İşinde, bodrumdaki odasında, üzerinde yükselen bütün katların ağırlığını duyuyor, boğulacağını sanıyordu. Üst katlarda odası olmayacaktı hiçbir zaman. Hayri Bey emekliye ayrıldıktan sonra onun yerine geçebilirdi, o kadar. Belki de ömrü boyunca bodrum katından çıkamayacaktı. (...) Küçük insan olarak yakaladığı ve seve seve yetinebileceği küçük yaşama sevinçlerini, Hayri Bey gibiler kirletecek; üst derecedekiler de, aslında gereksindikleri, benimsemeye, hiç değilse varlığını duymaya can attıkları olağan duyarlılıkları –ayrıcalıklarını küçümsemeyle pekiştirebildikleri için– horlayacaklardı. Kimseler sevinmesine izin vermeyecekti.
Bozkır Çiçekleri’nde, yalnızlığı seçmediği halde umarsızca yalnız kalan kahramanlarıyla 70’li yılların Ankarası’nı adımlıyor Selçuk Baran: Yolları bozkırın ortasında kesişen Seyfi’nin, Nurten’in ve Müfit’in gözünden, yer yer umutlu, yer yer coşkulu ama çokça hüzünlü bir resim çiziyor.
Selçuk Baran (Ankara, 7 Mart 1933 – 4 Kasım 1999) Ankara Kız Lisesi’ni ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni üstün derecelerle bitirdi. Aynı fakültenin Banka ve Ticaret Hukuku Enstitüsü’nde kurs müdürlüğü yaptı (1958-68). 1995’ten sonra bu enstitünün yayın müdürüydü. 1987-93 yıllarında TRT İstanbul Radyosu’nda radyo oyunları yazdı. “Türkân Hanım” adlı oyunu Devlet Tiyatrosu’nda sahnelendi. İlk öyküsü (Çocuğun Biri) 1968’de Yeditepe dergisinde çıktı. Yalnızlık ve umutsuzlukla örülü öykülerinde düşsel, şiirli bir hava yarattı. Behçet Necatigil “Keskin, belirgin çizgilerden kaçınarak, dikkat isteyen, belirsiz yaşantı parçalarını birleştiriyor; çağrışım ve yorumlara açılma gücü için okuyucudan katkılar bekleyen bir ‘iç hayat’ görünümleri çiziyor” saptamasında bulundu. Selçuk Baran’dan kalan günlük, mektup ve yayımlanmamış yazıları yakın dostu Ülkü Uluırmak derledi: Haziran’dan Kasım’a (2007).Haziran ile 1973 TDK Öykü Ödülü’nü kazandı; Bir Solgun Adam ile 1974 Milliyet Yayınları Roman Yarışması’nda mansiyon aldı; Anaların Hakkı ile 1978 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı Adnan Özyalçıner’le paylaştı; Bozkır Çiçekleri ile 1979 Milliyet Yayınları Roman Yarışması’nda mansiyon aldı.
Bu kitapla ilgili ne yazsam bilemiyorum, yıllarca böyle bir kalemin varlığından haberimin olmayışına mı üzülsem yoksa kendisinin edebiyata ve yazmaya küstürülmüş olmasına mı bilmiyorum. 3 karakterin bir birleriyle karşılaşmaları sonrası büyüme, değişim hikayesi aslında anlatılan ve 1970ler Ankara'sında bugün her yerin betonla kaplandığı Ayrancı, Dikmen ve Keklik dolaylarında gezinen karakterlerle birlikte siz de o yılların sokaklarını gezmek istiyorsunuz. Benim için Ankara kitapları hep 2 puan önde başlıyor ancak bu kitabın önde başlamasına da gerek yoktu zaten. Bir de Bozkır Çiçekleri 1979 Milliyet Yayınları Roman Yarışması'nda mansiyon ödülü almış, yarışmanın erkeklerden oluşan jüri üyelerinin ödülü yine iki erkek yazar arasında paylaştırıp Selçuk hanımı yazmaya küstürmesi ise kadın yazarların ülke edebiyatında yer edinebilme konusunda karşılaştıkları zorluğa da örnek olmuş bence. Diğer kitaplarını da alıp okumak için sabırsızlanıyorum
Uzun zamandır okumak istediğim baskısını bulamadığım. zaman bulamadığı,bütçe ayıramadığım gibi bir dolu ipe sapa gelmez bahane ürettiğim bir yazar Selçuk Baran. Ah benim eşşek kafam nasıl bir hazineden mahrum bıraktım kendimi.Kitaplarından sadece birini okuyarak bile bunu söyleyebilirim o derece pişmanım. Külliyatına Bozkır Çiçekleri ile başladım, devamı gelecek ama edebiyatımızdan böylesi yalın böylesi duru ve böylesi keyifli bir kalem geçmiş olması çok büyük bir şans.
