Geçen yıl aramızdan ayrılan şair Didem Madak'ın yayımlanmış üç kitabı vardır: Grapon Kâğıtları, Ah'lar Ağacı ve Pulbiber Mahallesi. Bir süredir baskısı olmayan ve okurlar tarafından ısrarla aranan kitapların yeni basımını yaptık.
İzmir doğumlu (1970-23 Temmuz 2011). Liseyi İzmir'de tamamladı. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. İlk şiirleri Sombahar ve Ludingirra dergilerinde yayımlandı. İlk kitabı Grapon Kâğıtları (2000) ile İnkılâp Kitabevi Şiir Ödülü'nü aldı. Sonraki yıllarda iki kitabı daha yayımlandı: Ah’lar Ağacı (Everest, 2002) ve Pulbiber Mahallesi (Metis, 2007). 2008'de kızı Füsun dünyaya geldi. Kanser nedeniyle 41 yaşına yaşamını yitiren şair Didem Madak'ın naaşı Edirnekapı'da defnedildi.
Pekala, küçük bir itirafta bulunayım; ben sevmem şiir okumayı. Hem de hiç! Bunu ilk, en yakın arkadaşım etrafımda "Bu şiirini okudun mu?" diye dört dönerken söylemiştim; öyle afallamıştı ki garibim, uzun süre bana "Neden?" diye sormuştu; "Bir insan neden şiir okumayı sevmez?"
Öyle ya bence bu soru tam tersi şekliyle dile getirilmeli. "İnsanlar neden sever şiir okumayı?"
Neyse, neden sevmiyorum'a gelecek olursak... Şöyle ki; bazen yaşananlar öyle komiktir ki, siz gülmekten kasılan yanaklarınız, yaşarmaktan acıyan gözleriniz ile bunu olaya şahit olmamış birine/başkasına anlattığınızda belki karşılığında ufak bir tebessüm koparabilirsiniz. Şanslıysanız samimisinden. Ben genelde şanslı değildim. Karşımdaki insanın dudakları kıvrılırken yüzünden akan sahteliği hep hissettim.
Duygular böyledir çünkü; güzel şeyler anlatılmaz, acı şeyler, özellikle keder belki kader. Kulaklarınızı kapatıp, kendi çığlıklarınızda boğulsanız daha iyi. Evet, bazen benimde bu değişmeyen sığ düşüncelerim için kendimi boğasım geliyor ama bu böyle: Güzel şeyler anlatılmaz; hissedilir!
Ben bugüne dek, şiirlerine öyle-çok-güldüm ki-yanaklarım-acıdı tarzı olayları yansıtan bir şair tanımadım. Okuduğum tüm şiirlerde buram buram acı vardı. Kah apaçık, kah gizli saklı. Şöyle göğsünde derinlerde bir iz bırakıp, kitabın kapağını kapattığında uzun süre o ruh halini atamadığın. Duvarlara saçma bir hashtag ile yazılan iki üç mısradan daha fazlası çünkü şiir. Kokusunu buram buram hissettiğin çimene uzanıp, berrak gökyüzündeki bulutları izlerken gelen "elini uzatsan dokunacaksın" hissi, ama o elin yalnızca havayı kucaklamasının ardından tüm ruhunu saran "Ben kimim ki?" düşüncesi gibi. Yeryüzünde ufak, çok ufak bir parça. Şiir'de böyle bir şey işte. Yeryüzünün ufak bir parçası, ama hissettirdikleri dünyalar kadar bir yük omuzlarında.
Didem Madak'ın bu eseri bana hediye olarak gelmeseydi, okumazdım. Ama okudum.
Hayatını yitirmiş kadının, ağız dolusu Ah'ları ve az önce bahsettiğim o ağır yükleri omuzlayıp öyle göçmesinin ardından ne denir? Ne hissedilebilir ki? Diyelim ben duygusalım şiir konusuna, sevemiyorum. Hangi insan öylesine bir roman okur gibi çevirip sayfaları, üzerine düşünmeden kapatır kapağını günümüz dünyasında? Bence anladınız.
Yok kardeşim olmuyor, aşamıyorum, sevmiyorum da şiirleri falan.
Didem Madak'a da kendi kelimeleriyle veda etmek istiyorum: Bir zamanlar kendimi Bulunmaz Hint kumaşı sanmıştım Kaç metredir benim yokluğum? Benden daha çok var sanmıştım. Benim yokluğumdan dünyaya Bir elbise çıkar sanmıştım. Dünyanın çıplaklığına bakmaya utanmadan Sonunda ben de alıştım. Ah...dedim sonra, Ah!
Didem Madak'la yeni tanıştım. Her şiiri etkileyici ve yazılmak için yazılmamış. Yalnızlık ve yaşanmışlık kokuyor dizelerinde. Böyle değerli bir şairi hayatın bizden bu kadar erken alması çok üzücü.
Diger iki kitabini sevmedigim icin mi yoksa cidden iyi oldugu icin mi bilemeyecegim ama kesinlikle Ah'lar Agaci iclerinde en guzeli. Bayilmadim, ama bir sairi cok sevmenin, onu benimsemenin cok ozel ve az rastlanan bir sey oldugunu dusunuyorum. Sevdigimiz bircok yazar olabilir ama sadece birkac tane, hatta belki de bir tane cok sevdigimiz sair olur bence. Siir cok cok daha ozel bir sey. Didem'in siirleri de guzel, her seyden once kendine ozgu bir sesi var ki begensem de begenmesem de her zaman farkli bakabilen ve baktirabilen sairleri takdir ederim ama sevdigim sairler arasina giremedi maalesef. Uc bucuktan dort yildiz.
