Nezihe Muhiddin, daha önce ismini duyduğum ama kendisi hakkında yeterli fikir sahibi olmadığım biriydi. Bu kitap, benim için Nezihe Muhiddin’i ve onun verdiği mücadeleyi tanımam açısından bir ilk oldu. Dönemin kadın hareketinin nasıl geliştiğini, hangi söylemlerle ve hangi toplumsal ihtiyaçlardan doğduğunu; özellikle de siyasal gelişmelerle etkileşim içinde kendini hangi kimlikler üzerinden tanımladığını anlamak açısından önemliydi.
Nezihe Muhiddin’in dönemin gelişmelerini çok yakından takip eden, bunları çok iyi kavrayabilen ve cesurca dile getirmekten kaçınmayan güçlü bir karakter olduğunu düşünüyorum. Cumhuriyet tam anlamıyla kurulmadan önce Kadınlar Halk Fırkası’nı kurmaya çalışması ve kadınların siyasî hak taleplerini o dönemin politik gündemine taşımak istemesi, onun ne kadar ileri görüşlü ve aydın bir insan olduğunu gösteriyor.
Ancak o dönemin kendine özgü politik atmosferi içinde Nezihe Muhiddin’in hak ettiği karşılığı bulamadığını düşünüyorum. Ülke, yeni kurulmakta olan; kırılgan ve henüz kendine tam güveni olmayan bir rejimle yönetiliyordu. İç isyanlar yaşanıyor, İkinci Dünya Savaşı’nın çıkması an meselesi olarak görülüyordu. Halkın büyük bölümü eğitimsiz ve yoksuldu; aydın sınıfı ise henüz tam anlamıyla oluşmamıştı. Bundan dolayı, yazarın bazen bu koşulları yeterince değerlendirmeden taraflı yargılara vardığını da düşünüyorum. Ayrıca 1920’li ve 1930’lu yıllardaki insanlardan günümüzdeki gibi bir feminizm anlayışı beklemek doğru bir bakış açısı değil. O dönem, çeşitli siyasî fikirlerin tartışılabileceği ve ilgili kişi ile kurumların süreçlere katılabileceği sağlıklı bir demokratik ortamdan uzaktı.
Evet, yazarın bahsettiği gibi Cumhuriyet’in ilk dönemindeki rejimin —ve hatta o dönemin bazı kadın hakları savunucularının bile— Türk kadını söylemini “rejimle uyumlu ve rejimin kontrolü altında”, “çocuk kadın” ve “Türk kadınının görevinin çağdaş Türk vatandaşları yetiştirmek" olduğunun vurgulandığı bir çerçeve içinde tanımladığı doğru olabilir. Ya da kadın haklarına ilişkin devrimler tartışılırken ve hayata geçirilirken, yeterince kadın aydının veya bu konuda siyasî faaliyette bulunan kadın örgütlerinin sürece katılmasına müsaade edilmediği de doğrudur.
Yazarın ifade ettiği üzere, Kemalistlerin kadın haklarını Batı’ya karşı demokrasinin sembolik bir göstergesi olarak kullandığı yönündeki söyleme katılmıyorum. Ayrıca Atatürk ve eşi hakkında bir İngiliz gazetesinde çıkan dedikodu niteliğindeki bir haberin kitapta yer almasını son derece absürt ve alakasız buldum. O dönemin düşünce dünyası, toplumsal gelişmeleri ve insanların dünya algıları yeterince göz önünde bulundurulmadan değerlendirme yapıldığı izlenimi edindim.
Nezihe Muhiddin çok değerli ve çok aydın bir kadındır; o dönemki siyasi rejim tarafından gözden çıkarılmış, değeri bilinmemiş ve takdir görmemiştir. Ancak yazarın genel olarak “Kemalizm” hakkındaki kendi siyasi görüşlerini kitaba fazlasıyla yansıttığını düşünüyorum.