İşinde, bodrumdaki odasında, üzerinde yükselen bütün katların ağırlığını duyuyor, boğulacağını sanıyordu. Üst katlarda odası olmayacaktı hiçbir zaman. Hayri Bey emekliye ayrıldıktan sonra onun yerine geçebilirdi, o kadar. Belki de ömrü boyunca bodrum katından çıkamayacaktı. (...) Küçük insan olarak yakaladığı ve seve seve yetinebileceği küçük yaşama sevinçlerini, Hayri Bey gibiler kirletecek; üst derecedekiler de, aslında gereksindikleri, benimsemeye, hiç değilse varlığını duymaya can attıkları olağan duyarlılıkları –ayrıcalıklarını küçümsemeyle pekiştirebildikleri için– horlayacaklardı. Kimseler sevinmesine izin vermeyecekti.
Bozkır Çiçekleri’nde, yalnızlığı seçmediği halde umarsızca yalnız kalan kahramanlarıyla 70’li yılların Ankarası’nı adımlıyor Selçuk Baran: Yolları bozkırın ortasında kesişen Seyfi’nin, Nurten’in ve Müfit’in gözünden, yer yer umutlu, yer yer coşkulu ama çokça hüzünlü bir resim çiziyor.
Selçuk Baran (Ankara, 7 Mart 1933 – 4 Kasım 1999) Ankara Kız Lisesi’ni ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni üstün derecelerle bitirdi. Aynı fakültenin Banka ve Ticaret Hukuku Enstitüsü’nde kurs müdürlüğü yaptı (1958-68). 1995’ten sonra bu enstitünün yayın müdürüydü. 1987-93 yıllarında TRT İstanbul Radyosu’nda radyo oyunları yazdı. “Türkân Hanım” adlı oyunu Devlet Tiyatrosu’nda sahnelendi. İlk öyküsü (Çocuğun Biri) 1968’de Yeditepe dergisinde çıktı. Yalnızlık ve umutsuzlukla örülü öykülerinde düşsel, şiirli bir hava yarattı. Behçet Necatigil “Keskin, belirgin çizgilerden kaçınarak, dikkat isteyen, belirsiz yaşantı parçalarını birleştiriyor; çağrışım ve yorumlara açılma gücü için okuyucudan katkılar bekleyen bir ‘iç hayat’ görünümleri çiziyor” saptamasında bulundu. Selçuk Baran’dan kalan günlük, mektup ve yayımlanmamış yazıları yakın dostu Ülkü Uluırmak derledi: Haziran’dan Kasım’a (2007).Haziran ile 1973 TDK Öykü Ödülü’nü kazandı; Bir Solgun Adam ile 1974 Milliyet Yayınları Roman Yarışması’nda mansiyon aldı; Anaların Hakkı ile 1978 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı Adnan Özyalçıner’le paylaştı; Bozkır Çiçekleri ile 1979 Milliyet Yayınları Roman Yarışması’nda mansiyon aldı.
Bu kitapla ilgili ne yazsam bilemiyorum, yıllarca böyle bir kalemin varlığından haberimin olmayışına mı üzülsem yoksa kendisinin edebiyata ve yazmaya küstürülmüş olmasına mı bilmiyorum. 3 karakterin bir birleriyle karşılaşmaları sonrası büyüme, değişim hikayesi aslında anlatılan ve 1970ler Ankara'sında bugün her yerin betonla kaplandığı Ayrancı, Dikmen ve Keklik dolaylarında gezinen karakterlerle birlikte siz de o yılların sokaklarını gezmek istiyorsunuz. Benim için Ankara kitapları hep 2 puan önde başlıyor ancak bu kitabın önde başlamasına da gerek yoktu zaten. Bir de Bozkır Çiçekleri 1979 Milliyet Yayınları Roman Yarışması'nda mansiyon ödülü almış, yarışmanın erkeklerden oluşan jüri üyelerinin ödülü yine iki erkek yazar arasında paylaştırıp Selçuk hanımı yazmaya küstürmesi ise kadın yazarların ülke edebiyatında yer edinebilme konusunda karşılaştıkları zorluğa da örnek olmuş bence. Diğer kitaplarını da alıp okumak için sabırsızlanıyorum
Uzun zamandır okumak istediğim baskısını bulamadığım. zaman bulamadığı,bütçe ayıramadığım gibi bir dolu ipe sapa gelmez bahane ürettiğim bir yazar Selçuk Baran. Ah benim eşşek kafam nasıl bir hazineden mahrum bıraktım kendimi.Kitaplarından sadece birini okuyarak bile bunu söyleyebilirim o derece pişmanım. Külliyatına Bozkır Çiçekleri ile başladım, devamı gelecek ama edebiyatımızdan böylesi yalın böylesi duru ve böylesi keyifli bir kalem geçmiş olması çok büyük bir şans.