Karakterlerin birbirine adeta bir yapboz parçası gibi birleşmesini mi övsem diyalogların akışını mı işlenen konunun zamana meydan okumasını mı okuru üzmeyen o temposunu mu bilemiyorum.
Ben eteğimde iki cadı ile birkaç saatte bitirdim dura düşüne, öyle bir okuru çekme gücü var. Ha bununla birlikte bu kitaba dahil olamayan, karakterleriyle empati kuramayan okur arkadaşlarım da yok değil ama ne derler bilirsiniz her kitabın bir okunma zamanı vardır, bence zamanı değildi onlar için.
Kendinizi kah Seyfi'nin uçarı ve saf gençliğinde kah Nurten 'in kendini her daim adamaya razı ve hazır arayışında bulacaksınız bazen gülüp bazen hüzünlendirecek satırlar, hayat gibi ama bence hayattan çok daha sade bir şekilde.
Selçuk Baran'la tanışma kitabım oldu Bozkır Çiçekleri ve bu kısa sayılabilecek romanı epey sevdim ben. Dili duru ve içten, 40 küsur sene önce yazılmış olmasına rağmen karakterler ve öykü hala güncel. Diyalogların iyi yazılmış olması bir yana karakterlerin iç dünyası da okura iyi aktarılmış bence. Gerçi Müfit ve Seyfi'yi etraflıca tanıyoruz ama Nurten'in de geçmişi hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak isterdim, özellikle hikayeye girdiği ilk sayfalarda Nurten'in kararları arkasındaki motivasyonu anlamak biraz zor. En azından kitabın sonu her şeyi çok güzel toparlıyor.
Geçmişte olduğu gibi şimdi de Selçuk Baran'ın değeri bilinmiyor ne yazık ki. Kısa bir zaman dilimi içinde bütün külliyatını okumayı hedefliyorum.
okuduğum ikinci selçuk baran romanı. bitirdiğim andan beri selçuk baran okumayı bu kadar kısa sürede sevdiren şeyleri sıralıyorum içimden. ilki elbette çok yalın bir dille yazıyor oluşu. yani yalın kelimesinin kendisi bile çok afili kalıyor. işte, o biçimde bir yalınlık. bu cepte. ikincisini açıklamaya çalışacağım şimdi. benim için selçuk baran'ı başarılı kılan şeylerden biri de hikâyeleri birleştirme biçiminin neredeyse kusursuz oluşu. iki insanın hayatı kesişmiyor/çarpışmıyor da birbirlerinin içine akıyor, birden karışıveriyorlar sanki. aynı şeyi yenişehir'de bir öğle vakti'ni okurken sevgi soysal için de söylemiştim. ikisinin aynı yıllarda, aynı şehirde yaşamış ve yazmış olmasının bir sonucu olabilir mi diye de düşündüm sık sık. bilemiyorum tabii. üçüncüsü küçük yaşamları anlatmasına rağmen okuru gündelik yaşamın hayhuyundan uzak tutmayı, daha doğrusu o hayhuyun çıldırtıcı tekdüzeliğini duyurmadan içeriye, çoğu zaman karanlık, tenha ve sessiz olan yerlere bakmayı mümkün kılması. üstelik bunu kahramanlarının kendileriyle, birbirleriyle ve hayatla olan çatışmalarının üzerini örtmeden, okuru meraktan kıvrandırmak isteyenler gibi dolambaçlı yollara sokmadan, öylece yapıveriyor. böylece o yaşamlara çok yakından bakma ve anlama fırsatı sunuyor. tanıdık birine rastlamış gibi oluyorsunuz ama tadınız kaçmıyor. o rastlantı size unuttuğunuz bir şeyi hatırlatıyor mutlaka. hüzünlü bir yanı var bunun. ama selçuk baran ne okuru ne karakterleri, hisleri süsleyip püsleyerek hırpalayan biri. bu bana hem onlara hem bize saygı duyduğunu/duymuş olduğunu düşündürüyor. hüznü işleme biçimi de bunun bir işareti sayılabilir. her yere boca etmiyor, elimize tutuşturmaya çalışmıyor, bulduğu tüm boşluklara iliştirmeyi denemiyor. hüzün her şeyin bir parçası olarak var zaten. altının çizilmesine ihtiyaç duymadan orada, ortada duruyor. dağıldı dağılacak bir sis gibi. hem önünü görüyorsun hem her şeyin rengi biraz soluklaşıp gözlerini acıtmaz oluyor. sonuncusu da büyük ve beklenmedik sonlara yer bırakmayışı. kitapların dışındaki yaşamda olduğu gibi. bir şeylerin bittiği ya da başladığı anların farkına bile varmıyoruz çoğu zaman. selçuk baran kendine ve bize çok yakından bakmış olmalı. iyi ki öyle yapmış ve gördüklerini saklamamış. bir iyi ki daha bırakıyorum buraya. o da emre için. çünkü bana bu kitabı o hediye etti.
