Bir asırdan beri memleketimizin başta gelen derdi medeniyet meselesidir. Geçmişte büyüklüğü dünyaca bilinen Türk milletinin medeni varlığa sahip olmadığını önce Batı'yı tanıyanlar ortaya attı. Tanzimatla başlayan Batı münasebetleri, birçok nesillerin gözünü kamaştırdı. Aydınlar, Batı'nın yükselişindeki sırrı aramaya koyuldular ve bu araştırmayı yaparken farkında olmadan kendi iç dünyalarını Batı'nın içinde buldular. Birbiri ardısıra birkaç nesil "Avrupa'ya benzemek için ne yapalım?", "Garplılaşma nasıl olmalı?" diye uzun zaman sayıkladılar. O nesilleri Batı taklitçiliğine, hem de ruhları duymadan sürükleyen kuvvet, başlangıç noktasında bağlandıkları aşağılık duygusu olmuştur. Bu duygunun kendi içimize aktıtığı zehir, bizi küçülttükçe küçülttü. Böyle bir içten yıkılış faciasının karşısına dikilen muhafazakar zümre, Batı taklitçiliğini protesto ederken sade taassubunu kullandı. Onlar için mesele, sadece Batı'ya benzememek davasıydı. Milli varlığımız hakkında bir fikirleri yoktu. Inkılapçılar, örflerle kıyafet değiştirmede kurtuluşumuzun sırrını aramak gibi gülünç bir davaya kendilerini kaptırırlarken, muhafazakarlar; eski hayat şekillerine sımsıkı bağlanmadı felah ümidi buldular. Her iki tarafın gafil olduğu şey, kendi milli kültürümüzü yoğurmanın lüzumlu oluşudur. Hakikatte, bin yıllık tarihimiz içinde ortaya konmuş olan Anadolu müslüman Türk kültürünü, örfleri, folkloru, edebiyatı ve güzel sanatlarıyle, tasavvufu ve tarikatlarının felsefesiyle, İslami ahlakıyle bir potada yoğurmak, davanın esasını teşkil ediyordu.
Nurettin Topçu baba tarafından Erzurumludur. Ailesi Topçuzâdeler diye tanınır. Dedesi Osman Efendi, Erzurum'un Ruslar tarafından işgali sırasında Türk ordusunda topçuluk etmiş; bu lâkap oradan kalmıştır. Babası Topçuzâde Ahmet Efendi ailenin tek evladıdır. Hayvan ticareti yapmak üzere İstanbul'a göçmüştür.
Nurettin Topçu altı yaşında Bezmiâlem Valide Sultan Mektebi'nin ana kısmına yazılır. Burayı bitirdikten sonra Büyük Reşit Paşa Numune Mektebi'ne verilir. Mektebi birincilikle bitirir. Babası Ahmet Efendi Çemberlitaş'ta kasap dükkânı işletmeye başlamıştır. Bu sıralarda sakin, biraz içe dönük bir mizaca sahiptir. Küçük bir sandıkta kitap ve gazete biriktirmek merakı vardır. İmlâ öğretmeni Nafiz Bey, Topçu'nun hayatı boyunca sürecek Mehmet Âkif sevgisini uyandıracaktır.
İstanbul Erkek Lisesi'nden mezun olan Topçu, kendi kendine Avrupa'ya tahsil imtihanlarına girer ve 1928'de kazanır. Hamdi Akverdi, Vehbi Eralp, Ziya Somar gibi şahıslarla birlikte burslu olarak Fransa'ya gider. Daha önce giden Remzi Oğuz Arık, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Cevdet Perin, Bedrettin Tuncer Paris'tedirler. Daha sonra bu şahıslarla, bilhassa Remzi Oğuz ve Ziyaeddin Fahri ile görüşmeleri olacaktır. Topçu önce Bordo Lisesi'ne nakledilir. İlk yazı denemelerini burada kaleme alır ve üye olduğu Sosyoloji Cemiyeti'ne gönderir. Moris Blondel'i bu lise döneminde tanır. Daha sonra mektuplaşırlar. Burada psikoloji sertifikasını verir. İki sene sonra Strazbourg'a geçer. Üniversitede felsefe tahsil eder. Ahlâk kurlarını tamamlar, sanat tarihi lisansı yapar.