Karakterlerin birbirine adeta bir yapboz parçası gibi birleşmesini mi övsem diyalogların akışını mı işlenen konunun zamana meydan okumasını mı okuru üzmeyen o temposunu mu bilemiyorum.
Ben eteğimde iki cadı ile birkaç saatte bitirdim dura düşüne, öyle bir okuru çekme gücü var. Ha bununla birlikte bu kitaba dahil olamayan, karakterleriyle empati kuramayan okur arkadaşlarım da yok değil ama ne derler bilirsiniz her kitabın bir okunma zamanı vardır, bence zamanı değildi onlar için.
Kendinizi kah Seyfi'nin uçarı ve saf gençliğinde kah Nurten 'in kendini her daim adamaya razı ve hazır arayışında bulacaksınız bazen gülüp bazen hüzünlendirecek satırlar, hayat gibi ama bence hayattan çok daha sade bir şekilde.
Selçuk Baran'la tanışma kitabım oldu Bozkır Çiçekleri ve bu kısa sayılabilecek romanı epey sevdim ben. Dili duru ve içten, 40 küsur sene önce yazılmış olmasına rağmen karakterler ve öykü hala güncel. Diyalogların iyi yazılmış olması bir yana karakterlerin iç dünyası da okura iyi aktarılmış bence. Gerçi Müfit ve Seyfi'yi etraflıca tanıyoruz ama Nurten'in de geçmişi hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak isterdim, özellikle hikayeye girdiği ilk sayfalarda Nurten'in kararları arkasındaki motivasyonu anlamak biraz zor. En azından kitabın sonu her şeyi çok güzel toparlıyor.
Geçmişte olduğu gibi şimdi de Selçuk Baran'ın değeri bilinmiyor ne yazık ki. Kısa bir zaman dilimi içinde bütün külliyatını okumayı hedefliyorum.
Bozkır Çiçekleri 1979 yılı Milliyet Roman Yarışması’nda Mansiyon ödülü almış. Aynı yarışmada birinciliği Orhan Pamuk’un Cevdet Bey ve Oğulları ile Mehmet Eroğlu’nun Issızlığın Ortasında romanları paylaşmış. Pamuk ve Eroğlu yıllar içinde edebiyat dünyasında kendilerine hatırı sayılır yerler bulurken, Selçuk Baran nerdeyse unutulmuş. Romanı ancak 1987’de basılmış.
Selçuk Baran için yazılanlar çokça onun edebiyatımızda hak ettiği değeri görmemesine ilişkin. Kâfi üstü eğitimli ve yetenekliydi. Aynı Sait Faik gibi “yazmasam ölecektim” diyecek kadar tutkundu yazıya. Peki, neden olmadı? Belki sosyal/ siyasi bağlantıları yeterince kuvvetli değildi. Ya da hayat hikâyesi ve yazdıklarının ışığında çok mücadeleci olmadığı kanısına varılabilir. Bir kadın olarak, çok tanınmış kocasına saygıdeğer bir eş, kızlarına anne olmak, bir yandan da çalışma hayatı, yazma gibi bir tutkusu olmayanlar için bile başlı başına mücadele. Kendisini sürekli aldatan bir eşi bırakıp gidememek ve sonrasında alkol bağımlılığı da yazarımızın ilerlemesine engellemiş olabilir.
Selçuk Baran’dan henüz sadece Bozkır Çiçekleri’ni okudum. Kitap 1970’ler Ankara’sında yolları kesişen üç kişinin hayatlarından birer kesit sunuyor. Seyfi, tıp fakültesine kaydolunca ailesiyle birlikte taşradan Ankara’ya gelmiş, babası ölünce ise eğitimini yarım bırakarak çalışmaya başlamış bir genç. Nurten, Seyfi’nin çalıştığı yerde sekreterlik yapan bir kadın. Başından talihsiz bir evlilik geçmiş. Müfit, Seyfi’nin kurstan arkadaşı. Tıp öğrencisi. Entelektüel ve biraz kibirli biri. Romanda bölümler halinde bu üç kişinin iç dünyaları, hayata, ilişkilere karşı bakış açıları anlatılıyor.