Bozkır Çiçekleri, öykülerini okuyup hayran olduğum Selçuk Baran’ın üç romanından biri. 1970’ler Ankara’sında yolları kesişen üç insanın odağa alındığı romanda köy/kent, geleneksel/modern gibi ikilikler, kadın erkek ilişkileri ve varoluş sancıları üzerinden anlatılıyor. Romanın genelinde hayata dair bir sürü gözlem var; yalnızlık, hayatın anlamı, insanın amacı vs. gibi onlarca soru ele alınıyor karakterler tarafından. Hatta yer yer yabancılaşacak kadar çok konuşuluyor bunlar. Hani sanki karakterler değil de yazar konuşuyormuş gibi hisse kapılıyor insan ama o kadar. Karakterler de başlı başlarına ilginçler bu arada. Hemen herkes bir şeyleri olduramama halinde. Hayatın kocaman bir arayış olduğunun bilincinde savrulup gidiyorlar. Büyük inişler çıkışlar yok her şey hayatın olağan akışında, gerçek ve hüzünlü. Üstelik dönemin politik atmosferinin de çok az yansıması var kitapta. Bu açıdan bile ilginç bir şey denediğini söylemek mümkün Selçuk Baran’ın. Karakterler tamamen tepkisiz değiller olana bitene karşı ama fazla içe dönükler. Var olma derdiyle o kadar meşguller ki başka bir şeye fırsat kalmıyor zaten. İnsanın kaygılarının nasıl hep aynı olduğunu görmek adına bile güzel bir okuma. Keşke karakterler ve olay örgüsü biraz daha derinleşseydi, anlatım ve dil de biraz daha farklı olsaydı dedim bitirirken ama söz konusu Selçuk Baran olunca bunların da fazla önemi yok.
Haziran isimli öykü kitabından sonra yazardan okuduğum ikinci eser. Selçuk Baran benim için öykü türünde öne çıkıyor. Bozkır Çiçekleri'nin beğendiğim romanlarda aradığım nitelikleri taşıdığını düşünmüyorum.
70'li yıllarda taşra olarak nitelenmiş yurdundan okumak için Ankara'ya gelen fakat üniversiteyi bırakmak zorunda kalınca genç yaşta bir şirkette çalışmaya başlayan Seyfi'nin büyüme hikayesini okuyoruz. Bu hikayede Seyfi'ye Nurten ve Müfit isimli karakterler eşlik ediyor.
Karakterlerin hepsi aynı sesle ve doğal olmayan bir şekilde konuşuyor. Hepsinde yazarın izi var. Hikayeyi ilerleten olaylar ya da diyaloglar gerçekçi değil. Yazar büyülü gerçekçilik ya da absürt anlatım tarzını seçseydi daha uygun olurdu bu metin için. Özellikle kitabın yarısından sonra karşımıza çıkan sosyal, psikolojik ve siyasal çözümlemeler ile yapay da gelse yazarın anlatım dilinin güzelliği üç yıldız verme sebebim oldu.
Selçuk Baran'ın hikayelerini okumaya devam edeceğim.
Sanki kısa bir "Huzur" ya da "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" okumuş gibiyim. Sanırım karakterlerin çok iyi işlenmesi ve günlük dilin (Ahmet Hamdi Tanpınar başka seviye tabii ki) böylesine güzel kullanımı buna sebep oluyor. Yurtdışında olduğum için Storytel'den dinledim, keşke hardcopy olarak okuma şansım olsaydı. Muhtemelen okumak aldığım zevki katlayacaktı.
