Romanın çıkış noktası da kurgusu da oldukça ilginç aslında. Luanda’da yaşayan Félix Ventura kendi tabiriyle bir “şecereci”; insanların sahip olmadıkları geçmişleri onlara satan, bunun için aileler, atalar, meslekler ve anılar tasarlayan bir adam. İlginç yanı, hikayeyi anlatan kişinin Félix’in evinde yaşayan ve geçmişte insan olduğuna inanan Eulálio adlı bir geko olması -öğrenmenin yaşı yok, benim için yeni bilgi: geko, kertenkelenin az pırıltılı hali-. Félix’in yeni bir geçmiş hazırladığı müşterisi José Buchmann’ın zamanla kendisine hazırlanan geçmişin peşine düşmesiyle kurgu daha da karmaşıklaşıyor. Angela Lucia ve Angola’nın siyasi geçmişinden gelen Edmundo Barata dos Reis gibi karakterler de hikayeye eklenince bu sefer kişisel kimliklerle ülkenin, yani Angola’nın hafızası birbirine bağlanıyor. Böylece başlangıçta fantastik ve eğlenceli olan fikir, giderek geçmiş, kimlik ve hatırlama üzerine daha karanlık, masalımsı bir kabusa dönüşüyor.
Romanın özgün Portekizce adı O Vendedor de Passados, yani “Geçmiş Satıcısı” imiş. İngilizcede yazarın onayıyla The Book of Chameleons, Türkçede de Bukalemunlar Kitabı olarak çevrilmiş. Bence bu isim Félix’in yaptığı işten çok romanın daha geniş anlamına dönüşmüş, iyi de olmuş; kitaptaki değişen kimliklerin, uydurulan geçmişlerin ve koşullara göre kendini yeniden biçimlendiren insanların, anlatılan oyunun karşılığı olmuş.
“Bana, sanki gizli bir bilgi verirmiş gibi, ‘Sanırım benim yaptığım da edebiyatın ileri bir türü,’ dedi. ‘Entrikalar kuruyor, karakterler yaratıyorum. Ve bir kitaba hapsetmektense, onlara hayat veriyorum ve gerçeğin kucağına atıyorum."syf88
Félix başkalarına yeni geçmişler verirken, aslında insanın kendisini bir hikaye aracılığıyla yeniden yaratma arzusunu görünür kılıyor; özellikle kişisel ve toplumsal travmaların birbirine yakınlığını göstermesi başarılıydı. İnsanlar nasıl kendi geçmişlerini yeniden yazmak istiyorsa toplumlar da geçmişlerinin hangi bölümünü hatırlayacaklarına, hangisini unutacaklarına karar vermeye çalışabiliyor. Agualusa bunu kendi ülkesinin sömürgecilik, bağımsızlık ve iç savaşlarla şekillenmiş yakın tarihini de içine katarak parçalı, düşsel ve bazen şiirsel bir anlatımla yapmış.
Aslında kitabı beğendim ama çok güzel bir fikrin tam olamamış hali gibi de biraz. Kısa bölümler, rüyalar, anılar, fotoğraflar, uydurulmuş biyografiler ve gerçek tarih iç içe. Klasik bir olay örgüsü zaten yok; birbirine yavaş yavaş bağlanan hikâyelerde de son kısmı biraz zorlama geldi aslında. Ama yine de Bukalemunlar Kitabı, kimliğin ne kadar değişken olduğunu anlatırken insanın geçmişinden tamamen kurtulup kurtulamayacağını da açıkta bırakan; gerçek, hafıza, hayal ve kurmaca arasındaki sınırları birbirine karıştıran tuhaf ve felsefi bir roman. Üç verilmez ama dörtlük mü o da tartışılır bende.
