"Evet bu sensin! Ama sen sadece bundan ibaret değilsin…" İsviçre ve Türkiye'de uzun yıllardır uyguladığı psikoterapi seanslarında ruhsal problemlerin envai çeşidine tanık olan Psikiyatr Dr. Merter, sıradan insanı ansızın pençesine alabilen ruh sıkıntısının, içinde bulunduğumuz benlik düzeyine sıkışıp kalmaktan, bir başka deyişle "yükselememekten" kaynaklandığını yazıyor. Kısacası ben, sağlıklı bir yaşam sürsem, sevdiklerimle huzurlu ilişkiler kursam, yeteneklerimi ortaya koyabileceğim bir işe sahip olsam, düzenli olarak dua ve ibadet etsem bile, bir an geliyor huzursuzlanmaya başlıyorum; kafese kapatılmış bir kaplan gibi "kendi katımda" bir aşağı bir yukarı asabi asabi dolanmaktan kendimi alamıyorum. Ve bu, varoluşsal anlamda kendimi geliştirememekten kaynaklanıyor. Merter, modern psikolojiden postmodern bilinç katagorileri kuramcılarına ve tasavvuf literatürüne kadar oldukça zengin bir kaynakçaya dayanan Dokuz Yüz Katlı İnsan'ında, çok katlı ego/nefs modelini oraya koyuyor ve benötesi (transpersonal) psikolojisinin kendine özgü terapi teknikleri çerçevesinde "yükselmenin sırlarına" işaret ediyor. 900 katlı bir gökdelen tasavvur edelim, bulutları yarıp uzaya doğru yükselen… Katların her birinde "biz" varız. Katlar yükseldikçe, letafet kazanan, nuru artan, kaygısı, korkusu azalan, muhabbetle gülümseyen bir başka biz… Bazı "bizlerimiz" varlıklarını daha ziyâde bodrum katlarda sürdürürken bazıları da yücelerden gülümsüyor… Ama en alt katların sakinlerinin bile, üst katlarda aynı muhabbetle gülümseyen asılları var. (…) Alışveriş merkezlerinde gönülleri arzu ile titreyen insanlar, diskoteklerde parlak ışıklar altında hasretle birbirlerine bakan gençler ve balkonunda kafası dumanlanıp gözleri dalan "bilinçaltı dervişi" kardeşimiz, hepimiz istisnasız aynı arayış içerisindeyiz. İçinde sıkışıp kaldığımız bodrum katların kasvetinden kurtulup, daha ferah ve aydınlık katalara çıkarak hakikate yaklaşmak… Bu amaca ulaşabilmekse sadece bu âlemde mümkün.(…) Psikolojik açıdan bakarsak, her kattaki "biz", alt kişiliklerimizden birine, yani sahnede oynadığımız rolümüze tekabül eder. Bununla birlikte her rol, derununda bir parça huzursuzluk ve tatminsizlik taşır. Bu huzursuzluk bodrum katlarında had safhadadır. Hissedilen acı o denli yoğundur ki, o alt kişilik kendini anestezi etmek zorundadır. Bu nedenle bulabildiği en sert içkileri içerek, bazen de uyuşturucu alarak bu acıyı dindirmek ister. Teselliyi insanda arar. Geceyi beraber geçirdiği sevgilisine en romantik aşk sözcüklerini fısıldadıktan sonra, sabah uyandığında onu bir "acûze" gibi görür. Öyle ki ertesi akşam bir başkasına yönelir. Bir kattan diğerine geçmek, geçici bir rahatlığı da beraberinde getirir ama bir süre sonra o "huzursuzluk" kalpleri içten içe tekrar sarar. Eğer bir üst kata çıkmak mümkün olmazsa içinde bulunulan kat ne kadar mükemmel döşenmiş de olsa şartlar ne kadar da ideal görünse huzur giderek kaybolur. Gizli bir çağrı kulağımıza "Senin yerin burası değil" diye fısıldar.