Bazı yaralar yararlıdır buna inan, Bazı yaraların ortasından küçücük bir el, Sanki geçmişine çiçek uzatır, Bazı yaralardan sızan kanla, Tüm geleceğin yıkanır.
Didem Madak'ı bu kadar geç tanıdığım için hayıflandım. Cümleleri kalbime dokunuyor. Şiirlerin hepsi güzel olsa da kitaba adını veren ah'lar ağacı'nın yeri apayrı:
"Güçlü bir el silkeledi beni sonra Sanırım Tanrı'nın eliydi. Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan. ... Çok şey görmüşüm gibi, Ve çok şey geçmiş gibi başımdan, Ah.. dedim sonra Ah! ... Ah benim nergis kokulu cehaletim... ... Ne diyecektin, ne söyleyecektin Şairlerin şahı olsan, Bir AH'dan başka. Bana yıllarca, bunca sözü boşa söylettin."
Açıklayamayacağım bi şekilde çok sevdim. Belki de bir kadın yazdığı için -ve o kadının artık yaşamadığını bildiğim için- daha çok dokunmuştur ruhuma.
"Baharda leylaklar açardı boynumda Mor ve pembe konuştum karanlıkla Gece açılıp gündüz kapanan bir parantezdim, Sözler vardı içimde işe yaramayan Sözlerle konuştum karanlıkla..."
Diyecek hiçbir şeyim yok bu kitaba. Tek kelime ile harikaydı. Her mısrası yüreğime saplandı adeta. Didem Madak’ın hayatını daha önce okumuştum ve kalemini çok merak ediyordum. Yaşadığı acıları kaleme dökmeye nasıl cesaret edebildiğini merak ettim daha doğrusu. Fakat şair, cesaret etmekle kalmamış resmen şaheser yaratmış. Ufak bir alıntı yaparsam daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum. ...... Ah benim nergis kokulu cehaletim... Ruj lekeleri bıraktın bardaklarda Anlatmak isterdin kendini durmadan Bir bardağa bile olsa. Ne diyecektin, ne söyleyecektin Şairlerin şahı olsan Bir AH’dan başka. Bana yıllarca, bunca sözü boşa söylettin AH!
didem madak okurken hep acıların türk sanat müziği ve sarımsaklı tencere yemeği kokuları arasında kaybolduğu bi mutfakta gibi hissederim. balkon kapısı açık, dışarıda güneş ışığını bekleyen bir sardunya var. masanın altına bir çocuk saklanmış, saklambaç oyununun bittiğinin farkında değil, birisi gelsin onu bulsun isteyen. domates çorbaları, kıtır ekmekler, yeni yapılmış reçeller, acılar, tatlılar, tuzlular birbirine karışır. didem madak okumak öyledir işte, hüznün kendisine büyük gelen terliklerini giymiş bir çocuğun, annesi olup mutfakta yemek pişirmesini izlemek gibidir
"İnsan kaybolmayı ister mi? Ben işte istedim bayım. Uzaklara gittim Uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin Uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım!"
"İstedim, hep istedim Sen iste derdim, iste yeter ki Vereyim. Her istediğimi verdim. Arttım, fazlalaştım, Eksikli yaşamaktan."
"Benim bir köyüm olmadı. Hiçbir şehir karlı sokaklarıyla bana Pazen gecelik giyinmiş bir anne gibi sarılmadı. İstanbul'u evlat edinsem Benimsemezdi nasıl olsa otuz yaşında bir anneyi Yüzyıllarca yaşamış bir çocuk olarak."
şiir kitaplarını puanlamak zor bence sevdiğim ve sevmediğim şiirler oluyor altını çizdiklerim ya da hiç iz bırakmayanlar
Didem Madak'ın bu ilk şiir kitabı ise bende bir sonraki kitabına da hemen başlamalıyım duygusu uyandırdı Ne yazık ki öldüğü ve sadece 3 kitabı olduğu için sanıyorum araya başka kitaplar alıp sindire sindire okuyacağım.
Şiir kitapları için okudum bitti diyemezsin... Son sayfadan sonra bile , o kitapta toplanan ruh sesleri senin içinde yankılanmaya devam eder.. İyi ki tanıdım seni , senin kaleminden , kağıda dökülen dertlerini ... Çoğu bana tanıdık geldi...
Daha önce bir kez bir kadının elinden çıkma şiir kitabı okumuştum. O. Kırmızıydı kitabın ismi. Yazarın adını hatırlamıyorum ama Didem Madakla hemen hemen aynı stilleri var. Yazarın adını hatırlamamamın nedeni kitabı beğenmememdir. Fakat bu kitabı çok daha iyi buldum. Duygularını kadınların günlük yaşamlarıyla birleştirmiş. Hayatındaki pişmanlıkları ve acıları son derece iyi yansıtmış. Bazen abartmış bazen durulmuş. Farklı tarzını beğendim.