kök saldığı topraklardan, sınıfından ve safından kaçanları kovalayarak açığa vuruyor.
İhanet bilmecesinin ağırlığıyla tahrip olmuş bir zihin, en değerli varlığını tam da kendi olduğu için yitiren başka bir yürek yangınıyla aynı güzergâhta buluştuğunda, mesafeler kısalırken varılacak son durağın yükü ağırlaşıyor.
Başarısızlıklar, yanlış kararlar ve yıkımla müteşekkil hayatları, insanın giz sandığı gerçek yüzünü, kendinden, geçmişinden, kök saldığı topraklardan, sınıfından ve safından kaçanları kovalayarak açığa vuruyor.
168 pages, Paperback
Published May 2, 2023
About the author
Türker Ayyıldız
6 books6 followers 1972’de Yozgat’ta doğdu. Marmara Üniversitesi’nde İktisat okudu. Öyküleri çeşitli edebiyat dergilerinde yayımlandı. İstanbul’da yaşıyor.
Ratings & Reviews
Friends & Following
Create a free account to discover what your friends think of this book!
Community Reviews
Displaying 1 - 4 of 4 reviews
Read
October 27, 2023gayet eli yüzü düzgün bir roman. aslında çok garip bir biçimde “kurak günler” ve “karanlık gece”yle benzerlikler taşıyor. bir kere geçtiği coğrafya aynı, obruklar lafta geçiyor ama burada da baraj gölü var. iki erkeğin filmlerden farklı olarak cinsel olmayan ama egosal gerilimleri var.
türker ayyıldız tıkır tıkır işleyen bir roman yazmış. sezdirdiği, meraklandırdığı ne varsa romanın sonunda cevaplanıyor. hiçbir ucu açık bırakmıyor. kurduğu hikaye çok olası ve 90’ları da ele aldığı için epey politik.
oldukça sinematografik bir anlatıma sahip roman. yozgat boğazlıyan, ankara, o köhne oteller tek tek gözümün önünde canlandı. romanın başlangıcı etkili, sıkça tekrarlanan kayıplarla ilgili cümleler var ve bunun verdiği şiirselliği de sevdim açıkçası. zaten daha sonra romanın başladığı o ilk geceye dönüp kayıplarla ilgili cevapları bulacağız.
iki erkeğin saçma gerilimini, eflatun’un çekip
çekip gitmesinin delirttiği bahtiyar’ı ve bahtiyar’ın gerzekliklerini de iyi anlıyoruz. ama karakter olarak bahtiyar daha iyi çizilmiş. bahtiyar’ı her şeyiyle tanıyoruz. tam agresif, kompleksli türk erkeği. çok gerçekçi. eflatun zaten politik geçmişi, gördüğü işkenceler ve sanrıları sebebiyle buna izin vermiyor.
taşranın, köylünün, muhtarın kötücüllüğü, çıkar hesabı tanıdık. hatta ben daha kötüsünü bekliyordum, roman mutlu ve umutlu bitti. e bu da lazım. yani biz hep bu köylüyü izliyor, okuyoruz da yıllardır övülen anadolu köylüsü nerede acaba 😁
romanda efkan ve alkolik babasının minibüsten indirildikleri bir bölüm var. orada tek bir kadın yolcunun bu insanlara, özellikle çocuğa yapılan zorbalığa karşı çıkması ülkenin özeti gibi. bence en etkileyici bölümlerden biriydi. okunan hep aynı kitap imgesi de romana damgasını vurmuş.
romanın ama’sına gelecek olursam ben şirket muhabbetinden epey sıkıldım okurken. celal sürekli bir muallak, cenaze kaybolmasına gerek var mıydı, neler dönüyor, eflatun bu kadar zekiyse celal’i nasıl çözememiş, işleri bunca zaman nasıl yürütmüş gibi pek çok soru beliriyor kafada.
ama onun dışında kayıp yakını olmak sevdiğim bir konu. burada da bahtiyar’ın kayıp karısı ve oğlu, kaybolan efkan’ın sırrı güzel işlenmiş. sona doğru biraz fazla tıkır tıkırdı sanki çözüm özellikle bahtiyar’ın karısı ve oğlu meselesi. ama genel olarak iyi bir taşra ve hesaplaşma romanı diyebilirim.