Selçuk Baran'ın okuduğum ikinci kitabı Bozkır Çiçekleri oldu. Üç farklı karakterin ağzından geçen yıllar, hisler ve onların değişimlerini Baran öyle güzel anlatmış ki içime işledi.
Seyfi, Nurten ve Müfit'i kendilerine ait bir dille, onlara özgü bakış açılarıyla okura aktarmış yazar -ki sanırım başarıyla karakter yaratmak böyle bir şey olmalı.- Nurten'in ve Seyfi'nin değişimlerini görmeyi, Müfit'in iç sesini dinlemeyi çok sevdim. İlk kez Selçuk Baran okuyacaksanız belki bu romanla başlayabilirsiniz. Ben öykü kitabı olan Anaların Hakkı'nı okumuştum daha önce. Bu roman bu yılın favorilerinden oldu bile. Goodreads hesabımda beş üzerinden beş vermem de bunun kanıtı sanırım ☺️
Kimler sever: Ankara'da geçen bu romanı bence Sevgi Soysal okurları çok sever. ☺️ Gereken değerin verilmediğini düşündüğüm Selçuk Baran'ı herkes bir şekilde okusun isterim bir de 📚
Dikmen yokuşlarında yürürken dinledim kitabı. Apayrı, çok özel bir tat kattı kitaba. Ankara kitabı olduğunu biliyordum elbette ama karakterlerle birlikte Dikmen'de bu kadar vakit geçirmemiz sürpriz oldu. Tahmin edersiniz ki benim tam da yürüdüğüm yerlerde onların ettiği sohbetleri, kafa karışıklıklarını dinlemek sanki hep berabermişiz de bana anlatıyorlarmış gibi hissettirdi. Yazarın dili de o kadar sade ve doğaldı ki buna imkan sağladı. Bir daha başka bir kitapta bu deneyimi yaşayabilir miyim emin değilim. Birkaç tane eksiği vardı ancak. Nurten'i daha çok tanımak isterdim en başta. Sonda biraz anladık onu ama erkeklerin geçmişini, duygularını, fikirlerini bu kadar okurken Nurten çok geri planda kaldı. Bir de bazen kendi aralarında bir şeyler tartışırken ya da düşüncelere dalmışken kitap bir anda fazla didaktik bir hal aldı. Çok sevdiğim bir şey değil bu. Yine de geri kalan her şeyin hatrına bunları biraz görmezden geleceğim.
Bir devlet dairesinde memuriyete başlayan 19 yaşındaki seyfinin sancılı büyüme süreci...dairede, ilk eşinden ayrılan ve müdürüyle bir ilişki yaşayan nurtenle tanışır ve birlikte geçirdikleri beş yıllık sürede ikisi de büyür ve olgunlaşır. Seyfiye istediği üniversite hayatını yaşamasını sağlayan evlilikleri, seyfinin arkadaşı müfitin hayatlarına dahil olmasıyla karışır ve dağılır. Hikaye kişilere ayrılan bölümlerde işlenmiş ama seyfi ve Nurten hep başroldeler. Varoluşsal sancılar, didaktik cümleler beni biraz yordu açıkçası. Kendimi bitirmeye zorladığım bir kitap oldu diyebilirim.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Selçuk Baran’ın kendine has incelikli anlatımını çok seviyorum. Özellikle de sıradan hayatları ince bir hüzün örtüsüyle sarıp olduğu gibi okuyucuya aktarmasını seviyorum. Kitapta adeta canlı olan karakterlerin zihinlerinde gezinirken aynı zamanda Türkiye siyasetinin durmaksızın kendini gösteren yüzünü, küçük memur yaşantısını, kadın olmanın hissettirdiklerini okuyoruz. Kitabın üç ana karakterinden biri olan Nurten bir mektubunda şöyle yazıyor mesela: “ Ama aslında ben neyim, kimim ben? İstediğim yalnızca kendimi tanımak, yüzüme bir başkasının (bir erkeğin) tuttuğu ayna olmadan.” Kitabın bana hissettirdiklerinin, içinde bahsedilen ayrıntıların hepsinden söz edebilsem keşke. Kitabın yarısının altını çizmiş olabilirim. Canım Selçuk Baran’la kurmuş olduğum bağdan dolayı bu kitap benim için Türk edebiyatı içinde en özel kitaplardan biri oldu.
