çok dürüst konuşucam.
öncelikle kurguyu beğendim.
ama üsluptan pek hazzedemedim. bunu sonrasında da açacağım ama özellikle okuyucuyla konuşuyormuş gibi “size böyle olursa böyle hissederdiniz” ya da soru işaretli vb. biçimlerde anlatımlar bu tip kitaplarda beni çok irrite ediyor.
karakterlerin hepsinden kısaca konuşamayacağım. bodoslama dalıyorum. öncelikle amber karakterinin overthinking, low selfesteem/manipüleye yatkınlık ve liderlik haricinde bir kişilik özelliği olduğunu düşünmüyorum. üslubu sevmememin sebebi bu karakterin anlatıcılığı da olabilir. kendisini seven karakterlere de anlam veremedim, ilişkileri de tanımlayamadım. zira kendisinin bir karakteri yok. nilin ve çakıl karakterlerini ilgi çekici buldum, çakıl’ı az çok anlasam bile nilin’le amber arasındaki ilişkinin bizim hayatımızda da böyle bir ilişki olmalıymış ve öncesini buna göre çıkarmalıymışız gibi anlatıldığını düşünüyorum. ağaçları ve sorunları hariç birbirleriyle ne paylaşırlar, neye gülerler, hiçbir şey bilmiyoruz. ama “çok yakınlardı.” “çok seviyorlardı birbirlerini.” bu sıkıntıdan sonrasında da bahsedeceğim ama karakterlere devam ediyorum: bera hiç benlik bir kişi değildi. amber hakkında neyi sevdiğini, ilişkilerinin gelişeceğini bilsem de niye geliştiğini anlayamadım. ayrıca hareketleri ve sevgisini gösteriş şekli hiç benlik değildi. spoiler vermemek adına çok bahsedemiyorum ama genel olarak kitapta sahnelerin ne için yazıldığını anladım ama hiç hissedemedim. baba figürünü de çok onpoint buldum.
kitabın birçok şeyle derdi var ama bu dertlerin nereden geldiğini hiç bilmiyorum. anlatıcı a şeyinden başlıyor ve birdenbire kendi sıkıntılarıyla (bu sıkıntılar niçin onu da bilmiyorum) ilgili özlü sözler, “relatable” paragraflar patlatıyor. örneğin bir karakter başka bir adla hikâyeye dahil oluyor. sadece bir kere konuştuğu, hiçbir şey bilmediği bu kişinin sadece bu hareketinden isimlerle ilgili bir sürü şey patlatıyor. kitabın isimlerle zaten bir derdi var ama bu derdin neden ve niçin geldiğini hiçbir şekilde bilmiyoruz.
amber karakterinin anlatıcılığından mı yoksa üsluptan mı bilmiyorum ama anlatılan şeylerin sadece farkındalık yarattığını ve okuyucuyu hissettirmeye yöneltmediğini düşünüyorum. amber çok sinirleniyor ama çok sinirlendiği bu süreçte bera’dan, overthinklediği bazı “tema”lardan ve kaygılarından bahsediyor. sonra saygı çerçevesinde konuşuyor. “sinirden köpürüyor” ama yine aynı şekilde bunu tek cümle duyuyoruz. bence sinirlenmemişsin yani, amber ben seni hiç sinirli görmedim ve iç dünyanı literal anlamda okuyabiliyorum, haberin olsun. miren hakkında düşünmek konusunda da 500 sayfalık kitap boyunca 5 kere falan bahsetti. o kız senin aklında yok, ben sana söyliyim yine amber. biri “miren” diyince ya da kabus gördürdüğünde falan iki dakika vicdan azaplı bir paragraf düşünüp gidiyo. böyle bi azap olmaz. spoiler değil ama kitabın bir kısmında atak sahnesi var. o kadar düz yazılmış ki atak olduğunu diyaloglarda nefes almadığı söylendiğinde anladım. sürekli bir şeyler gösteriliyor ama hiçbir şekilde içine girilmiyor. karakter dramaları da üslup da beni sıktı bu yüzden.
bu ergen karakterler kan ve ölüm görüyorlar. buna rağmen travmatize olduklarını okumuyoruz. herkes hayatına bir şekilde devam ediyor. konuşmuyorlar beş gün ya da hahha hihih konuşuyorlar, o kadar. kendi dertleri onları travmatize ediyor, çok etkiliyor ama sıfır şaka gözlerinin önünde silahların ateşlenmesi ve daha da kötüsü onları yüksek sese karşı duyarlı kılmıyor bile. ilginç bir durum vallahi.
sonunu da genel bağlamda tahmin etmiştim. yine de öylesine bir anda bile amber’in son olarak iç dünyadında özlü söz bırakmasına, kitabı öyle kapatmasına hiç bayılmadım. karakter bile anın içinde değil.
özetlemek gerekirse kurguyu ve olay örgüsünü genel bağlamda, tahmin de etsem beğendim ama işleniş, üslup ve karakterler (derinlikleri) bana hiç geçemedi.