Hikâye özellikle Müfit bölümünde biraz dağılsa da, son bölümde Nurten’in mektubuyla toparlanıyor. Nurten hikâyede en az irdelenen kişi ama kitabın bir kadın hikâyesi olduğu Nurten’in dönüşümüyle vurgulanıyor. Yazar kendisinin cesaret edemediği şeyi Nurten’e yaptırıyor. Hayatına girip çıkan erkekler için bir “durak” olmayı reddediyor Nurten. Hareket etmeyi, ilerlemeyi seçiyor.
okuduğum ikinci selçuk baran romanı. bitirdiğim andan beri selçuk baran okumayı bu kadar kısa sürede sevdiren şeyleri sıralıyorum içimden. ilki elbette çok yalın bir dille yazıyor oluşu. yani yalın kelimesinin kendisi bile çok afili kalıyor. işte, o biçimde bir yalınlık. bu cepte. ikincisini açıklamaya çalışacağım şimdi. benim için selçuk baran'ı başarılı kılan şeylerden biri de hikâyeleri birleştirme biçiminin neredeyse kusursuz oluşu. iki insanın hayatı kesişmiyor/çarpışmıyor da birbirlerinin içine akıyor, birden karışıveriyorlar sanki. aynı şeyi yenişehir'de bir öğle vakti'ni okurken sevgi soysal için de söylemiştim. ikisinin aynı yıllarda, aynı şehirde yaşamış ve yazmış olmasının bir sonucu olabilir mi diye de düşündüm sık sık. bilemiyorum tabii. üçüncüsü küçük yaşamları anlatmasına rağmen okuru gündelik yaşamın hayhuyundan uzak tutmayı, daha doğrusu o hayhuyun çıldırtıcı tekdüzeliğini duyurmadan içeriye, çoğu zaman karanlık, tenha ve sessiz olan yerlere bakmayı mümkün kılması. üstelik bunu kahramanlarının kendileriyle, birbirleriyle ve hayatla olan çatışmalarının üzerini örtmeden, okuru meraktan kıvrandırmak isteyenler gibi dolambaçlı yollara sokmadan, öylece yapıveriyor. böylece o yaşamlara çok yakından bakma ve anlama fırsatı sunuyor. tanıdık birine rastlamış gibi oluyorsunuz ama tadınız kaçmıyor. o rastlantı size unuttuğunuz bir şeyi hatırlatıyor mutlaka. hüzünlü bir yanı var bunun. ama selçuk baran ne okuru ne karakterleri, hisleri süsleyip püsleyerek hırpalayan biri. bu bana hem onlara hem bize saygı duyduğunu/duymuş olduğunu düşündürüyor. hüznü işleme biçimi de bunun bir işareti sayılabilir. her yere boca etmiyor, elimize tutuşturmaya çalışmıyor, bulduğu tüm boşluklara iliştirmeyi denemiyor. hüzün her şeyin bir parçası olarak var zaten. altının çizilmesine ihtiyaç duymadan orada, ortada duruyor. dağıldı dağılacak bir sis gibi. hem önünü görüyorsun hem her şeyin rengi biraz soluklaşıp gözlerini acıtmaz oluyor. sonuncusu da büyük ve beklenmedik sonlara yer bırakmayışı. kitapların dışındaki yaşamda olduğu gibi. bir şeylerin bittiği ya da başladığı anların farkına bile varmıyoruz çoğu zaman. selçuk baran kendine ve bize çok yakından bakmış olmalı. iyi ki öyle yapmış ve gördüklerini saklamamış. bir iyi ki daha bırakıyorum buraya. o da emre için. çünkü bana bu kitabı o hediye etti.
Bozkır Çiçekleri, öykülerini okuyup hayran olduğum Selçuk Baran’ın üç romanından biri. 1970’ler Ankara’sında yolları kesişen üç insanın odağa alındığı romanda köy/kent, geleneksel/modern gibi ikilikler, kadın erkek ilişkileri ve varoluş sancıları üzerinden anlatılıyor. Romanın genelinde hayata dair bir sürü gözlem var; yalnızlık, hayatın anlamı, insanın amacı vs. gibi onlarca soru ele alınıyor karakterler tarafından. Hatta yer yer yabancılaşacak kadar çok konuşuluyor bunlar. Hani sanki karakterler değil de yazar konuşuyormuş gibi hisse kapılıyor insan ama o kadar. Karakterler de başlı başlarına ilginçler bu arada. Hemen herkes bir şeyleri olduramama halinde. Hayatın kocaman bir arayış olduğunun bilincinde savrulup gidiyorlar. Büyük inişler çıkışlar yok her şey hayatın olağan akışında, gerçek ve hüzünlü. Üstelik dönemin politik atmosferinin de çok az yansıması var kitapta. Bu açıdan bile ilginç bir şey denediğini söylemek mümkün Selçuk Baran’ın. Karakterler tamamen tepkisiz değiller olana bitene karşı ama fazla içe dönükler. Var olma derdiyle o kadar meşguller ki başka bir şeye fırsat kalmıyor zaten. İnsanın kaygılarının nasıl hep aynı olduğunu görmek adına bile güzel bir okuma. Keşke karakterler ve olay örgüsü biraz daha derinleşseydi, anlatım ve dil de biraz daha farklı olsaydı dedim bitirirken ama söz konusu Selçuk Baran olunca bunların da fazla önemi yok.