“Gerçek acı ve kusurludur,” derdi. “Öyledir işte. Gerçeği rüyalardan böyle ayırt edebiliriz. Bir şeyi kesinlikle çok hoş bulduğumuz zaman, rüyadan başka bir şey olamayacağını düşünür ve rüya görmediğimizden emin olmak için kendimizi çimdikleriz. Canımız acırsa, rüya görmüyoruz demektir. Gerçek, bize rüya gibi gelen anlarda bile, bizi incitebilir. Dünyada var olan her şeyi, bazen çok daha sahici renklerle ve gerçekten var olan şeylere özgü acı olmadan, kitaplarda bulabilirsin. Hayatla kitaplar arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsan, oğlum, kitapları seçmelisin.” syf119
Herkese keyifli okumalar.
"Size olasılıksız bir hikâye anlatacağım. Bana inanmayacağınızı bildiğim için size anlatacağım. Bu olasılıksız hikâyeyi, yani hayatımın hikâyesini, başka bir hikâyeyle, basit ve sağlam bir hikâyeyle değiş tokuş etmek istiyorum. Sıradan bir adamın hikâyesiyle. Ben size imkânsız gerçeği vereceğim, siz de bana bayağı ve inanılır bir yalan vereceksiniz, tamam mı?"
syf210
"Gerçek olanaksızdır."
Şimşek gibi seri bir gülümse.
"Yalanlar," diye açıkladı. "Her yerdeler. Doğa bile yalan söylüyor. Mesela kamuflaj yalan değilse nedir? Bukalemun zavallı bir kelebeği kandırmak için yaprak kılığına bürünüyor. Ona, Endişelenme, hayatım, sadece rüzgarla usul usul salla-nan bir yaprak olduğumu göremiyor musun yoksa? diyerek yalan söylüyor. Sonra dilini bir saniye içinde, altmış santimet-reye fırlatıyor ve onu yiyor."syf154
"Ben yetenekli bir yalancıyım," diye bağırdı. "Yalan söylemekten keyif alıyorum. Edebiyat, gerçek bir yalancının sosyal anlamda kabul görmesi için tek şansıdır."
Sonra, daha makul bir tavırla sesini alçaltarak-diktatörlükle demokrasi arasındaki esas farkın birincisinde adece tek bir gerçeğin-iktidar tarafından dayatılan gerçeğin-var olması olduğunu, özgür ülkelerde ise her insanın olaylarla ilgili kendi versiyonunu savunma hakkına sahip olduğunu ekledi. Gerçek, dedi, bir batıl inançtır. O yani Félix- bu fikirden etkilenmişti.
Bana, sanki gizli bir bilgi verirmiş gibi, "Sanırım benim yaptığım da edebiyatın ileri bir türü," dedi. "Entrikalar kuruyor, karakterler yaratıyorum. Ve bir kitaba hapsetmektense, onlara hayat veriyorum ve gerçeğin kucağına atıyorum."syf88
"Hayatın bizlerden merhametli davranmamızı beklediğini mi düşünüyorsunuz? Hiç sanmam. Hayat bizden kutlamamızı bekler. Balığa dönelim; bu balığın yerinde olsaydınız, sizi hü-zünle mi, neşe içinde mi yememi tercih ederdiniz?"syf49
Bazen aklıma kime ait olduğunu bile bilmediğim, belki de hayal gücümün bir ürünü olan mutsuz bir deyiş gelir. Belki bir fadonun (Portekiz halk şarkısı) nakaratıdır, ya da bir tango. Veya çocukken işittiğim eski bir samba.
"Günahların en kötüsü aşık olmamaktır."