bazen seçtiği osmanlıca sözcükler, bazen yerel dildeki sözcükler, işkence sahnelerinde polislerin kaba dili göz önüne alırsak diliyle de başarılı buldum. geç tanıştım ama memnun oldum türker ayyıldız’la tanıştığıma.
türker ayyıldız tıkır tıkır işleyen bir roman yazmış. sezdirdiği, meraklandırdığı ne varsa romanın sonunda cevaplanıyor. hiçbir ucu açık bırakmıyor. kurduğu hikaye çok olası ve 90’ları da ele aldığı için epey politik.
oldukça sinematografik bir anlatıma sahip roman. yozgat boğazlıyan, ankara, o köhne oteller tek tek gözümün önünde canlandı. romanın başlangıcı etkili, sıkça tekrarlanan kayıplarla ilgili cümleler var ve bunun verdiği şiirselliği de sevdim açıkçası. zaten daha sonra romanın başladığı o ilk geceye dönüp kayıplarla ilgili cevapları bulacağız.
iki erkeğin saçma gerilimini, eflatun’un çekip
çekip gitmesinin delirttiği bahtiyar’ı ve bahtiyar’ın gerzekliklerini de iyi anlıyoruz. ama karakter olarak bahtiyar daha iyi çizilmiş. bahtiyar’ı her şeyiyle tanıyoruz. tam agresif, kompleksli türk erkeği. çok gerçekçi. eflatun zaten politik geçmişi, gördüğü işkenceler ve sanrıları sebebiyle buna izin vermiyor.
taşranın, köylünün, muhtarın kötücüllüğü, çıkar hesabı tanıdık. hatta ben daha kötüsünü bekliyordum, roman mutlu ve umutlu bitti. e bu da lazım. yani biz hep bu köylüyü izliyor, okuyoruz da yıllardır övülen anadolu köylüsü nerede acaba 😁
romanda efkan ve alkolik babasının minibüsten indirildikleri bir bölüm var. orada tek bir kadın yolcunun bu insanlara, özellikle çocuğa yapılan zorbalığa karşı çıkması ülkenin özeti gibi. bence en etkileyici bölümlerden biriydi. okunan hep aynı kitap imgesi de romana damgasını vurmuş.
romanın ama’sına gelecek olursam ben şirket muhabbetinden epey sıkıldım okurken. celal sürekli bir muallak, cenaze kaybolmasına gerek var mıydı, neler dönüyor, eflatun bu kadar zekiyse celal’i nasıl çözememiş, işleri bunca zaman nasıl yürütmüş gibi pek çok soru beliriyor kafada.
ama onun dışında kayıp yakını olmak sevdiğim bir konu. burada da bahtiyar’ın kayıp karısı ve oğlu, kaybolan efkan’ın sırrı güzel işlenmiş. sona doğru biraz fazla tıkır tıkırdı sanki çözüm özellikle bahtiyar’ın karısı ve oğlu meselesi. ama genel olarak iyi bir taşra ve hesaplaşma romanı diyebilirim.
bazen seçtiği osmanlıca sözcükler, bazen yerel dildeki sözcükler, işkence sahnelerinde polislerin kaba dili göz önüne alırsak diliyle de başarılı buldum. geç tanıştım ama memnun oldum türker ayyıldız’la tanıştığıma.
October 19, 2023
“Sin” bu topraklarda bu tür hikayelerin çok olduğunu düşünüyorum. Hızla okunan, içindeki hikayelerin birbiri ile bağlanıverdiği güzel bir roman. Mezarını bilmediğimiz yakınlarımız sevdiklerimiz ya da öylece toplu mezarlara attığımız hikayelerimiz var… keyifle okumanız dileğiyle.