Haziran isimli öykü kitabından sonra yazardan okuduğum ikinci eser. Selçuk Baran benim için öykü türünde öne çıkıyor. Bozkır Çiçekleri'nin beğendiğim romanlarda aradığım nitelikleri taşıdığını düşünmüyorum.
70'li yıllarda taşra olarak nitelenmiş yurdundan okumak için Ankara'ya gelen fakat üniversiteyi bırakmak zorunda kalınca genç yaşta bir şirkette çalışmaya başlayan Seyfi'nin büyüme hikayesini okuyoruz. Bu hikayede Seyfi'ye Nurten ve Müfit isimli karakterler eşlik ediyor.
Karakterlerin hepsi aynı sesle ve doğal olmayan bir şekilde konuşuyor. Hepsinde yazarın izi var. Hikayeyi ilerleten olaylar ya da diyaloglar gerçekçi değil. Yazar büyülü gerçekçilik ya da absürt anlatım tarzını seçseydi daha uygun olurdu bu metin için. Özellikle kitabın yarısından sonra karşımıza çıkan sosyal, psikolojik ve siyasal çözümlemeler ile yapay da gelse yazarın anlatım dilinin güzelliği üç yıldız verme sebebim oldu.
Selçuk Baran'ın hikayelerini okumaya devam edeceğim.
Sanki kısa bir "Huzur" ya da "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" okumuş gibiyim. Sanırım karakterlerin çok iyi işlenmesi ve günlük dilin (Ahmet Hamdi Tanpınar başka seviye tabii ki) böylesine güzel kullanımı buna sebep oluyor. Yurtdışında olduğum için Storytel'den dinledim, keşke hardcopy olarak okuma şansım olsaydı. Muhtemelen okumak aldığım zevki katlayacaktı.
Ne ayıptır ki bana, birkaç ay öncesine kadar adını hiç duymadığım bir yazardı Selçuk Baran. Kitaplarını raflarda görüyordum aslında ve kapaklarına da aşinaydım ama kimdir, nedir hiç peşine düşmemiştim. Bir şekilde yazarın hikâyesini okuyunca, dönemin erkeklerinin bir kadını küstürme planlarının böylece sonuç vermiş olabileceğini düşündüm. Neredeyse etrafımda kimse bu kadın yazardan haberdar değil, bravo size eyy erkekler bravo; bu güzel dönem romanından bizleri mahrum bırakma sebebi olmuşsunuz yıllardır.
Roman, öncelikle arka kapağındaki romandan alıntı kısmıyla dikkatimi çekti zira ben de benzer bir kurumda, zemin katta, unutulan bir odada var olmaya çalışan bir kadınım. Romanda bu kişi bir erkek olsa da çalışma koşulları, devlet dairesi gibi hususlarda hislerime yer yer tercüman oldu. Romanın ilgimi çekmesinin bir diğer büyük sebebi de Ankara'da geçiyor olması. Dikmen'den, Gençlik Parkı'ndan bahsetmesi, çocukluğum Dikmen'de geçtiği için çok hoşuma gitti. Romandaki karakterlerin yalnızlıklarını, taşra/ şehirli, modern/ geleneksel, genç/yaşlı çatışmalarını özellikle de kadın karakter Nurten'in güçlü bir hale doğru değişimini beğendim. Romanda tek beğenmediğim nokta tüm karakterlerin benzer iç sesleri, aynı dille yazılmış düşünceleri oldu.
İki erkek, bir kadın arkadaşlığı/ aşkı "Jules et Jim" filminden esintiler de getirdi bana.
Dilerim Selçuk Baran daha çok tanınsın ve okunsun. Diğer iki romanını da kısa zamanda okuyacağım.
Yaşayarak kendi kararınla geçtin bütün geçitleri...Başkalarının tuttuğu aynalara bakarak değil . 206 Küçük karşılaşmalar, raslantılar, önemsiz saydığımız ayrıntılar bazen hayatımızın dönüm noktası olabilir. Birbirinden ayrı üç farklı karakterin yollarının 1970'li yıllarda Ankara'da kesiştiği bir roman Bozkır Çiçekleri. Seyfi, Nurten, Müfit üzerinden okuyoruz olayları. Selçuk Baran, bize yabancı bir hikaye anlatmıyor olsa da metnin hüzünlü ve melankolik dili sizi kendine çekiyor. Karakterlerin hepsinin bir varoluş sancısı ve hayat amacını arama meselesi var. Bu konuların üzerine yazılmış düşündüren cümleler, Baran'ın kendine has naifliğini yansıtıyor. Kitabın arka fonunda dönemin politik atmosferi çok fazla belirgin olmasa da yavaş yavaş kendini hissettiriyor. Baran'in hikayelerini sevmiştim özellikle Tortu kitabının bende yeri ayrı. Bu romanını da sevdim. Okumak isteyenlere iyi okumalar.