Nurettin Topçu Fransa'da Ruhiyat ve bediiyat, Umumî felsefe ve mantık, Muasır sanat tarihi, İçtimaiyat ve ahlâk, ilk zaman sanat ve arkeolojisi dallarından lisans aldı. Yazları İstanbul'a gelip gitmektedir. 1931'de ağabeyi Hayrettin Topçu'yu yanına alır. Topçu'nun Avrupa'daki hayatı okul, ev, kütüphane çerçevesi içinde geçer. Ancak hafta tatillerinde derneklerin tertip ettikleri toplantılara gider. Aynı toplantılarda Samet Ağaoğlu, Ömer Lütfi Barkan, Besim Darkot gibi zatlar da bulunmaktadırlar. Topçu bu arada Tasavvuf tarihçisi Luis Massignon ile tanışır. Dr.Adnan Adıvar'ın Türkçe dersi verdiği Masignon'a daha sonra bu dersi Topçu verir. Strazbourg'da doktorasını hazırlayan Topçu, Sorbon'a gider, doktorasını verir: "Conformisme et révolte". Bu üniversitede felsefe doktorası veren ilk Türk öğrencisidir. Bu tez 1934 yılında Paris'te kitap halinde yayınlanır. 1990 yılında da tıpkı baskısı Kültür Bakanlığı'nca Ankara'da yapılır. "Bergson" konusunda doçentlik tezi hazırladı, fakat kadroya geçemeyince bu tez kitap halinde basılarak yayımlandı. 1934'de Türkiye'ye döner. Galatasaray Lisesi'nde 1935'de felsefe öğretmeni olarak görev alır.
Hüseyin Avni Ulaş ailenin baba dostudur. Çemberlitaş'taki eve sık sık gelir gider. Topçu küçük yaştan beri bu zatın tesiri altında kalmıştır. Yurda döndükten sonra Ulaş'ın kızı Fethiye Hanım'la evlenir. Düğün gününün akşamı İzmir Atatürk Lisesi'ne tayin emri gelir. Nurettin Topçu Hareket Dergisi'ni İzmir'de bulunduğu 1939 yıllarında yayımlamaya başlar. Dergi İstanbul'da basılır. Bu arada eşinden ayrılır. Hareket'te yayınlanan "Çalgıcılar yine toplandı" isimli yazıdan dolayı açılan soruşturma üzerine Denizli'ye sürgün edilir. Denizli'de bulunduğu yıllarda Said-i Nursi ile tanışır, o sırada yapılan mahkemelerini takip eder. Daha sonra Haydarpaşa Lisesi'ne tayin edilir. Bir müddet sonra da Vefa Lisesi'ne geçer.
Çocukluk arkadaşı Sırrı Bey vasıtayısla devrin manevi büyüklerinden Hasib Efendi ve Abdülaziz Efendi ile tanışan Topçu, bu kişilerden hayatı boyu sürecek etkiler alır, Nakşîbendi şeyhî Abdûlaziz Bekkine Efendi'ye intisab eder. Topçu, Celâl Ökten'den de İslâmî ilimler alır.
Faaliyetlerini Türk Kültür Ocağı, Türk Milliyetçiler Cemiyeti, Milliyetçiler Derneği ve Türkiye Milliyetçiler Derneği'nde sürdürdü. Son olarak İstanbul Erkek Lisesi'ne tayin olunan Topçu buradaki görevinden 1974 yılında yaş haddinden emekli oldu.
Dertli bir adam. Sorbonda felsefe üzerine doktora yapan ilk Türk. Tam bir düşünce adamı.
Batıya gidip eğitim alıp memlekete dönen bazı kişiler hakkındaki gözlemi şöyle:
"Avrupa'dan dönen ve hareket iktidarlarını tamamen kaybetmiş olan bunak ruhlu genç, 'bizde eksik olan ilimdir' der; ilmin ne kaynağını, ne de gayesini bilmeyen ilimcilik dininin vaizi kesilir." (s. 63)
Aynı gözlemde şahsen ben de defalarca bulundum. Bilimin ne olduğunu dahi öğrenememiş kişilerden çokça "akıl ve bilim ışığında yürümek" vaazları dinledim.
