Yine muazzam bir Panait Istrati kitabı... O'nun düşler evreninde huşu içinde geziniyorum. O kadar mutluyum ki O'nu ve eserlerini tanıdığıma! Panait'in Napoli'yle ilk karşılaşması Cevat Şakir'in Bodrum'la karşılaşmasını anımsattı bana. Ancak ne kadar güzel olursa olsun sefalet buradan uçarcasına kaçmasına sebep olmuş. Morina balığının 'proteini', domuz derisinin 'kolajen'i neyse de, bir koyun gibi ot yemek yazara çekilmez bir azap vermiş. Çünkü insan bedeni otta bulunan 'selülozu' sindiremez. Bağırsak yapımız bu konuda çaresizdir. Yazar bunun yerine, yiyince kusmak zorunda kaldığı 'kedi yahnisini' bile tercih eder. Bu arada iş o'na hileyle yedirilen kedi yahnisine geldiğinde Jonathan Safran Foer'in 'Hayvan Yemek' isimli kitabını anımsadım hemen. Aslında biyolojik açıdan kedi-köpek yemek, koyun ve domuz yemekten farksız. Hatta kedi ve köpekler katkısız oluşları açısından daha sağlıklı. Ancak benim de pek sevimli bir kedi dostum var ve kültürel kodlar sebebiyle ölsem onu yiyemem sanırım.
"...Rumca öğrenmek istediğim doğruydu, tıpkı bugün de yeryüzünün tüm dillerini öğrenmek istediğim gibi; ama şu ya da bu ulusun zararına olarak herhangi bir ulusu üstün tutmaya gelince, ömrümde böyle şey yapmadım: Ben dünyaya zaten karışık gelmişim..."
"...Her çocuk bir devrimcidir. Yaratılışın yasaları onunla tazelenir ve olgun insanların onlara karşı yükselttiği ahlak, önyargılar, hesaplar, pis çıkarlar gibi engelleri ayaklar altına alır. Çocuk, dünyanın başlangıcı ve sonudur; hayatı yalnız o anlar, çünkü hayata ayak uydurur; devrimler ancak çocukluğun saflığıyla yapıldığı zaman daha iyi günlerin geleceğine inanacağım..."
"...Ama umurumda değildi! Yumruklardan, tokatlardan korkmuyordum artık. Bir tek kaygım vardı: Kitabımı saklamak! Vaktiyle anamın dizine yasladığım gibi başımı sözlüğüme yaslayarak uyuyordum. Ertesi gün, pencereyi olabildiğince tıkayarak yeniden okumaya başlıyordum. Bu sınırsız sevincin bedensel etkisi hemen görüldü: Şişmanladım! Adalelerim taş gibi sertleşti, yanaklarımdan kan damlıyordu. İştahla yiyip içiyordum. Kirli tabaklar, bardaklar, tencereler, masalar, tahtalar, kapılar, pencereler benim için bir oyuncak olmuştu. Hiç de kin duymadığım küçük rakiplerim artık dövüşte benimle baş edemez olmuşlardı..."
"...Yaz. Bir cehennem sıcağı. Şerbetçi otu kümeleriyle süslü bahçe. Yük beygiri yorgunluğu. Kan ter içinde bir vücut. Kalpsiz müşterileri memnun etmek için, sırılsıklam gömleğimle buz gibi soğuk hruba’ya iniyor, yirmi yaş sularında bizi yakalayacak olan vereme zemin hazırlıyorduk..."
"... Ben Fransa’ya gitmek istiyordum, arkadaşım bunu doğru bulmuyordu, son defa olarak dedi ki: “Gitme oraya... Delilik etme... Üstüne titreyen bir annen var. Beraber bulunduğumuz sürece yine bir dereceye kadar iş su götürürdü: ben birkaç dil bilirim, hem senden daha açıkgözüm. Ama tek başına sen daha çok zahmet çekeceksin. Hem serseriler için toplama yurtları olan Batı onlara karşı, böyle şeyleri olmayan Doğu’dan daha merhametsizdir. Boş ver Marsilya’yı: o şehir bana ne kadar pahalıya mal olmuştur bir bilsen! Git memleketine, bir altın babasının budala kızıyla evlen, bir baltaya sap ol, keyfine bak. Ya düşler? diyeceksin... Ocağının başında bol bol düş kur. Öldüğün gün yüzünde daha az çizgi ulunur. Dinle beni Panait... Yaşanmış bütün düşlerin bilançosu felaketlerle kapanır. Böyle olması da yerindedir! Yoksa dünya düş kurucularla dolup taşardı. Haydi, dinle sözümü... Yarın Köstence vapuruna bineceğine söz ver bana..."
"... O andan itibaren gemi hareket edinceye kadar aşağı yukarı bir saat, hayatımın en acı, en öldürücü saniyelerini yaşadım. Bu işkenceye benzer bir şey bilmiyorum, ondan daha korkunç bir şey tasavvur edemiyorum, ne açlık, ne hapis, ne korkunç bir yara. Yalnız engel olunmuş cinsel arzunun azabı bu zalim kıvranışa benzetilebilir. Hayat, vücudunuzdan zerre zerre kopup ayrılarak göktaşları gibi sonsuzluğa doğru uçup gidiyor ve kanınızı, canınızı götürüyor beraberinde: Yaşama zevkini. Artık siz bir kemik yığınından, homurdanan, mızıldanan bir iskeletten başka bir şey değilsiniz. (Cinsel arzunun şiddeti ancak bu kadar güzel ve gerçekçi anlatılabilirdi. Panait harika bir yazar!)