2025 yılı gibi korkunç bir yıldan hatırlamaya değer bulduğum tek şey Selçuk Baran'ın kitaplarıyla tanışmış olmam. Geç bir tanışıklık oldu ama geç oldu güç olmadı. Hatta sağ olsun kendisi bana güç oldu :) Beni Fasulye Ayıklama Sanatı Üzerine Bir Tez kitabıyla tanıştıran Bünyamin sağolsun yine enfes bir yazarla tanışmama vesile olmuştu. Bir Solgun Adam'la kendisine hayran olduğum yazarın diğer kitaplarını almama rağmen araya başka kitaplar girdiği için aralıklarla okuyabilir hale geldim.Bozkır Çiçekleri de bu akıbete uğradı. Onca enfes kitaplar arasından seçim yapmak kolay değil elbette. Bozkır Çiçekleri nedense çok beğenmeme rağmen araya yine zaman, ruhsal gelgitler ve dalgınlık girdiği için zor bitirdiğim bir kitap oldu. Hikayeyi beğendim, Selçuk Baran kaleminde zaten beni dinginlestiren sakinleştiren bir şeyler var..Ama tam da bozkır havasını çok iyi yansıttı belki benim ruhuma. O yüzden yer yer ara verme ihtiyacı duydum.
Seyfi,Nurten,Müfit temelinde bir insanın (her birinin çeşitli evrelerinde kendi iclerinde) büyüme, olgunlaşma ve evrimleşme hikayesi. Bir buildingroman değil ancak kast ettiğim. Seyfi değişime ac, hayata ac, yaşama doyumsuz bir hırsla sarılı bir tasrali genç. Nurten bir nevi onun öğretmeni, annesi, karısı, hayata hazirlayan bir basamağı gibi oluyor. Nurten ilk başlarda hayat karşısında yalnız kalmaktan korkup birine sığınma ihtiyacı duyuyor..Seyfi'de şefkat var. Sevgi, ilgi güvenlik var. Onu tam sevip sevmedigini bilemeden onun hayatına atıyor kendini. Seyfi ve Müfit aslında Janus gibi Nurten'in ihtiyacının iki farklı yüzünü yansıtıyor. Seyfi hayatın dış dünyasını, hareketliliği, değişimi ve hırsı temsil ederken Müfit daha zihinsel bir dünya, içsel yaşam, zihinsel yakınlığı yansıtıyor. Zamanla hikayedeki asıl değişimin Nurten'de gerçekleştiğini görüyoruz. Seyfi büyüyor ve kendi yolunu kendi bulmaya başlarken asıl Nurten kendi yaşamının öznesi olma adımını atıyor en sonunda. Çok katmanlı, her bir karaktere kendi içinde hem kızıyor hem de hak veriyorsun.İlginctir Mumlar Sonuna Kadar Yanar'daki hikayede de bu üçlü döngüye benzer bir durum var ve bu iki romanı üst üste okudum (: Tabi Marai ordaki ilişki döngüsünü üstü kapalı bırakmayı tercih etmiş..Durum net değil. İpuçları vermiş ama hikayenin asılı kalan sonucunu okuyucuya bırakmış. Selçuk Baran'da erkek karakterler kadın karakter için bir nevi Janus görevi görmüş..İçsel dünyasının ihtiyaçlarının iki zıt yönünü yansıtan Janus. Tam da beklediğim ve umduğum gibi hareket ediyor Nurten. Selçuk Baran' kaleminin lezzetine doyulmayan bir yazar. Onun kalemiyle tanışmak için özellikle Bir Solgun Adam'ı kesinlikle öneririm (:
cok basit bir hikayeyi bu kadar guzel anlatmasindan etkilendim sanirim en cok. mufit ile ilgili olan bolum de benim okudugum en guzel metinlerden biriydi... selcuk baran okudugum ilk kitabiyla favori yazarlarim arasina girdi bile.
Selçuk Baran'ın okuduğum ikinci kitabı Bozkır Çiçekleri oldu. Üç farklı karakterin ağzından geçen yıllar, hisler ve onların değişimlerini Baran öyle güzel anlatmış ki içime işledi.