Okunması kolay ve keyifli, iki erkek ve bir kadının yollarının kesiştiği arayış öyküsü. Ülkenin farklı bölgelerinden gelip Ankara'da buluşan üç kişi, aynı kadının peşinde iki erkek, aynı erkeğe hizmet eden ve onu büyütüp olgunlaştıran iki kadın. 1970'lerin Türkiye'si, özgürlük arayışları, postal sesleri. Varoluşçu izleklerle ilerleyen bir roman.
Bu kitabı tesadüfen buldum ve okudum. İlk kez bir romandaki cümlelerin altını sürekli çizmek istedim. Gözlem yeteneği ve duyguların tasvirindeki zenginlik içime işledi. Keşke bu konuda onun kadar yetenekli olsaydım da bu kitaba layık bir yazı yazabilseydim.
Bozkır Çiçekleri, bir yarışmada Orhan Pamuk'un ilk kitabı olan Cevdet Bey ve Oğulları ile yarışmış ve Orhan Pamuk kazanmış. Acaba Selçuk Baran kazansaydı neler olurdu diye sormaktan kendimi alamadım.
Öğrenciliğimin Ankara’sı gibi naif bir kitap. O zamanlar okumalıydım belki de. Gençler coşkuyla konuşurken kenarda gülümseyerek onları dinleyen yaşlı bir teyze gibi hissettim kendimi kitabı okurken.
Selçuk Baran ve o inanılmaz duru Türkçesi yine karşımızda. Bozkır Çiçekleri Seyfi, Nurten ve Müfit'in başrolde olduğu 1970'ler Ankara'sında geçen enteresan bir kitap. Varoluşçu etkiyi sezinlediğimiz bu kitapta 5 bölüm var: Seyfi, Nurten, Müfit, Evlilik ve Gidenler. Bu 5 bölüm ve karakterler çok güzel şekilde bağlanıyor birbirine. Şimdi Seyfi'den başlayalım. Seyfi taşradan yeni gelmiş enteresan bir genç. Kadınlara düşkün biraz. Hayal kurmayı seviyor ve uçarı. Çalıştığı iş yerinde Nurten'le karşılaşıyor ve Seyfi'nin hayatı orada değişiyor. Nurten… O daha da enteresan biri. Başından talihsiz bir evlilik geçmiş sevmeyi, sevilmeyi bilmeyen ve bundan korkan bir kadın. Duvarları var. Aşılması zor olan duvarlar. Müfit ise kitaptaki en garip adam belkide. Uzun bir monologu var. Daldan dala atladığı. Öyle bir tirad çekecek ki biraz yoracak okuyucuyu. Yazar Selçuk Baran karakterler üzerinden 70'lerdeki Ankara'ya, 68 Kuşağı'na, gençlik hareketlerine küçük göndermeler yapıyor. Değerliydi bu anlar. Kitabın sonuna doğru nereye gideceğini nereye varacağını tahmin edebiliyorsunuz aslında. Ama bir şehirdeki sıradan üç insanın hayatına çok farklı pencerelerden bakıyor olmak edebi bir zevk verecek size.
Selcuk Baran duyurulmamis, tanitilmamis bir baska sahane kadin yazarimiz mi, yoksa ben mi bir sagir sultanim? 1977 yilinda Ankara'da tamamlamis bu romani. Yazar Ankara'li, kitabi da Ankara'da geciyor. Karakterlerle cok yakinlik kurdum. Birini digerinden ustun tutamadim. Hatta Seyfi'nin annesi bile olabilirdim ben, kitaptaki herkes gibiydim. Zaman zaman Turk filmi tadinda ilerledi. Keske filmi yapilsa.
Spoiler: Kadin yine bir uydu, hep bir uydu gibi erkegin cevresinde derken yaniltti beni yazar. Tesekkur.
