"Güzel tasvir etmek Refik Halid'in müktesep hakkıdır. Onu lisandaki kuvvet bakımından ancak Flaubert ile mukayese edebilirim. Hatta Flaubert'in ölçerek biçerek yazdığı cümleler onun âleminden daha merasimsiz çıkabiliyor. Sürgün Türk dilinin Madam Bovary'sidir." -Refi Cevat Ulunay-
"Bilhassa Hilmi Efendi tipi Duhamel'in ölmez Salavin'i gibi edebiyat tarihinde unutulmaz bir hatıra olarak kalacaktır. İşte büyük sanat ve yaratıcılığın mucizesi... Türk dilinin bu eşsiz sanatkârına muhakkak ki en güzel üslubu borçluyuz." -Halid Fahri Ozansoy-
"Sürgün üslup itibarıyla bir harikadır. Tahkiye, ruh ve karakter tahlilleri kudretli, insan ve memleket tasvirleri çok yüksektir. Eser baştan aşağı o devrin yıkılışını, dejenere tiplerini bütün açıklığıyla, yalnız karakter tahlilleri yapmak suretiyle bize göstermektedir." -Suat Derviş-
Mudurnu'dan İstanbul'a göçen Karakayış ailesinden Maliye Başveznedarı Mehmed Halit Bey'in oğlu olarak 15 Mart 1888’de İstanbul’da doğdu. Galatasaray Sultanisi'nde ve Hukuk Mektebi'nde okudu. Maliye Nezaretinde memur olarak çalıştı. II. Meşrutiyet'in ilanından sonra gazetecilik ile uğraşmaya başladı; Tercüman-ı Hakikat gazetesinde mütercimlik ve muhabirlik yaptı. Yazıları yüzünden ilk önce Sinop'a daha sonra Çorum, Ankara ve Bilecik'e sürgün olarak gönderildi. İstanbul'a dönünce bir süre Türkçe öğretmenliği yaptı. PTT (Posta Telefon Telgraf) Genel Müdürlüğü'ne getirildi. Bu sırada Hürriyet ve İtilaf Fırkası'na üye oldu ve İstiklal Savaşı aleyhine yazdığı yazılarından ötürü vatan hainliği suçuyla yüzellilikler listesine girerek Beyrut ve Halep'te sürgün hayatı yaşadı.
Atatürk'e yazdığı şiir ve mektuplarla 150'likler listesindekilerin affedilmesinde çok büyük rol oynadı. Af kanunu ile yurda döndü, daha önceden çıkardığı Aydede adlı mizah dergisini tekrar yayınladı. Türk Edebiyatı'nda ilk defa Anadolu'yu tanıtan eserleri ile ismini duyurmuş, yergi ve mizah türündeki yazıları ile de ün yapmıştır. Gözleme dayanan eserlerinde, tasvirler, portreler, benzetmeler kullanarak, sade, akıcı dili, güçlü tekniği ile 20. yüzyıl romancıları arasında seçkin bir yere sahip olmuştur. İstanbul'u bütün renk ve çizgileriyle yansıtarak Türkçeyi ustalıkla kullanan Refik Halit, Türk edebiyatına birçok eser kazandırmıştır.
Yazar 18 Temmuz 1965’te İstanbul’da yaşamını yitirdi.
Refik Halid Karay yine iyi bildiği bir konuyu, sürgünlüğü öyle güzel anlatmış ki… uğruna savaştığı cumhuriyet kurulur kurulmaz sebebini bilmeden beyrut’a sürgüne yollanan hilmi bey’in gemideki tedirginliği, kimsesiz hissetmesi daha en başta insanın yüreğine dokunuyor. koskoca eski yüzbaşının! beş parasızlığı bir yandan, istanbul’da bıraktığı karısı kızı bir yandan, ne yapacağını bilememesi bir yandan… sürgünlük, göçmenlik, mültecilik… bunlara ahkam kesmek kolay, zor olan anlayabilmek. hayat hakkında o kadar acemi ki hilmi bey. başına onca şey geliyor, en alt sınıftan en üst sınıfa pek çok insanla hemhal oluyor. bu sınıflar birbirinden nefret ettiği için arada kalıyor vs… romanda saf kötüleri geçelim… istanbul’da bıraktığı kızı seher’in arap ellerinde ünlü bir dansöz olması, trajik son, arada kayırılan irfan bey filan bunlar önemsiz. romanda çizilen hilmi bey karakteri önemli. öyle bir karakter ki eksisiyle artısıyla, dürüstlüğü, bazen paranoyası, tanımaya başladığı insanlara güvensizliği, bazen kendini üstün görüşü, babacanlığı, hayalperestliği, bazen kendinden utanması, 50 küsur yaşında düştüğü aşkı, bitmeyen sıla hasretiyle gözümüzün önünde canlanıyor. ve unutulmayacak bir karakter oluyor. türkçe sözcükler duyabilmek uğruna gezdiği kahveler bana “eskici”yi hatırlattı. hop gözyaşları fora. ve düşkün osmanlı hanedanı da dilenci gibi hindistan gezisi, kleptoman şehzadesiyle bayağı sert çizilmiş. kimin casus, kimin itc’li, kimin mustafa kemal’ci olduğu belli olmayan müthiş bir atmosfer yaratmış. yine söylüyorum hep söylüyorum: iyi ki yaşamışsın, iyi ki yazmışsın refik halid karay.