Seyfi, Nurten ve Müfit'i kendilerine ait bir dille, onlara özgü bakış açılarıyla okura aktarmış yazar -ki sanırım başarıyla karakter yaratmak böyle bir şey olmalı.- Nurten'in ve Seyfi'nin değişimlerini görmeyi, Müfit'in iç sesini dinlemeyi çok sevdim. İlk kez Selçuk Baran okuyacaksanız belki bu romanla başlayabilirsiniz. Ben öykü kitabı olan Anaların Hakkı'nı okumuştum daha önce. Bu roman bu yılın favorilerinden oldu bile. Goodreads hesabımda beş üzerinden beş vermem de bunun kanıtı sanırım ☺️
Kimler sever: Ankara'da geçen bu romanı bence Sevgi Soysal okurları çok sever. ☺️ Gereken değerin verilmediğini düşündüğüm Selçuk Baran'ı herkes bir şekilde okusun isterim bir de 📚
Dikmen yokuşlarında yürürken dinledim kitabı. Apayrı, çok özel bir tat kattı kitaba. Ankara kitabı olduğunu biliyordum elbette ama karakterlerle birlikte Dikmen'de bu kadar vakit geçirmemiz sürpriz oldu. Tahmin edersiniz ki benim tam da yürüdüğüm yerlerde onların ettiği sohbetleri, kafa karışıklıklarını dinlemek sanki hep berabermişiz de bana anlatıyorlarmış gibi hissettirdi. Yazarın dili de o kadar sade ve doğaldı ki buna imkan sağladı. Bir daha başka bir kitapta bu deneyimi yaşayabilir miyim emin değilim. Birkaç tane eksiği vardı ancak. Nurten'i daha çok tanımak isterdim en başta. Sonda biraz anladık onu ama erkeklerin geçmişini, duygularını, fikirlerini bu kadar okurken Nurten çok geri planda kaldı. Bir de bazen kendi aralarında bir şeyler tartışırken ya da düşüncelere dalmışken kitap bir anda fazla didaktik bir hal aldı. Çok sevdiğim bir şey değil bu. Yine de geri kalan her şeyin hatrına bunları biraz görmezden geleceğim.
Bir devlet dairesinde memuriyete başlayan 19 yaşındaki seyfinin sancılı büyüme süreci...dairede, ilk eşinden ayrılan ve müdürüyle bir ilişki yaşayan nurtenle tanışır ve birlikte geçirdikleri beş yıllık sürede ikisi de büyür ve olgunlaşır. Seyfiye istediği üniversite hayatını yaşamasını sağlayan evlilikleri, seyfinin arkadaşı müfitin hayatlarına dahil olmasıyla karışır ve dağılır. Hikaye kişilere ayrılan bölümlerde işlenmiş ama seyfi ve Nurten hep başroldeler. Varoluşsal sancılar, didaktik cümleler beni biraz yordu açıkçası. Kendimi bitirmeye zorladığım bir kitap oldu diyebilirim.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Bu sefer de Semihanın altını çizerek okuduğu kitabı duygulanarak okuma sırası bendeydi 🥺 Selçuk Baran’ı daha önce okumamış olmama inanamıyorum. Nurten ne yaptın bize ya… Kadın yazarların yazdıkları şeylerin gerçekten insanın farklı bir yerini bulup vurması çok güzel. Bilimsel, objective statement’ların ötesinde bir algıya sahip oldukları için sanırım çoğu zaman… Ayrıca alakasız gelir mi okuyanlara bilmiyorum ama bu kitapta biraz Dostoyevksivari bir anlatım olduğunu düşünüyorum, özellikle Mürif için. Semiha ve Sude’ye bunun bana önerip verdikleri için sonsuz sevgiler, Türkiye edebiyatını daha derin keşfetmemde payları çok çok büyük yerm sizi
This entire review has been hidden because of spoilers.
Selçuk Baran’ın kendine has incelikli anlatımını çok seviyorum. Özellikle de sıradan hayatları ince bir hüzün örtüsüyle sarıp olduğu gibi okuyucuya aktarmasını seviyorum. Kitapta adeta canlı olan karakterlerin zihinlerinde gezinirken aynı zamanda Türkiye siyasetinin durmaksızın kendini gösteren yüzünü, küçük memur yaşantısını, kadın olmanın hissettirdiklerini okuyoruz. Kitabın üç ana karakterinden biri olan Nurten bir mektubunda şöyle yazıyor mesela: “ Ama aslında ben neyim, kimim ben? İstediğim yalnızca kendimi tanımak, yüzüme bir başkasının (bir erkeğin) tuttuğu ayna olmadan.” Kitabın bana hissettirdiklerinin, içinde bahsedilen ayrıntıların hepsinden söz edebilsem keşke. Kitabın yarısının altını çizmiş olabilirim. Canım Selçuk Baran’la kurmuş olduğum bağdan dolayı bu kitap benim için Türk edebiyatı içinde en özel kitaplardan biri oldu.
Okunması kolay ve keyifli, iki erkek ve bir kadının yollarının kesiştiği arayış öyküsü. Ülkenin farklı bölgelerinden gelip Ankara'da buluşan üç kişi, aynı kadının peşinde iki erkek, aynı erkeğe hizmet eden ve onu büyütüp olgunlaştıran iki kadın. 1970'lerin Türkiye'si, özgürlük arayışları, postal sesleri. Varoluşçu izleklerle ilerleyen bir roman.