Yine, bana soylenmis sandigim cumleleri cimbizladim;
...gecirmek zorunda oldugu bu saatleri, keyfini bozmadan atlatmaya calisiyordu. Sf.105
Yasamayi gosteristen uzak, cok sey beklemeden benimsemek, gunu iyi bir bicimde sona erdirmek, tatli bir ic cekisle uykuya dalabilmek yeterliydi iste. Sf.124
Tasrali konukseverlik sf 129
...hayat, rastlantilarin egemenliginde agir agir akar gider. Hayattaki basarilar ancak baskalarinin gozunu kamastirir. Kendisiyle bas basa kaldiginda, her insan basarisizdir. Sf. 154
Oysa.... Hayatlarini bir seruven gibi yasayanlar vardi. Sf. 157
Somurgeler, koloniler kuramayan, Akdeniz'in kisir sularindan oteye gecemeyen, silahsiz, ordusuz hic bir yere kipirdamayan, arastirmak, ogrenmek ya da hos bir esinlenisi kanitlamak, hic degilse genis ufuklara dogru korkusuzca yelken acmak icin degil, ancak fetih buyruldugu icin yollara duzulen atalarimin uslu cocuguydum ben. Sf.160
Oysa at sirtindaki gocebenin kitabi yoktu, yazisi bile yoktu. Gocebe, attan inmeye kalkistiginda Muslumandi ama hala kitapsizdi. Cunku kitabi o yazmamisti. Kuran, Araplarin Turkmen cengaverlere, bu parali askerlere odedikleri bedeldi yalnizca. Daha sonra bu bedel, uygarlik kurucusu Arap'in, ulkesini yagmalayan gocebenin kanina saldigi korkunc bir mikrop oldu; Arap ocunu aldi. Gocebe, dokuz yuz yildir hala yalniz, hala yaban, hala kimsesiz, hala koksuz!... Hala bir kitap ariyor kendine; tutsakligini daha da pekistirecek bir kitap... Sf.161
Gelecegim belirsiz olabilir ama bir baskasinca belirlenmis de degildir. ...kendi yazgimi kesfe cikmak istiyorum; bir baskasininkini bolusmeye degil. Sf.206
This entire review has been hidden because of spoilers.
Bireylerin içinde bulundukları toplumun dinamiği içinde var olma çabalarını, ruh ve düşün dünyalarını, 1970 lerin kamusal yaşam özellikleriyle birlikte yansıtan akıcı kurgusu ve iddiasız anlatım dilini çok sevdim. Hem dönemsel hem de zamansız bir metin olma özelliği ile özgün bir metin. 🦋
Dolu dolu, yoğunluklu, hüzünlü, coşkulu, naif kimileyin acı acı gülümseten, çokça üzen bir roman. Seyfi, Nurten ve Müfit'in olduğu kadar Ankara'nın da romanı. Türkçenin en güzel olduğu romanlardan biri. Selçuk Baran'ı okumak harika bir deneyim, bütün kitaplarını okumak istiyorsunuz.
Selçuk Baran her defasında şaşırtıyor beni. Daha önce üç kitabını okuduğum yazar Bozkır Çiçekleri ile de etkiledi, düşündürdü ve daha önemlisi hissettirdi. Birbirlerinden farklı karakterleriyle neler hissettirdi birazdan bahsederim ama etkisini şöyle söylemeliyim; bu yıl yaptığım tek inceleme bu. Okurken sık sık durma ihtiyacı hissettiğim tek kitap. Bozkırın göbeğinde, 70'li yılların Ankara'sında yolları birbiriyle kesişen üç karakterin, hayata bakışlarını, yalnızlıklarını, içsel çatışmalarını ve en sonunda hepsinin yarım kalışlarını okuyoruz. Seyfi çıkıyor ilk olarak okurun karşısına. Taşradan eğitimi için Ankara'ya gelişini, babasını kaybetmesiyle eğitimini bırakıp annesiyle yaşantısını, iş hayatına girmesini okuyoruz. Seyfi'nin hayatı yeni yeni keşfedişi; iş yaşamındaki davranışlarla ilk kez karşılaşması ve hayat pahalılığı karşısındaki masumiyeti beni çok etkiledi. İş hayatımda karşılaştıklarımla benzerdi. Daha sonra Nurten karakteriyle tanışıyoruz. Farklı ilişkiler içinde bulunmuş, güçlü ve soğuk görünen ama hayatında hep bir erkeğe sığınmış ve onlara hayır diyemeyen biri. Müfit ise zengin bir ailede kıyas içinde büyümüş, kendisinin de sıklıkla vurguladığı gibi yazgısına boyun eğmiş bir aydın. Müfit'in iç çatışmasını okumak farklıydı. Sindire sindire okudum. İçim sızladı. Ekşi sözlükte şöyle yazıyor bozkır çiçekleri için: Bozkırın kızgın güneşli günlerine kadar ömürleri olan, ince narin ama kıraç toprağa ve gecenin soğuğuna dayanabilecek kadar güçlü çiçeklerdir bunlar. Ne bol su isterler ne de humuslu toprak. Hayatta örnek alınası canlılar... Selçuk Baran'ın karakterleri, onun bozkır çiçekleri de böyleydi. İnce, narin ama güçlü. Çok seviyorum yazarı. Adalet Ağaoğlu Baran için Damla Damla Günler kitabında şöyle diyor: "Selçuk Baran başta; güzel Selçuk, tatlı Selçuk, yumuşak ve biraz da 19. yüzyıldan kalma Selçuk. Sık sık 'Her şey ikili yaşanabilir, yalnız değil, ikili...' der durur; kızamıyorum bile. Kendisine kızılması yasak olan Selçuk Baran."
