Beyoğlu’nda Gezersin, Nazlı Eray’ın çarpıcı dünyasını eşsiz bir coğrafyayla önünüze seriyor. Kimler, neler yok ki bu dünyanın içinde:
Nakşibendi Şeyhi Küçük Hüseyin Efendi, Beyoğlu’nun kraliçesi Madam Tamara, “Mazi Kalbimde Bir Yaradır” programının yapımcısı Ulvi, elinde geçmişteki bir kadının hatıra defteri ile Beyoğlu’nda dolaşan çılgın âşık Bozacı Naki, “Deli Saati”ni sunan ünlü Doktor ve gece karanlığını yırtıp hafifleten reçeteleri…
1958 Beyoğlu cinayetinin hâlâ çözülmemiş esrarı, sanki bu dünyayı gerçek hayattan ayıran yemyeşil sessizliği ve yılların eğip sararttığı mezar taşları ile Eyüp sırtları, şehit tayyareci Fethi Bey’e Rumeli Han’ın dökülmüş bir muhallebiyi andıran mermer merdivenlerinde rastlamak, geçmişin içine sıkışmış Markiz Pastanesi ve roman boyunca fırtına gibi esen İstiklal Caddesi…
Nazlı Eray, Ankara'da doğdu. İngiliz Kız Ortaokulu, Arnavutköy Amerikan Kız Koleji ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde okuduktan sonra Turizm ve Tanıtma Bakanlığı'nda tercüman olarak çalıştı. Edebiyatçılar Derneği'nin kurucuları arasında yer alan Eray, Türkiye Yazarlar Sendikası'nın kurucusu, Uluslararasi Yazarlar Birligi (PEN) üyesi, 1977 ve 1978 yıllarında Yaratıcı Yazım dersleri verdigi ABD Iowa Üniversitesi'nin onursal üyesidir. Yazmaya 1959'da henüz ortaokuldayken kaleme aldığı öyküsü "Mösyö Hristo" ile başlayan Eray'ın ilk öykü kitabı Ah Bayım Ah 1975'te çıktı. "Laz Bakkal" başta olmak üzere pek çok öyküsü kültleşti. "Karanfil Gece Kursu" öyküsüyle 1988 Haldun Taner Öykü Ödülü'nü, kazandı. Aşkı Giyinen Adam romanıyla 2002 Yunus Nadi Roman Ödülü'nü kazandı. Eski Güneş, Cumhuriyet, Radikal, Akşam gibi gazetelerde köşe yazarlığı yapan Eray, yazılarını "Düş İşleri Bülteni" ve "Gece Uçuşu" isimleri altında yayınladı. Türk Kütüpahaneciler Derneği En İyi Romancı Ödülü (2009), Başkent Rotary Kulübü Meslek Ödülü (2010) ve Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Dernegi'nin ilk Mavi Anka Ödülü'ne (2014) layık görüldü. azlı Eray'ın öykü, roman ve oyunları pek çok dile çevrildi. Erostratus (1977) adlı oyunu, Sartre, Montaigne, Camus, Unamuno, Pessoa ve Bauer'in Erostratos yorumlarıyla birlikte Blood and lnk'te (Kan ve Mürekkep) yer aldı, Öykülerinden, kısa film ve televizyon dizileri yapıldı. "Monte Kristo" ve "Rüya Sokağı" öyküleri 2005'te İtalyan yönetmen Angelo Savelli tarafindan L'ultimo Harem (Son Harem) adıyla oyunlaştırıldı, İtalya ve Türkiye'de sahnelendi. Nazlı Eray, anılarını Tozlu Altın Kafes (DK, Ocak 2011) ve Bir Rüya Gibi Hatırlıyorum Seni (DK, Mayis 2013) adlarıyla kitaplaştırdı.