Dokuz Yüz Katlı İnsan, sadece insanın bodrum katlardaki çözümlenmemiş gölgelerini değil de yardımseverlik, fedakârlık ve gerçek âşk gibi üst katlardaki latif duygularını de içine alan ego/nefs modelini ortaya koyuyor ve benötesi terapi tekniklerinden örnekler veriyor. Çözümlemeli rüya örneklerine yer veren Rüya Terapisi bölümü ve örnekli Aktif Hayal Kurma Teknikleri ve Hayır Terapisi, Merter'in yıllardır sürdürdüğü psikoterapi seanslarında bizzat uyguladığı terapi yöntemlerinin başında geliyor.
Bayağı ağır, hazmedilerek okunması gereken, psikolojik ve tasavvufî derinliği olan bir kitap bu. Kitabı, notlar alarak, altını çizerek, ilişkili kısımlara etiketler koyarak okumaya çalışmıştım. Dolayısıyla 400 küsur sayfa olmasına rağmen yaklaşık 2 ayda bitirebilmiştim.
Mustafa Merter, yıllarca yurtdışında yaşamış olan bir psikiyatr... Onlarca yıl günde ortalama 4 saat kadar zen medistasyonu yapmış ve İslamî olmayan bir yaşantı sürmüş. Bir mürşide bağlandıktan sonra ise tüm hayatı değişmiş.
Kitabında psikoloji biliminin öncülerinin genel yaklaşımlarını özetledikten sonra, aynı kavramların tasavvuf ve nefs mertebeleri çerçevesinde nasıl yorumlandığını; uyuşturucu, alkol gibi maddelerin kullanılmasıyla ortaya çıkan farklı bilinç durumlarını; can ve seyr-ü süluk gibi kavramları ele alıyor.
Ufuk açıcı ve rehber olarak faydalanılabilecek bir kitap...
Mustafa Merter'i ilk kez bu kitap ile tanıdım, kitapta psikoloji ve dini (İslam'ı) bir araya getirmeye ve tasavvufla psikolojiyi birleştirerek insanı daha iyi tanımaya ve sorunlarına çözüm bulmaya çalışıyor. Psikoloji alanında daha çok Freudcu görüşlere yer verirken, tasavvuf alanında Mevlana ve İbn Arabi'yi ön plana çıkarıyor.
Daha önce bu konuları bir arada ele alan bir kitap okumamıştım, bu yüzden tam ne ile karşılacağımı tahmin edememiştim ancak beklediğim kesinlikle bu değildi. Merter ilk sayfalar kitaba çok güzel giriş yapıyor, ilk psikanalistleri ve psikolojiye katkısı olan tanınmış kişileri inceliyor ki okuması zevkli ve merak uyandırıcıydı. Sonra tasavvufa giriş yapıyor ve o bölümlerden sonra kitabın bir kısmı Mevlana ve İbn Arabi'den alıntı, bir kısmı yazarın yorumları bir kısmı da psikolojik bilgiler. Bu kısımları ben pek anlaşılır bulmadım, kitap zaten sadece psikoloji ve tasavvuf ile ilgili bilgisi olanlara yazılmış gibi, genel kitleye değil belli bir kesime hitap eden, günlük konuşma tarzı var, yazar alıntılarla ve kişisel deneyimleri ile doldurmuş sayfaları. Kitabın size vaat ettiği, psikoloji ile tasavvufun bir araya getirilmesi ki sunuş tarzından bilimsellik bekliyorsunuz, size sunulansa bir psikiyatristin yıllar içinde yaşadıkları ve en sonunda tasavvufla tanışarak doğruyu bulmuş olması. Siz psikiyatrist kimliği ile böyle bir kitap yazıyorsanız bu tamamen alıntılara ve yorumlara dayalı bir kitap olamaz, çeşitli araştırmalardan yararlanarak kanıt göstermeye çalışmanız, cümleleri 'bence bence' ekseninden çıkarıp verilerle ve gerçeklerle dedteklemeniz gerekir.