İlk Selçuk Baran okumam Bozkır Çiçekleri ile oldu. Sıradan birinin hayatıyla sıradan başlayan kitap sonuna doğru epey dönüşerek Fransız Yeni Dalgası rüzgarıyla kapanışı yaptı. Bu açıdan bana kalırsa iki katmanlı bir yapıdan oluşuyor. Seyfi’nin Ankara’da bir şirkette işe girmesiyle sıkıcı bürokratik sistemin alt katında önce boğuluyoruz. Sonra baskın karakterler devreye girdikçe Seyfi’nin dünyasının genişlemesine tanık oluyoruz. Nurten’le evlilikleri ve ardından yaşananlarla ikinci katman büyük bir hızla ilerliyor. Arkadaşları idealist Müfit Seyfi ve Nurten’in değişimine katkı sağladıkça sonun daha da yaklaştığını anlayabiliyoruz. Bozkır Çiçekleri okurken sıkılmadığım bir kitap oldu. Anlatım tarzı ve akıştan ötürü ikinci katman olarak nitelendirdiğim son kısma doğru daha keyif aldım. Bu kitabı okurken The Worst Person in the World filmini de izledim ve benzer duyguların dile getirilmesi kitap ve film arasında bağ kurmamı sağladı. Yerli okuma olarak tavsiye ediyorum.
"Bilmiyorum..." dedi Nurten; "Aslında sevmek nedir, bir insan ya da bir erkeği sevmek nedir, bilmiyorum. Yalnız bildiğim bir şey var: Bir gün insanlarn pek çok konuştuklarına dikkat etmiştim. İki kişi ille de konuşmadan olamazlar mı, diye düşünmüştüm. Çünkü konuşmak, o iki kişi arasında eksik olan bir şeyin yerine geçiyordu sanki. İnsanlar konuşarak, yalnızlıklarını ya da iki ayrı kişi olma durumlarını ortadan kaldırdıklarını sanıyorlardı. Konuşma gereğini duymadan iki kişi bir arada olabilse, derdim. Bunu isterdim. Seninle yirmi dört saat hiç konuşmadan birlikte olabilirim. Anlıyor musun? Kısacası bu sevmek midir, bilmiyorum. Senin yanında sıkılmıyorum hiç. Hep seninle olmak istiyorum. Aşk bu mudur acaba?"
Selçuk Baran’ın yazım dilini ben çok beğendim, son derece yalın, son derece akıcı, son derece sürükleyici. Karakterler bizden birileri, sanki alt komşumuz ya da karşı apartmandaki teyze gibi, tanıdığımız, bizden birileri; bu da kitabı daha da rahat okunur yapıyor.
Kitabın bence en güçlü karakteri Nurten. Nurten bir zamanlar çok okumuş ama sebebini bilmediğimiz bir nedenle okumayı bırakmış ve aslında kitap boyunca da bir daha okuduğunu görmediğimiz ama oldukça güçlü ama çok da mutsuz bir karakter. O kadar güçlü ki kendi isteğiyle bir genci adeta yetiştiriyor, adam ediyor, tüm bu süreç boyunca destek oluyor, ondan sonra da zaten değişim zamanı gelmiş oluyor. Kitap aslında üç karakterin de değişimlerinin kitabı. Ve bence kitabın esas karakteri olan Nurten’in gerçek kişiliğinin, kitabın en sonundaki mektubu ile ortaya çıktığını görüyoruz, belki Nurten de o andan itibaren mutluluğu buluyor.