sürgün, edebiyatımızın başyapıtlarından biri olarak başlıyor: daha ilk sayfadan kanlı canlı, insana dokunan, insanı yakalayan bir kahramanı var. sürgünlüğü sürgüne en uzak insana bile hissettiriyor, düşünmek istemeyene düşündürüyor. inanılmaz bir yumuşaklıkla, incelikle üstelik.
sürgün edebiyatımızın zirvelerine doğru ilerliyor: yan karakterlerin çeşitlilikleri, zenginlikleri ile özgün ve cesur bir dönem panoraması çiziliyor. böylece roman hem evrensel hem yerel bakabiliyor sürgünlük temasına. sade, berrak, net ve su gibi akarak.
sürgün zirveye yaklaşmışken, görünürde hiçbir engel yokken tepetaklak oluyor ve hayal kırıklığıyla sona eriyor: önce kahraman hikayesinden çekiliyor bir yerde. sonra yazar eserini bırakıp gidiyor sanki. sanki başka bir yazar geliyor ve hikayeyi son derece basit, kaba hamlelerle trajedi yoluna sokuyor. zorlukla, tükenerek, kendini tüketerek bitiyor roman.
sürgün bittikten sonra tekrar değer kazanıyor: yazık edilmiş bir roman değil, o kadar basit değil. böyle olsun istenmiş bir roman sürgün, anlaşılıyor. anlaşılıyor çünkü bir refik halid romanı. ve refik halid'den uzun uzun bahsetmek gerekiyor.
“Beyrut'a geldiği zamana kadar Ermenileri sevmeyen Hilmi Efendi, şimdi, sırf Türkçe konuştukları ve memleket hasreti çektikleri için hep bu cemaat ile düşüp kalkıyor, yiyip içiyor, gezip tozuyordu. İlle terzi Razuk baş ahbabıydı; her pazar âdet etmişler, başka başka yerlerde kır gezintileri yapıyorlar, Lübnan'ı karış karış dolaşıyorlardı. Delikanlının aklı fikri Antep'e dönmekteydi; her güzel manzara ona doğduğu yeri hatırlatıyor, durup saatlerce memleketinin suyunu, havasını, bağlarını, bahçelerini, fıstıklarını övüyordu. Üzümü şöyle imiş, pekmezi böyle, şöyle ziyafetler olur, böyle eğlenceler yapılırmış; Cebel de ne imiş, Allah'ın kayalığı!
Fakat Razuk'un Antep'e dönmesi için hükümetin Avrupa'ya karşı yenilmesi, boyun eğmesi lazım geldiğini düşünen Hilmi Efendi içinden, arkadaşına acımakla beraber, “Rabbim o günü göstermesin!" derdi. Gurbette Türklere pek sokulgan, cana yakın duran bu milletin Anadolu'da ne kadar şımarık bir vaziyet aldığını bildiği için aralarındaki uçurumu görüyor, bazı bazı bir yadırgama duyuyordu. Fakat ziyanı yok, elden kaçırılmış aynı sevgili için hasret çeken iki rakip gibi şimdi, yalnız dert ortağıydılar, yasında birleşiyorlar, üzüntüsünde anlaşıyorlardı. Yalnız arada Hilmi Efendi'nin aleyhine bir fark vardı: Razuk, bir Türkün kendi vaziyetine düşmüş olmasından dolayı teselli, hatta memnu niyet duyabilirdi; halbuki Hilmi Efendi için, onunla beraber olmak keder verici, acı bir akıbetti. Ah bir gün ‘Affolundum, memlekete dönüyorum!’ haberiyle karşılarına çıkabilse de aralarında benzemedikleri mühim bir nokta olduğunu gösterebilse...”(s. 62)
Refik Halid Karay'dan önce Türkçe'yi seviyordum ama Refik Halid Karay'dan sonra Türkçe'ye aşık oldum diyebilirim. bir olguyu, bir durumu klişelerden uzak, abartısız anlatması ama bunu yaparken kullandığı lisanın abartılı aynı zamanda ahenkli olması muhteşem bir şey. Her ne kadar hikaye eski Yeşilçam filmlerinden esintiler taşısa da Refik Halid'in harika tasvirleri, insan psikolojisini berrak su gibi ortaya çıkartan anlatımı kitabı okumak için yeterli bir sebep.
"...bir felaket karşısında kalınca dimağımızın kendiliğinden, asıl derdimizi bir yana bırakarak, bir vesile bulup bambaşka mevzularda çalışması, şüphe yok ki bir paratoner ve emniyet supabı vazifesi görmek, benliğimizi korumak içindir. Zihnin en heyecanlı zamanımızda bu sağa sola kayışları, içimizden çıkıp yabancı yataklara dökülmesi ne kadar lüzumlu! Eski bilgilerimiz ve hatıralarımız bizim yardımcılarımızdır; o sırada, günlük vakanın keskin ıstırabını dindirmek için fikrimizin koluna girerler, başını omuzlarına dayarlar ve alıp uzaklara götürürler; alakamızın kesilmiş veya azalmış olduğunu sandığımız manzaraları tazeleyerek bizi avuturlar."