Hayatımda sayısız kadın oldu ama korkarım hiçbirini sev-medim. Yani tutkuyla demek istiyorum. Doğanın talep ettiği şekilde sevmedim. Bunu düşünmek beni ürkütüyor. Duru-mum -ki buna inanmak benim için işkenceden farksız- bana bir tür ironik ceza gibi geliyor. Bir ceza ya da sadece özensiz bir hata...syf45
İçinde, derinlerde bir şeyler -bir metamorfozun güçlü doğasına sahip bir şeyler- oluyor. Ve belki de, tıpkı krizalidlerde görüldüğü gibi, enzimlerin gizli kalmış vızıltısı, organlarını yiyip bitiriyor. Bana hepimizin sürekli bir değişim halinde olduğumuzu söyleyebilirsiniz elbette. Bu doğru; ben de dünkü ben değilim. Bana dair değişmeyen tek bir şey var: Geçmişim; bir insan bedeninde yaşadığım günlerin anıları. Geçmiş genelde durağan bir şeydir; güzel ya da korkunç, her zaman oradadır. Ve sonsuza dek orada kalacaktır.
(En azından, Félix Ventura'yla tanışana kadar öyle olduğuna inanıyordum.)
Yaşlandıkça, kesinlikle emin olduğumuz tek şey, yakın za-manda daha da yaşlanacağımız bilgisi oluyor.syf72
kitap hiç de fena çıkmadı; son sayfaya kadar okumaya devam ettim. O zamana kadar yağmur başlamıştı. Sanki yağmur değil de, gece yağıyordu; ya da kendimi daha açık ifade etmem gerekirse, gökyüzünden düşen, yıldızların içinde seyrettiği uykulu, siyah okyanustan kopan parçalardı. Yıldızların da düşmeye başlamasını ve büyük bir gürültü ve ışıkla pencerede patlamalarını bekledim, durdum. Ama düşmediler. Işıkları söndürdüm. Silahı kafama dayadım,
ve uyuyakaldım.syf83
Gerçekten de bir ruh ve hayal eksikliği çekiyor olabilir miydi? Buna şiddetle reddediyordum. Daha önce onun kadar hayat dolu birisiyle hiç karşılaşmadım. İçinde ve çevresinde bir değil, birkaç hayat barındırır gibi bir hali vardı. Félix bana büyük bir dikkatle baktı.
"Bunu sorduğum için beni bağışla ama adını öğrenebilir miyim?"
"Adım yok," derken samimiydim. "Ben şu gekoyum."
"Çok saçma. Hiç kimse geko olamaz."
"Haklısın! Kimse geko değildir. Ve sen? Senin gerçek adın Félix Ventura mı?"
Soruın onu gücendirmişe benziyordu. Banka uzandı; göz-leri göğün inanılmaz derinliklerinde kayboldu. Bir an içine atlamasından korktum. Bulunduğumuz yeri bilmiyordum.
Önceki hayatımda buraya geldiğimi hiç hatırlamıyordum. Arkamızda, kum tepelerinin arasından heybetli kaktüsler yükseliyordu; onlarda denizin duru parlaklığı karşısında ser-semlemiş gibiydiler. Tam başımızın üstünde, gökyüzünde, bir flamingo sürüsü coşkun bir dinginlikle, süzülüyordu. Bunun aslında bir rüya olduğundan ancak o zaman tam olarak emin oldum. Félix yavaşça bana döndü, gözleri nemliydi.
"Bu delilik mi?"
Ona nasıl cevap vereceğini bilemedim.syf102
Gerçek acı ve kusurludur," derdi. "Öyledir işte. Gerçeği rüyalardan böyle ayırt edebiliriz. Bir şeyi kesinlikle çok hoş bulduğumuz zaman, rüyadan başka bir şey olamayacağım dü-şünür ve rüya görmediğimizden emin olmak için kendimizi çimdikleriz. Canımız acırsa, rüya görmüyoruz demektir. Ger-çek, bize rüya gibi gelen anlarda bile, bizi incitebilir. Dünyada var olan her şeyi, bazen çok daha sahici renklerle ve gerçek-ten var olan şeylere özgü acı olmadan, kitaplarda bulabilirsin. Hayatla kitaplar arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsan, oğlum, kitapları seçmelisin."syf119