Bu kitabı tesadüfen buldum ve okudum. İlk kez bir romandaki cümlelerin altını sürekli çizmek istedim. Gözlem yeteneği ve duyguların tasvirindeki zenginlik içime işledi. Keşke bu konuda onun kadar yetenekli olsaydım da bu kitaba layık bir yazı yazabilseydim.
Bozkır Çiçekleri, bir yarışmada Orhan Pamuk'un ilk kitabı olan Cevdet Bey ve Oğulları ile yarışmış ve Orhan Pamuk kazanmış. Acaba Selçuk Baran kazansaydı neler olurdu diye sormaktan kendimi alamadım.
Öğrenciliğimin Ankara’sı gibi naif bir kitap. O zamanlar okumalıydım belki de. Gençler coşkuyla konuşurken kenarda gülümseyerek onları dinleyen yaşlı bir teyze gibi hissettim kendimi kitabı okurken.
Selçuk Baran ve o inanılmaz duru Türkçesi yine karşımızda. Bozkır Çiçekleri Seyfi, Nurten ve Müfit'in başrolde olduğu 1970'ler Ankara'sında geçen enteresan bir kitap. Varoluşçu etkiyi sezinlediğimiz bu kitapta 5 bölüm var: Seyfi, Nurten, Müfit, Evlilik ve Gidenler. Bu 5 bölüm ve karakterler çok güzel şekilde bağlanıyor birbirine. Şimdi Seyfi'den başlayalım. Seyfi taşradan yeni gelmiş enteresan bir genç. Kadınlara düşkün biraz. Hayal kurmayı seviyor ve uçarı. Çalıştığı iş yerinde Nurten'le karşılaşıyor ve Seyfi'nin hayatı orada değişiyor. Nurten… O daha da enteresan biri. Başından talihsiz bir evlilik geçmiş sevmeyi, sevilmeyi bilmeyen ve bundan korkan bir kadın. Duvarları var. Aşılması zor olan duvarlar. Müfit ise kitaptaki en garip adam belkide. Uzun bir monologu var. Daldan dala atladığı. Öyle bir tirad çekecek ki biraz yoracak okuyucuyu. Yazar Selçuk Baran karakterler üzerinden 70'lerdeki Ankara'ya, 68 Kuşağı'na, gençlik hareketlerine küçük göndermeler yapıyor. Değerliydi bu anlar. Kitabın sonuna doğru nereye gideceğini nereye varacağını tahmin edebiliyorsunuz aslında. Ama bir şehirdeki sıradan üç insanın hayatına çok farklı pencerelerden bakıyor olmak edebi bir zevk verecek size.
çoktandır gördüğüm ve merak ettiğim bi yazardı selçuk baran. bu uzun süreli merak duygusu için bozkır çiçekleri tatmin edici bi roman oldu.
yetmişler ankarasında geçen bi öyküsü var ama baskın toplumcu gerçekçi çizgiden bağımsız şekilde bireylere, duygulara, dönüşümlere odaklanıyor daha çok. bi taşra şehrinden ankara'ya gelen seyfi, annesi, her ilişkisinde farklı yönler keşfeden ve kendini tanıma yolculuğunda olan nurten ve uzun monologlarıyla, bana biraz da "derinmiş" gibi görünen müfit. üçlü arasındaki ilişki romanın ana karakteri de diyebiliriz.
yazarın kimliği, toplumsal duruşu hakkında çok bilgi sahibi olmasam da özellikle müfit üzerinden bi aydın eleştirisi getirdiğini de düşünmek mümkün. son kısımlarında hikayeyi takip etmek zorlayıcı olsa bile sırf seyfi ve nurten'in ilişkisi, dönüşümü için okunabilir.
Selcuk Baran duyurulmamis, tanitilmamis bir baska sahane kadin yazarimiz mi, yoksa ben mi bir sagir sultanim? 1977 yilinda Ankara'da tamamlamis bu romani. Yazar Ankara'li, kitabi da Ankara'da geciyor. Karakterlerle cok yakinlik kurdum. Birini digerinden ustun tutamadim. Hatta Seyfi'nin annesi bile olabilirdim ben, kitaptaki herkes gibiydim. Zaman zaman Turk filmi tadinda ilerledi. Keske filmi yapilsa.
Spoiler: Kadin yine bir uydu, hep bir uydu gibi erkegin cevresinde derken yaniltti beni yazar. Tesekkur.