Harika bir üslup... Yürek yakıcı bir hikaye.. Ama gelin bu hikayede kalmasın, Cumhuriyet'in kurulmasıyla birlikte sayısız insanın neden sürgün edildiğini veya sürgüne mecbur bırakıldıklarını araştırın, düşünün...
Bu öyle bir roman ki, ilk yarısında bir yabancılaşma başyapıtı okuyoruz. Kendi deneyimlerini de yansıtan Refik Halit, yabancı bir memlekette sürgün olmayı da, kendi memleketinde yabancı olmayı da çok iyi kavramış. Trajik olan, Hilmi Bey'in kendi gibi sürgüne gönderilmiş memleketlilerine de uzak, onlara da yaban olduğunu fark etmesi. Beyrut-Şam-Bombay-Halep hattında ilerleyen anlatıda hem ruh tahlilleri, hem de olay örgüsü çok iyi kurulmuş. Arka kapakta Suat Derviş'in belirttiği gibi, çöküş devrinin tiplemelerini çok iyi yansıtıyor ve sanılanın tersine, dogmatik Osmanlıcılık yapmıyor.
Ancak romanın ortasında İrfan Bey'in katılıp 2 kahramanlı hale gelmesiyle, olayların odağı birdenbire değişiyor ve bence akıcılık çuvallıyor. Bir de, bolca cinsiyetçi tespitler, katı ahlakçılık, gayrimüslimlere önyargı, Türkçülük falan didaktik parazit yapmaya başlıyor. "Temiz oğlanı baştan çıkaran fettan kız" klişesi üstüne kurulmuş bu melodramatik gevelemelere ne gerek vardı? Keşke Hilmi Bey'in yabancılaşmasını, yalnızlığını, sadece onun zihnini izlemeye devam etseydik...
Refik Halit belli ki iyi bir yazar ama bence bu romanı iyi toparlayamamış; popülerliğini arttıracak bir atak yapmaya çalışırken romanı daha sıkıcı hale getirmiş ve üslubunun ustalığına yakışmayacak kadar banal bir şekilde bağlamış.
Very interesting to read an account of a Turkish exile’s struggle to live in Lebanon and Syria almost a century ago. What has changed and what remains the same. Observations about exile are still valid. Profound alienation and disruption of his family life. Also interesting to compare his conservative attitudes to his daughter Seher with his own feelings for Suzidil.
Very interesting to read this straight after Henri Troyat’s Etrangers sur la Terre, an altogether more hopeful account of Russian emigres in Paris also set about a century ago. Exile affected those protagonists as well but those had more of a community, so there is less alienation and more resilience.
Refik Halid Karay'ın yalın ve sakin bir anlatımla zor bir durumu, Sürgün'deki Hilmi Efendi'nin yaşamını ele aldığı ama bir yandan da Halep'i, Beyrut'u, Şam'ı... Yani kendisinin de sürgünde olduğu yerleri, Osmanlı'nın yıkılıp yeni bir rejimin kurulduğu o hercümerç halini anlattığı çarpıcı romanı.
Dili gercekten etkileyici, akici bir roman. Kurgusu belki biraz eski kalabilir ama gunun kosullari dusunuldugunde, ve ozellikle de Karay'in kendisinin de surgunde yasanildigi hatirlandiginda gercekcilikle dolu dolu oldugunu da hissettiren, okunmali diyecegim bir kitap.
Refik Halid Karay’ın "Sürgün" romanı, sürgün hayatının zorluklarını ve Osmanlı’nın çöküş dönemini ele alırken, ne yazık ki güçlü bir altyapı kurmakta zorlanıyor ve bunu bir okur olarak kesinlikle seziyorsunuz. Eser, politik bir hiciv ve dönem romanı olma iddiasıyla yola çıksa da, bu iddianın altında kalması için fazlaca sayfa ilerlemeniz gerekmiyor neyse ki.
Romanın başkahramanı Ahmet Kerim, Halid Karay tarafından bir sürgün hikâyesinin merkezine taşınsa da, karakter gelişimi yüzeysel ve inandırıcılığı gerçek dışı. Ahmet Kerim, daha çok bir romanın karakteri yerine, yazarın kendine mahlas olarak kullandığı, kendini arkasına gizlediği bir kukla görevi görmekten öteye gidemiyor, bu da yazarın hayatını okuyormuşsunuz hissiyatı utandırıyor ister istemez. Yan karakterler ise klişe ve tek boyutlu, koskoca kitapta üç boyutlu bir simaya rastlamak hele, hak getire. Sonuç olarak, bu kitap ilginç bir tarihi arka plana sahip olsa dahi, cılız karakter oluşumu, tekdüze anlatımı ve fazlaca öğretici tonu nedeniyle vasat bir anlatı olarak hatırlanmaktan kurtulamıyor.