Örneklendirme sizin savınızı güçlendiren ve okurun özümsemesini sağlayan bir biçimdir, Merter de bunu sık kullanmış, keşke örneklendirmeleri gerçekler ile olsaydı, verdiği örnekler hayali olduğu için kanıtlanamaz ve her yöne çekilebilirdi.
Kitabı çok fazla eleştirdim biliyorum, eleştirel olmaktan çok hoşlanmıyorum bu kitap emeğin ve belli yılların sonunda oluşmuş, kitabın sunumu ve girişi okuyucuda ister istemez beklentiler oluşturuyor ve bunlar karşılanmıyor. Kitabın düğüm noktası Kaliforniya Sendromu gibi idi o da meğerse yazarın bir ürünüymüş ve henüz araştırma gibi yöntemlerle desteklenip ortaya net bir gerçek çıkarılmamış. Bilimsel araştırmalar, özellikle de bu sendrom gibi bir sendrom için yapılacak araştırmalar çok fazla maliyet ve iş gücü istiyor, Merter'in bu imkanlara sahip olmaması çok doğal, umarım imkanı olur da teorisini ispatlı bir şekilde kanıtlayarak, tedavisi için uygun yöntemler sunabilir.
Böyle kapsamlı bir kitap yazmak zor olsa gerek, her şeyden önce çok derin araştırmalar ve sağlam kanıtlar istiyor, ne yazık ki Mesnevi'den alıntılar bu sağlam kanıtlar için yetersiz, Mevlana'ya saygım ve sevgim sonsuz olsa da.
Not: Rüyalar ile ilgili bölüme değinmiyorum bile, o bölüm bana çok kişisel geldi, yazarın tam olarak neye dayanarak o yorumları yaptığını hiç anlamış değilim, belki bu konudaki cahilliğimdendir.
Son olarak bunlar tamamen kişisel görüşlerim, kitap bende yukarıda yazdığım izlenimleri bıraktı, yeterince objektif olamamışımdır belki.
kırk fırın yemem lazım bu kitabı anlayabilmek için. fatma hoca 2018den beri söylüyor. (onu tanıdığım sene diye öyle diyorum, belki daha eskiden de söylüyordur) aldım, denedim, allem ettim, kallem ettim. yok.
bu güzel kitabı babam, kendisi kitabı yıllar önce çok severek okumuş, bana bi kaç yıl önce hediye etmişti. kolay bir kitap olmayacağına dair de uyarmıştı beni tabi verirken. ve haklıydı:) baya bi sindire sindire okumam gerekti. zaman zaman ara verdim ağırlığından; bazen de bırakamadım kitabı ilgimden ve merağımdan. yani bende bıraktığı etkiyi tam olarak nasıl anlatabilirim bilmiyorum ama inanılmaz güzeldi. bana o kadar çok şey kattı ki. derinliğini tam anlamıyla anlamayı başarabildiğimi düşünmüyorum; muhtemelen bir süre sonra tekrar ve tekrar okumam gerekir bunu başarabilmem için. ama kısacası bana, öğrendikçe tekrar ne kadar da az bildiğimi, ve bu muhteşem alanda (psikoterapi & nefs-ilmi) daha öğrenilcek ne kadarrr çok şey olduğunu hatırlattı. insanoğlunun değerini hatırlattı.. bence özellikle bütün psikoterapist (olma yolunda) olanların okumuş olması gereken bir eser, karşı tarafa temizlenmiş bir ayna tutabilmemiz için :)
(kitabın başından beri tek kritiğim: bi tık ‘outdated’ olması... bazı kısımlarda ataerkil bir perspektif sezdim ve bazı cinsiyet- ve cinsel yönelim terimleri doğru kullanılmadı. insanın farkli hallerini anlamaya çalışanlar olarak bunları da doğru ve açık bir şekilde araştırmamızın gerektiğini düşünüyorum)
Kitapta modern psikoloji ekolleri, yeni çağ akımları ve İslam tasavvufu karşılaştırılmış ve ayrıntılı bir şekilde açıklanmış. İnsanın tatmin olmayan duygularının asıl sebeplerine nasıl inileceğine dair çözüm yolları üretilmiş. Oldukça faydalı buldum. Yazarın hayat tecrübeleri de kitabı daha aktif kılmış. Okuyun