Yine, bana soylenmis sandigim cumleleri cimbizladim;
...gecirmek zorunda oldugu bu saatleri, keyfini bozmadan atlatmaya calisiyordu. Sf.105
Yasamayi gosteristen uzak, cok sey beklemeden benimsemek, gunu iyi bir bicimde sona erdirmek, tatli bir ic cekisle uykuya dalabilmek yeterliydi iste. Sf.124
Tasrali konukseverlik sf 129
...hayat, rastlantilarin egemenliginde agir agir akar gider. Hayattaki basarilar ancak baskalarinin gozunu kamastirir. Kendisiyle bas basa kaldiginda, her insan basarisizdir. Sf. 154
Oysa.... Hayatlarini bir seruven gibi yasayanlar vardi. Sf. 157
Somurgeler, koloniler kuramayan, Akdeniz'in kisir sularindan oteye gecemeyen, silahsiz, ordusuz hic bir yere kipirdamayan, arastirmak, ogrenmek ya da hos bir esinlenisi kanitlamak, hic degilse genis ufuklara dogru korkusuzca yelken acmak icin degil, ancak fetih buyruldugu icin yollara duzulen atalarimin uslu cocuguydum ben. Sf.160
Oysa at sirtindaki gocebenin kitabi yoktu, yazisi bile yoktu. Gocebe, attan inmeye kalkistiginda Muslumandi ama hala kitapsizdi. Cunku kitabi o yazmamisti. Kuran, Araplarin Turkmen cengaverlere, bu parali askerlere odedikleri bedeldi yalnizca. Daha sonra bu bedel, uygarlik kurucusu Arap'in, ulkesini yagmalayan gocebenin kanina saldigi korkunc bir mikrop oldu; Arap ocunu aldi. Gocebe, dokuz yuz yildir hala yalniz, hala yaban, hala kimsesiz, hala koksuz!... Hala bir kitap ariyor kendine; tutsakligini daha da pekistirecek bir kitap... Sf.161
Gelecegim belirsiz olabilir ama bir baskasinca belirlenmis de degildir. ...kendi yazgimi kesfe cikmak istiyorum; bir baskasininkini bolusmeye degil. Sf.206
This entire review has been hidden because of spoilers.
bozkir cicekleri artik benim en sevdigim kitap, bir sure de selcuk baran'a takintili olacagim. karakterler o kadar dogal ki sanki herhangi birisiyle ankara'da karsilasabilirim (cok iyi bir gozlemciligin ve yazarligin urunu belli). birbiriyle cok dogal bir sekilde karsilasip iletisiyorlar, birbirlerine geciyorlar. turkiye edebiyatinda en sevdigim karakter olma potansiyeline sahip birini de icinde barindiriyor bu kitap, tabii ki nurten. bitirince nurten icin sevincten gozlerimden yaslar akti, onu seviyorum, yaptigi secimi seviyorum, iliskilerinde kendini kaybedisini goruyorum, onu anliyorum. baskalarinin ona tuttugu aynalardan kendine bakmak, kendi kitabini kapayip goz ucuyla baskasinin kitabini takip etmek... nurten zayif bir karakter degil, kandirilmis, kaybolmus ya da korkak da degil, sadece biraz zamana ve kendini bulma arzusu ihtiyac haline gelene kadar kendini kendisine yabancilasirken izlemesi lazimdi sanirim. sonda yazdigi iki mektup da o kadar ozel ki.. seyfi ve mufit de muhtesem karakterlerdi, sadece su an uzerlerine yazamayacagim.. hala nurten'i dusunuyorum, istanbula gidince neler yapmistir, sevdigi muzikleri hangi radyoda dinlemistir kim bilir?
"cagimiz gundelik insanlarin cagi... senin ve benim cagimiz bu. bu cagin kahramanlari bizleriz. belki kopek surusu kadariz ama kendimize bir yer ayirmayi, ufacik bir yer, basarmissak... bunu yeterince costurucu bulmuyor musun?"
This entire review has been hidden because of spoilers.
Mümkün dünyaların en iyisinde (Leibniz), amor fati (Nietzsche) ile akışa teslim olmak üzerine Seyfi-Nurten-Müfit üçlüsünün beş senesi hikaye edilmiş. İçiçe geçen üç öykü insana dair.
“… hayat her şeyiyle bir yazgı sorunudur; rastlantıların egemenliğinde ağır ağır akar gider.” Sf 154
Şimdi Hamsun’dan Göçebe. (Sf 29) Sonra Selçuk Baran’a dönüş Güz Gelmeden.
Bireylerin içinde bulundukları toplumun dinamiği içinde var olma çabalarını, ruh ve düşün dünyalarını, 1970 lerin kamusal yaşam özellikleriyle birlikte yansıtan akıcı kurgusu ve iddiasız anlatım dilini çok sevdim. Hem dönemsel hem de zamansız bir metin olma özelliği ile özgün bir metin. 🦋