İstanbul, Ankara ve Fethiye'nin sokaklarında sürükleyen, içine girdiniz mi nostaljik bir havaya büründüğünüz bir kitap. Beyoğlu'nun pastanelerini, dükkanlarını ve eski zamanlarını merak ediyorsanız kesinlikle okumanız gereken bir kitap. Beni mutlu eden detaylar için:
Uzun zamandır okumak istediğim ama bir türlü kendisine zaman ayıramadığım yerli yazarlardan biri Nazlı Eray. Farklı bir tarzının olduğunu, ülkemizde büyülü gerçeklik tarzının önemli kalemlerinden biri sayıldığını zaten duymuştum ama kendisinin herhangi bir eserini okumamıştım. Sanırım iki yıl önce bu kitabını uygun bir fiyata görünce alıp, belki de yazara başlanmaması gereken bir kitabı kitaplığıma dahil ettim. Sıra nihayet bu kitabı okumaya gelince bunu değerlendirmek istedim.
Öncelikle şunu söylemeliyim, ben kitaba karşı bir beklentiye girmiş değildim. Hatta biraz ön yargılıydım, okuduktan sonra beğenmeyip kitabı elden çıkarmayı düşüneceğimi sanıyordum ama hiç de öyle olmadı. Kitap o kadar değişikti ki, okuduğum en değişik kitaplardan biriydi şüphesiz. Bir karakterimiz var ve kendisi Ankara ve İstanbul arasında mekik dokuyor. Bu kitabı nasıl anlatacağımı da gerçekten bilmiyorum. Ben kitabı bitirmeme rağmen kitabın hala zaman yolculuğu mu, büyülü gerçeklik mi, şizofreni gibi sağlık sorunları mı olduğunu anlamış değilim. Bu karakterimiz bir gün kendisini, kendine ait olmayan bir zaman diliminde buluyor ve bu zaman diliminde bir İstanbul kalabalığına gidiyor, bir Ankara ayazına giriyor. Gittiği yerlerden tanıştığı insanlar var, onlar öyle böyle başka yerlerde daha karşısına çıkıyor ve çoğu da önemli karakterler. Sokaktaki temizlikçisinden, şovmen adama kadar hepsi karakterimizle bir yerde yolu kesişen insanlar oluyor ama iş bunla da sınırlı değil. Kitabın arka planında yıllar önce öldürülen ama katilinin kim olduğu bulunamayan sosyetenin ünlü ismi Madam Tamara var. Bu değişik kurguya sahip kitapta bir o yana bir bu yana süzülüp dururken aynı zamanda arka planda da bu cinayetin katilini çözmeye çalışıyoruz baş karakterimizle beraber.
Gerçekten üste bakınca kitabı kötü anlattığımı fark ettim ama daha iyi nasıl anlatabilirim bilmiyorum. O kadar zor ki bu kitabın konusunu şöyle böyle anlatabilmek... En iyisi okuyup sizin tanıklık etmeniz gerekiyor her şeye. Yazardan okuduğum ilk kitap ve bence başlangıç açısından da iyi olabilir çünkü dili de tarzı da gayet yerindeydi kitabın. Dili çok akıcıydı yazarın, betimlemeleri ne abartıya kaçmıştı ne de sınırlıydı, tam yerindeydi her şey. Bazı yerlerde "Ben ne okuyorum?" dedirtse de o büyüsünü iyi yakaladığını düşünüyorum kitabın. Her şey rayına oturuyor gibi bir süre sonra zaten. Çok farklı bir kitaptı ama olay örgüsü sizi direkt kendi içine çekiyor ve sizi de bu büyülü gerçek dünyanın içinde adeta süzdüre süzdüre geçiştiriyordu. İstanbul betimlemelerini özellikle sevdim, sanki ben de o anlatımla birlikte o sokaklardan yürüyüp o caddeleri turladım gibi. Bu da yazarın kalitesini yansıtıyor açıkçası. İstanbul'u da çok sevdiği belli yazarın :)
Beyoğlu'nda Gezersin, gözlerini süzersin diye bitiriyorum yazımı. Yazardan okuduğum ilk kitapsa da son olmayacağı belli oldu. Yazarın diğer kurgularına da girmek istiyorum. Aklı çok farklı çalışıyor ve aklı farklı çalışan yazarları severim ben.
Bu kitabı okumak kolay değil, içine girmek kolay değil ama en çok da kitabın içinden çıkmak kolay değil. Hikaye,karakterler, zaman ve mekanlar sizi yoruyor. Ama sonunda değiyor sanki, bilemiyorum. Çok yoruldum okurken şu an düşünemiyorum.