Hayatın manası hakkında söyledikleri ise beni hem düşündürdü hem de içimi ısıttı:
"Bu elem dolu hayatı yaşanmış olmaya değerli kılan, bu fani yolculuğun her adımında yeni bir neşveye ulaşabilmektir." (s. 97)
Nihayetinde yaratılış gayemiz Yüce Yaratıcının varlığına ve eserlerine şahit olup bundan neşe duymak değil mi? ❤️
Cumhuriyet dönemi diktatöryel eğitim sistemini eleştirirken şöyle diyor:
"Bugün ilk mektep hocası otomat bir varlık olmuştur. Karşısında müphem heyecanlar ve rüyalarla açılan masum ruhlara elindeki klişeleri gösterir, 'işte bu ıspanak bu da patlıcandır' der, hepsi birden tekrar ederler; 'bu büyüğümüz bu da hain-i vatandır' der, masum ağızların hepsi birden amin derler..." (s. 134)
Selamete giden yol için tavsiyesi:
"İthamlardan ziyade iş yapmak zorundayız." (s. 145)
Oturup uzun uzun düşünmek ve istişare etmek lazım: iş yapmak ne demek ve nasıl iş yapabiliriz?
İnsanların çoğunluğu hakkında söylediği şu söze katılmadan edemiyorum:
"Şüphesiz insanların büyük çoğunluğu zevki için yaşamaktadır." (s. 180)
Din bizi hangi sırra ulaştırıyor?
"Eflatun'un felsefede bulduğu 'ölmesini bilmek' sırrı dinin ulaştırdığı hayat hikmetidir." (s. 187)
Son olarak sanayileşme sonucu hayatımızı tutsak eden modernitenin panzehri olarak şu üç şeyi sunuyor: tabiat, maneviyat, ve kültür.
Topçu ile tanıştığıma gerçekten çok memnun oldum. Böylesi hassas bir ruhun bu dünyadan gelip geçmesi mutluluk verici. 50'lerden 70'lere kadar yazdığı makalelerin değerlendiği bu kitap çok değerli. Bazı ifadeleri çok çarpıcı olmasına rağmen genel olarak okuması zor bir kitaptı. Fakat okuduğum için mutluyum ve herkese tavsiye ederim.
Herkesin okuması gereken nadir kitaplardan biri. Batılılaşma, taklit etme, medenileşme, kültürümüz ve irfanımız üzerine yazılmış bir kitap. Medenileşme yolunda ayağımıza takılan taşları ve saptığımız yanlış yolları bize göstermiş.
The primary concern of our country for a century has been the issue of civilization. Those who knew the West first put forward that the Turkish nation, whose greatness was known worldwide in the past, did not have a civilized existence. Western relations that started with the Tanzimat dazzled many generations.
(...) Several generations in a row asked "What should we do to resemble Europe?", "What should Westernization be like?" They talked for a long time. (..) Standing against such a tragedy of internal collapse, the conservative group used simple bigotry while protesting against Western imitation. For them, it was just a matter of not being like the West.
They had no idea about our national existence. While the revolutionists were caught up in the ridiculous cause of searching for the secret of our salvation in changing clothes with customs, the conservatives; They found hope of success in clinging tightly to their old ways of life. What both sides are unaware of is the necessity of shaping our own national culture.
In fact, the essence of the cause was to knead the Anatolian Muslim Turkish culture, with its customs, folklore, literature and fine arts, Sufism and the philosophy of its sects, and Islamic morality, which had been established throughout our thousand-year history.
An excerpt:
First of all, universities are the idealists of the society in which they are embodied. They are the cultural center of a nation and the source of the nation's culture. What comes to mind with the word culture is not just information. Emotions and value judgments are also included in the expression of the word culture. That is to say, the culture of a nation consists of its general emotions that react to events and the value judgments it has created throughout its history. These value provisions, in the form of beliefs, flow to the nation's university from hundreds of life veins in its chest. The culture of the nation is collected, centralized and processed at its university.