“İçimizdeki sesi böyle kaybediyoruz işte. Duyup duymazlıktan gelince bir dahakine alçalıyor desibeli. Sonra zaten duyan kalmayınca ses de kendiliğinden bir ölüm uykusuna yatıyor.” Hepsi birbirinden farklı ama derinlerde birbirine bağlı toplam yedi öykü, tam yedi yalan, yedi yüzleşme. Kendi bedenindeki coğrafyadan habersiz kadınlardan insan ruhunun taşrasına, sırlı atlas yorganlardan bir divan şiltesinin altındaki şifalı tohumlara… Divan Cadısı, kişisel tarihi yeniden inşa eden hafıza oyunlarına, insanın köşe bucak kaçtığı kendi hakikatiyle yüzleşmesine, hatta o hakikati doğurmasına dair bir karnaval. Sinema ve televizyon dünyasının üretken isimlerinden, ödüllü senarist Özlem Yılmaz’dan yaratıcı betimler ve içgörülerle bezenmiş, “bilinen ama fark edilmeyen” şeylere işaret etmesiyle iz bırakan, sinematografik öğeleriyle adeta film izler gibi okunan güçlü öyküler. Divan Cadısı, heyecan verici bir ilk kitap.
Çok başka, çok özgün bir kafanın ürünü olduğu belli ve ustaca yazılmış öyküler.
Her öykü Cavidanın atlas yorganları gibi kat kat katlanmış, açılmış, serilmiş tekrar katlanıp ileride tekrar okunmak üzere divan cadısının yüklüğüne kaldırılmış.
Son zamanlarda okuduğum en iyi öykü kitabı. Öncelikle belirtmeliyim ki eser #ilkkitap kategorisinde düşünülmemeli. Çağdaş Edebiyatımızın son zamanlardaki en keyifli kazanımlarından birisi.
Yazarın senaristlik kariyeri, öykülerine muhteşem sinemografik bir renk katmış. Bunu yaparken betimlemede boğmamış, duyguyu korumuş. Bir yandan da muhteşem bir matematiksel denklemi var kitabın. İçler dışlar çarpımına bence en güzel örnek.
Bu eseri kaçırmayın. Hemen kütüphanenize ekleyin. Yazarın yeni kitabı çıkarsa hemen bana haber verin.
Kitap, her birini uzun uzun roman yazsa da bıkmadan okusam dediğim 7 öyküden oluşuyor. Öykü olduğundan değil de kitabın tadı damağımda kaldığından böyle söylüyorum. Cavidan’ın Atlas Yorganları ile Divan Cadısı Azize’yi başabaş yarışır bıraktım içimde. Kitabın son öyküsünden bir alıntı bırakıyorum:
“Gerçekliğin eğilip bükülebildiğini, yönlendirilebildiğini, her duruma ve her durumda uydurulabildiğini bir yaratım ve yıkım alanı olduğunu fark ettiğimde çok küçüktüm. Herkes kendi gerçekliğinde yaşıyor, kendi gerçekliğinin etrafına bir savunma duvarı inşa ediyor, sonra da o kuruluma dışardan gelecek her türlü saldırıya karşı hazırda tuttukları kızgın yağları, hücuma geçenin tepesinden aşağıya boca ediyordu surlarının üzerinden. Diğer taraftan, ötekinin gerçekliği saldırılabilir, bozulabilir bir şeydi demek ki. Hakikat tekti ama gerçekliklerimizin zemini kaygan, içerikleri dönüştürülebilirdi. Çünkü neye inanmak istediğimizi erken yaşlardan beri çok iyi bilsek de aslında neye inandığımızı bulmakta marifet geliştirmek bütün bir hayatı alabiliyor. Mayalandığımız başka gerçekliklerin yolundan gitmek daha kolay gelir de içimizde köpüren denizin bize atacağı kıyılarda kendi patikalarımızı keşfedip balta girmemiş bir ormanın sesiyle buluşmaktan korkarız.”
Önce negatifle başlayayım. Yazarın senarist olması, zaman zaman öykünün akışı içinde "coşmasına" ve kendini kaptırmasına neden olmuş. Bir de Yeşilçam esansı hissediliyor ara ara. "O kadar da değil yani" diyesi geliyor insanın.
Olumlu kısmına gelecek olursak, tüm bu gerçek üstülüğe rağmen akıcı ve yoğun bir duygu aktarımı hâkim kitaba. Beklemediğiniz anlarda karşınıza çıkan twist'ler, sonrası için merak uyandırıyor. Özellikle "Cavidan'ın Atlas Yorganları", "Fasulye Deneyi" ve finalinde çok inceden hissettirilen bir kurgu ile hikayeleri birbirine bağlayan "Divan Cadısı" öykülerini beğendim.
Vaaayyy dedirtti öykü sevmeyen bana bu öyküler. Yazarın kişisel kariyerinden kaynaklı çok iyi bir sinematografik güçlülük bekliyordum ama edebi dil ve hikayelerdeki duygu yükünün bu kadar sağlam olacağını beklemiyordum. Harika bir sürpriz oldu benim için. Tüm hikayelerdeki tüm karakterlerini yıllar sonra da hatırlayacağıma emin olduğum bu kadar etkileyici çok az öykü kitabı okudum.
Sihirbaz mısın ey Özlem Yılmaz,kelimeleri bir hokus pokusla depderin duygularla yer değiştirmek her yazara özgü olmasa gerek,karakterleri hep aynanın öte tarafında bırakılanlar,toplumun karşı kıyıda yaşadığı için içten içe sevinç duydukları.Öyküler öyle güzel ki bitmesin diye her gün bir öykü okudum sadece,şiddetle tavsiye edeceklerim listesinde kocaman bir çentikle yerini aldı eser...
Ödüllü senarist Özlem Yılmaz’ın ilk öykü kitabı. Senaristlik deneyiminin yansıdığı başarılı öykülerin her biri bir film tadı veriyor okura. Güçlü yaratıcılılığı, etkili ve masalsı anlatımı oldukça dikkat çekici.
Günlük hayatın kıvrımlarından yakalanmış, hakikatli 7 öykü. Her biri bir başka aynanın karşısına geçiriyor insanı. Okurken okuyanı da konuşturuyor; Cavidan’ın gücüyle, Azize’nin bilgeliği ile buluşturuyor. Seçtiği kelimelerle insanın içini usulca kazıyor. Etkileyici.
Okumaya ilk kitap ne olabilir ki diye başlanmaması gerekiyor. Okudukça insanı içine alan, her öyküde bir süre mola verip düşündüren ve sonunda ters köşe yapan bir öykü kitabı.
Öykü kitaplarında her okuyucunun bir tarzı varsa bu öyküler kesin benim tarzım değildi. Olayları çok “yeşilçam” buldum, o büyük büyük olayların sonucundaki duygularını ise pek hissedemedim.
Uzun zaman ara verdiğim öykü okumalarına harika bir dönüş oldu. Vurucu cümleler, yormayan betimlemelerle son derece akıcı yedi ayrı ama ayrı olmayan hikaye. Keyifle okunası, tavsiye.