Kitabın başları korkunç derecede sıkıcı geldi bana. Hatta tam da bu yüzden ara ara okumayı denesem de yıllardır kitaplığımda bekledi. Ancak, kitabı yarıladıktan sonra da elimden bırakamadım. Yazarın kendine has bir tarzı var. Sanırım sabırla devam edenler için yolun sonunda bir ışık var.
Nazlı Eray beni buradan aldı, başka alemlere götürdü. Boza tadı kaldı damağımda. Küçük Esat sokaklarındaki akşamlar... Pierre Loti tepesine çıkmamıştım, sırf bu kitabın verdiği hisleri yaşayayım, yukarıda çay içerken mezarlığın içindeki huzuru yukarıdan seyredeyim diye. 5000 turistin arasında çay ve masa için canım pahasına mücadele etmek zorunda kalırken buldum kendimi :( Kitabın yaşattıklarının hiçbirisini bulamadım. Nitekim Beyoğlu'nun eski zamanlarındaki o rafine halini de deneyimlemek mümkün değil şimdi. Sırf içine soktuğu masalsı atmosfer ve yaşattığı bambaşka hisler için okunur bu kitap.
Fantazyanın kurgusuna aşık oldum mu? Emin değilim... Benim bünye kitap sonunda olaylar birbirine bağlansın istiyor illa ki. Bu nedenle fantastik kurgular beni nadiren tatmin ediyorlar. Aslında bu kitapta olaylar birbirine bağlandı. Ama yine de işte... Ne bileyim... Polisiyeci rahatsızlıkları bunlar.
Bu arada kitabın kaleme alındığı Elizinn Pastanesi benim eskiden oturduğum yere iki apartman uzaklıktaydı. Nazlı Eray bir köşede yazarken ben diğer köşede lak lak ediyormuşum anlaşılan. Tembellik...
İstanbul-Ankara-Fethiye rotalarında, rüyayla gerçeğin birbirinin içinden geçtiği gerçeküstü bir hikaye. Birden kendini bir başkasının şehrinin, zamanının, hikayesinin içinde bulmak diye özetlenebilir.
Öncelikle çok ilginç bir kitap olduğunu söylemek istiyorum. Konuya hakim olmak çok zordu çünkü kitabın başında anlatımı çok farklı çok karmaşık geldi, sonra alıştım. Gerçek kişiler gerçek mekanlar kullanılmış, kişilerin gerçek hikayeleri mi yoksa kurmaca hikayeler ile mi romana eklenmişler bilmiyorum ama hoştu. Polisiye, anı, psikolojik karma bir romandı hepsinden ögeler taşıyordu. Herkesin ilgisini çekmeyebilir okurken çok yoruldum bazen sıkıldım bence fena değildi.
Bu türü seven ve sevmek isteyenlerin kesinlikle okuması gereken bir eser. "Beyoğlu'nda Gezersin" bu türde okuduğum ilk kitap. Gerçeküstü romanları şimdiye kadar farklı hayal etmiştim. Açıkçası bir okur olarak büyük beklentilerim yoktu. Ta ki bu kitabı okuyana kadar... Bu kitabı "eğlenceli, tuhaf, rüya, gerçek, absürt" kelimeleriyle tanımlayabilirim. Aynı zamanda sürükleyici de.Kitabı elimden düşüremedim. Zaten o kadar akıcı bir dille yazılmış ki vaktiniz varsa eğer oturup bir günde bitirebilirsiniz. Anlatımı ise çok sade. Hiçbir cümleyi iki defa okumam gerekmedi. Bu yönüyle pek çok romandan ayrılıyor bence. Kitap her ne kadar rüya aleminde geçiyormuş hissi uyandırsa da, aslında olayların geçtiği yerlerin gerçek ve oldukça tanıdık olması ve bazı karakterlerin gerçeğe uygun yazılması apayrı bir gerçeklik tadı katmış. Bilinçaltının o mantıksız karmaşasının eseri olan rüyalarımızdan da çokça parçalar taşıyor bu roman. Sanki sizin bizim rüyalarımız yazılı bu kitapta. Tüm bunları kitabın görüneni olduğu gibi aktaran abartısız ve samimi diline bağlıyorum.