Bugüne kadar okuduğum herşeyden, tüm romanlardan, hikayelerden, şiirlerden, anlatılardan bambaşka bir şey. Çok kalpten, özlem dolu, insan sevgisiyle yoğunlaşmış nefis bir anlatı. Erzincan'ın kır hayatını, biraz biraz da o zamanların İstanbul'unu anlatıyor. Ermeniler, Kürtler, Kızılbaşlar, Türkler, Lazların zamanı. Bir hikayede, sadece bir ekim sabahını anlatıp, bu kadar akıcı, bu kadar gönül kabartıcı olunabilir mi?
Kendi yazınını şöyle betimliyor Mıntzuri: "Benimkisi rejyonalist bir edebiyat, gerçekçiliğin, realizmin bir başka türü. Bür yörenin insanı olarak, oraların örf ve adetlerini anlatıyorum. Eğer, Eğin'i, Armıdan'ı, Divriğ'i, Erzincan'ı, Arapkir'i, Çemişgezek'i anlatıyorsam, oraları yüceltmek için yapmıyorum bunu. Sadece o yöreleri adım adım bildiğim, iyi tanıdığım için yapıyorum. Eğer Muşlu, Konyalı, Trabzonlu olsaydım, Muş'u, Konya'yı, Trabzon'u, o yörelerin insanını anlatacaktım."
Kitabı okurken, siz de kendinizi Armıdan'lı hissedebilirsiniz; öylesine içine alıyor sizi. Çok ama çok beğendim.