"Şurda burda rastladığım tanıdıklar 'Nerde oturuyorsunuz?' diye sorduklarında artık kem küm etmiyorum. Kısa ve kesin: 'Küçük Türkiye'de' diyorum." Damla Damla Günler'de, yaşadığı 'adres'i böyle aktarıyor Adalet Ağaoğlu. Hakikaten 'Küçük Türkiye'nin gözlem gücü derin bir tanığıdır o. Anlattığı insanlar, 'Küçük Türkiye' haritasının yapıtaşlarıdır ve bir araya gelerek 'Büyük Türkiye'yi oluştururlar. Bu insanların hepsini gayet iyi tanıyoruz aslında. Onlar, bu toprakların, bu coğrafyanın, bu tarihin ve bu yurttaşlık bilgisinin ürünüdürler.
Sürekli 'gerilim' içinde yaşayan, 'gerilim'i bir tür hayat felsefesi haline getiren, 'gerilim'den beslenen bir ülke burası. Bu açıdan bakıldığında, 'Yüksek Gerilim'de yer alan hikâyeler yüzümüze tutulan bir aynadır elbette. O aynaya yansıyan görüntünün rahatsız edici olması, tedirginlik vermesi, kuşku ve korkuyu beslemesi, bu nedenle son derece doğal. Çünkü, görülen her manzara, biraz da bakanın eseridir.
Ayrıca, büyük yazarlar, okuyucularında yarattıkları tedirginlikle ayrılmazlar mı diğerlerinden?
Adalet Ağaoğlu, a writer born in Nallıhan in 1929, graduated from Ankara University's Faculty of Language and History-Geography, Department of French Language and Literature in 1950. Subsequently, she joined Ankara Radio in 1951, where she worked as a dramaturg, radio theater director, and program specialist following the establishment of TRT. He departed from his post in 1970, having served as the head of the Radio Department. Ağaoğlu's foray into poetry commenced with the publication of her work in the 1948 and 1949 issues of Kaynak magazine. She subsequently made her theatrical debut with the play "Bir Piyes Yazalım" (Let's Write a Play), which was staged in Ankara in 1953 and co-authored with a colleague. The initial work of fiction by Adalet Ağaoğlu was the 1973 novel Ölmeye Yatmak.
Kitap 12 Mart dönemini hapishane, işkence, eski-yeni, sınıf başlıkları üzerinden anlatan öykülerden oluşuyor. Bunu çocuk diyalogları, mahalle hayatı, çiftlerin ilişkileri üzerinden yaparken de dönemin Türkiye'sinin başarılı bir izlencesini vermiş. Bu dönemi konu alan çok fazla anlatı olmaması kitabı daha da kıymetli kılıyor. Kitapta Adalet Ağaoğlu'nun sade Türkçesinin, üslubun gücünü ve okura çok daha fazlasını vaad edebileceğini bir kez daha görmüş oldum. Fakat bana Ağaoğlu'nun uyandırdığı şey biraz, bu öykülerin toplumcu-gerçekçi etkiyle bir hizmet-mesaj kaygısıyla çok uzun mesailer harcanmadan yazılmış olduğu oldu. Bu da kitabı yer yer düşürmüş, yani karşımızda çok iyi bir üslup, çok güzel bir dil, iyi işlenen konular, temalar var; fakat buradan çıkan öyküler ne yazık ki harikulade değiller. Belki de Ağaoğlu bu kadar fazla eser vermeseydi okurun karşısına çok daha yetkin ve daha da büyük anlatılarla çıkardı, kitap bende böyle bir soru uyandırdı, kim bilir. Kitapta hoşlanmadığım şeylerden biri ise şu oldu, yazar tam öyküyü bir soruyla bitirecekken modernist edebiyatçılığından vazgeçemeyip yine hocamız olup kendi sorusunun yanıtını yine kendisi veriyor. Halbuki cevap hakkını okura saklayıp daha geniş bir alan açabilirdi.
Ağaoğlu’nun duru bir Türkçesi var. Bir hikayede fazlasıyla yerel ağız kullanılması bana abartı gelse de akıcı bir anlatımı vardı genel olarak. Dönemini yumuşak bir dille eleştiriyor. Öyküler dönemi anlamak için en iyi yol.
Kitaptaki doğa ve toplum tasvirleri zaman zaman büyüleyici bir gerçeklik sunuyor okuyucuya. Fakat okurken bir noktadan sonra yazarın asıl niyetinin tek bir anlatılamayanı, kabullenilenemeyeni kağıda düşmek olduğunu görüyorsunuz. Bir şeyler anlatıyor hikayeler ama aslında dertleri eninde sonunda izini okuyacağımız tek bir travma.
Kaybolmuşluk hissi altında bir kaçınılan (kaçınılmaya çalışılan) her hikayede var. Lakin bu kaçış, ahlaki ve vicdani açıdan bir iç mahkemede tutuluyor sürekli. Unutmaya el vermiyor ahlaki bir şeyler.
Anlatım gücü açısından yazarın potansiyelini yansıtan bir eser olmuş. Fakat hikayeler birbirinden farklı değil; hepsinin asıl cümlesi aynı duyguyu/düşünceyi yazıyor. Zengin bir içerik barındırdığını söylemek mümkün değil bu açıdan; fakat yazarın böyle bir amaç gütmediği de aşikar.
Beklediğimden daha iyi bir kitaptı. Yazarın üslubu, konuları işleyiş biçimi ve o zamanın şartlarını çeşitli insanlar üzerinden anlatması hoşuma gitti. Ayrıca yüksek gerilim ya da duvar gibi nesnelerle devlete yaptığı dokundurmalar da gerçekten iyiydi. Bir tek hoşuma gitmeyen şey insanların tek boyutlu olarak işlenmesiydi.
This entire review has been hidden because of spoilers.