Sakin akıcı bir kitap, okuması son derece kolay, insanı yormayan ama düşündüren bir eser.
mutlu nasıl olunur? değer mi? mutluluk beni ben eder mi? yoksa ben olmayınca mı mutlu olunur? ifadesi var mıdır? yoksa tüm bunlar, tüm bu kurulan hayaller, istekler, yakınlıklar, muhabbetler yalan mıdır? ben bu kitabı aşar mıyım? "Ve ağustos ayının insafsız güneşi gözlerini acıtıyordu."
başka yerde eğreti bulabileceğim uzun, varoluşsal, insandışı konuşmalar burada öyle duru işlenmişti ki bu romanın, romanın kaygılarının tam karşılığıydı--zaten gündelik hayatın biçimlerine kendilerini ucu ucuna, zorlayarak uyduran, uydurmanın ağırlığıyla bocalayan kimselerin dilinin de hem saf hem de gündelik kullanımından usulca taşan, gündeliği geride bırakan ivecenlikte olması gerekti. yürüyüp giden su. öyle yolunu buluyor ki normalde romanlarda karakter hiç umrumda olmazken burada üç karakteri de anladım (en çok da Seyfi'yi anladım--onun Candide sonuna bayıldım, ben de onu bahçelerde bulmak istedim).
Selçuk Baran'ın okuduğum tüm kitaplarında karakterlerin çoğu bana elini uzatmıştır. Kitaplarında hep kendi yansımamı ya da olmak istediğim kişiyi görmüşümdür. Bozkır Çiçekler'inde de karakterler bir şekilde içinize işliyor ve bir şekilde onlara ulaşıyorsunuz. Seyfi'nin büyümesi, Müfit'in keskin karakteri ve Nurten'in erkekler ile kurduğu ilişkiler. Baran'ın dili ağdasız, sakin, içten ve samimi. En çok karşıma alıp sohbet etmek istediğim yazar kendisi. Sıradan insanların içinde geçenleri diğer bir deyişle bizlerin içinden geçenleri yazıyor. Yalnızlığı giderici bir etkisi var. Selçuk Baran'ın büyüsü burada işte kendinizi bulabilmeniz de, Baran'nın büyük kahramanları, kurtarıcıları, kötü karakterleri yok Baran'ın sıradan insanları var Baran bizleri yazıyor, Baran bize bizleri gösteriyor. Sımsıcak bir duygu.
Merhaba, Selçuk Baran ilk kez okuyorum. Yazarın özel yaşamındaki başarısı ve cesaretini kitapta fazlasıyla hissettim. Bu cesaret ve birden bire verilen büyük kararlar beni şaşırtıp biraz rahatsız etse de kitabın sonunu yanlış tahmin ettim ve beni şaşırtması hoşuma gitti. Sonradan düşününce kitabın sonunda kahramanın kararı ve güçlü kadın figürü için oh iyi ki böyle yaptı dedirtecek tatta idi . Elimde yazarın bir kitabı daha var en kısa zamanda onu da okumak için sabırsızlanıyorum.
Karakter ve düşünce odaklı güzel bir kitap. Hayatın belli evrelerini kadın erkek işişkileri ışığında anlatarak, karakter oluşumunu ve bu oluşum sürecini, arayışları, değişimleri anlatmakta. Selçuk Baran'a hayran kaldım. Gözlem ve bunların tahlili çok üst düzey. Betimlemeler güçlü, dil yalın. Çok fazla bağdaştırma ve ince dokunuşlar. Nakış gibi işlenmiş. Sadece olay örgüsü zayıf ve çok fazla düşünceye yer verilmiş. Ne olursa olsun okuması oldukça keyifli.
Selçuk barandan okuduğum ikinci kitap. herkes çok çok seviyor ama ben sanırım ikidir şans vermeme rağmen evet sevdim, ama beklediğim kadar muhteşem bulamadım şimdilik. Bu kitap da bence gayet güzeldi. karakterlerin iç dünyasını çok güzel anlatmış evet ama tam olarak bir sona bağlanmıyor gibi hissettim. Bir noktada okudum ve bitti gibi oldu. ama kör bir şekilde okuduğumu da düşünmüyorum o yüzden üzüldüm. diğer kitaplarını da okuyacağım belki daha da olumlu hislerim olur.