September 8, 2025
Türker Ayyıldız’ın Sin adlı romanını “sindire sindire,” mecburen bazı bölümlere geri dönerek okudum. Vakti ve durumu müsait olanlara bir oturuşta bitirmelerini tavsiye ederim. Yazarın Vapurlara Küsmek ve Şikeste adlı öykü kitaplarını bilenler için Sin’in dünyası, kişileri tanıdık gelebilir. Şehirle taşra arasında gidip gelen, iki ortamda da türlü cefayla, saplantıyla, bilenmişlikle boğuşan insanlar hemen hepsi. Erkekseler, hayatlarının göbeğinde olsun, çeperinde olsun kadınlara karşı ters kutup ilişkisi yaşıyorlar; bu ilişki (zıtlaşmayla kopuş arasında gidip gelme mi demeli) yaşadıkları bunalımı iyice koyulaştırıyor. (Yanlış anlaşılmasın, erkekler arasındaki “dostluk”lar da birer sükût ve uyum numunesi değil Ayyıldız metinlerinde.) Kadınsalar, çok ayrıntılı işlenmese de bir bezginlik, bir omuz silkme seziyorum mimiklerinde, repliklerinde, yalnız hikâyenin merkezinde yer alan erkeklere karşı değil, dünyaya da karşı.
Sin’in farklı zaman dilimleriyle oyuncak gibi oynayan olay örgüsünü bir takvime oturtabilmek için romanı neredeyse yarılamanız gerekiyor. O noktada dahi sırlarına hâkim olmaktan oldukça uzak olduğunuzu anlamanız için son yirmi sayfalık bölüme varmanız gerekebilir. Daha uzun bir metinde bazı okurların sabrını zorlayabilirdi bu ama Sin, hikâyesini başından sonuna avucunuza alıp tutabilecekmişsiniz hissini verecek kısalıkta; yazarın dili de ilk paragraflardan başlayarak sizi sarmalayıp götürecek ve merakınızı diri tutacak.
Ölmüş ya da ölmek üzere olan insanların sırra kadem basması birkaç kez karşımıza çıkıyor Sin’de: hastanın uçup gittiği bir yatak, içi boş bir tabut, boş bırakılmış bir mezar. Kitabı Mukaddes’i hatırlamamak elde değil bunları okurken. Roman bir yandan tanıdık topraklarda geçen güncel bir hikâye anlatırken bir yandan da günah, çile, misilleme, kefaret üzerinden ilerleyen geleneksel anlatılarla kardeşlik kuruyor.
Sin’in farklı zaman dilimleriyle oyuncak gibi oynayan olay örgüsünü bir takvime oturtabilmek için romanı neredeyse yarılamanız gerekiyor. O noktada dahi sırlarına hâkim olmaktan oldukça uzak olduğunuzu anlamanız için son yirmi sayfalık bölüme varmanız gerekebilir. Daha uzun bir metinde bazı okurların sabrını zorlayabilirdi bu ama Sin, hikâyesini başından sonuna avucunuza alıp tutabilecekmişsiniz hissini verecek kısalıkta; yazarın dili de ilk paragraflardan başlayarak sizi sarmalayıp götürecek ve merakınızı diri tutacak.
Ölmüş ya da ölmek üzere olan insanların sırra kadem basması birkaç kez karşımıza çıkıyor Sin’de: hastanın uçup gittiği bir yatak, içi boş bir tabut, boş bırakılmış bir mezar. Kitabı Mukaddes’i hatırlamamak elde değil bunları okurken. Roman bir yandan tanıdık topraklarda geçen güncel bir hikâye anlatırken bir yandan da günah, çile, misilleme, kefaret üzerinden ilerleyen geleneksel anlatılarla kardeşlik kuruyor.
December 12, 2023
Öykülerinden tanıdığımız sinematografik dili bu kez bir romanda aksamayan bir paralel kurguyla işleten yazar, okura çözülecek bir bulmaca sunarken hem merakı son ana kadar diri tutuyor, hem de yola serptiği ekmek kırıntılarıyla okura yeterli alanı açıyor. Neyin ne kadar açık edilmesi gerektiğinin bilinciyle, gevezelik yapmak yerine olası fazlalıkları törpüleme yoluna gitmesine karşın, eski sözcüklere ve betimlemelere kucak açarak yarattığı atmosferle dengeli bir anlatım ortaya koyuyor. Kayıpların kol gezdiği roman, kayıpların yükünü sırtlananların dokunaklı hikâyesini anlatıyor.
Displaying 1 - 4 of 4 reviews