Tasavvuf ile psikolojik ekolleri "nefs katmanları" cihetiyle inceleyen benzeri başka bir kitap okumadım henüz. Freud'un "çalışmak ve sevmek" tavsiyesinin psikolojik olarak sağlıklı kalmaya yeterli olmadığı, esas olanın yükselme sürecinin devam etmesi gerektiği ele alınıyor. Ayrıca batı dünyasının bakış açısının ve tutarsızlıklarının ele alınış tarzı da etkileyici. Bu kitabın üstün yönü, karşılaştırmalı oluşu, ancak tasavvufi bakış açısı ve çözüm önerileri cihetiyle doyurucu olmadığını, sadece çözüme işaret ettiğini söylemem gerekiyor. Demek istediğim, durum tespiti var; ancak o tespitlerden sonra inkişaf noktasında bir çözüm kılavuzundan ziyade, sadece bir bilgilendirme kitapçığı diyebiliriz. Tasavvufi terimler cihetiyle "Kalbin Zümrüt Tepeleri " eseri kaynak olarak okuyabilir. Bu eserde bahsedilen izahı zor, keşfedilen hallerin izahı bu kitapta detaylı şekilde yer alıyor. Kanaatimce Mustafa Merter eğer o eserleri okusaydı ortaya çok daha doyurucu bir eser çıkabilirdi.
Modern ve pratik psikoloji eğitiminin yanı sıra tasavvuf, doğu mistisizmi, yoga, meditasyon gibi alanlarda da eğitim almış bir psikiyatr Mustafa Merter. Kitap yer yer ağır ve bütün tuşlara basılmış gibi bir hissiyat veriyor. Biraz psikoloji, biraz felsefe, biraz tarih, biraz vaka incelemeleri, biraz Mevlana, biraz Jung, biraz din, diyanet, ahlak… İbadetlerin fonksiyonu ilgili kısımlar çok hoşuma gitti. Yaşadıkları karşısında insana daha derin ve farklı bir bakış açısı kazandıracağı muhakkak.
Kitap tasavvuf ve modern psikoloji arasında güzel bağlantılar içeriyor. Günlük hayatta fazlasıyla alıştığımız bazı davranış biçimlerini sorgulamamızı sağlıyor. İçerdiği temalar açısından orijinal bir eser olduğunu söyleyebilirim, ancak dilini biraz sert buldum. Yazar muhtemelen geçmişte kabul ettiği doğrularıyla çatıştığından, farklı dini/manevi inanışlara veya psikoloji ekollerine sert eleştirilerde bulunuyor ancak bu eleştiriler okuyucuda haklı olarak farklı inançlara saygı duyulmadığı izlenimini uyandırıyor. Ek olarak kitabın sonlarına doğru (özellikle rüya analizi hakkındaki bölümde) çokça tekrara düşülüyor ve bu da insanı kitabın genel gidişatından koparıyor.
Ilk 100 sayfasinda, karsilastirmali modern psikoloji orgusunde maneviyat/sufismin ele alinisiyla etkilendigim; ne yazik ki sonrasinda yazarin Islam disindaki farkli dinlerden insanlara ve yasam tarzlarina dair onyargili soylemleri ve kucumseyici dilinden oturu sogudum kitap.
2,5/5 Bu kitabı tasavvufa giriş için uygun olduğuna dair bir öneri üzerine almıştım; çok da büyük bir istekle başlamış ama büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştım. Girişi batı dünyasından birçok ismin bilinçdışı kavramına dair yazdıklarının kısa bir özetiyle başlıyor, aralarda sohbet havasında bol bol Yunus Emre alıntılarıyla devam ediyor. Devamında hiç anlamlandıramadığım bir rüya bölümü var ki; çevrenizde vardır mutlaka, kimi insan rüya görmeyi ve anlatmayı sever- burada yapılan bu sohbetten ibaret. Ama bende en çok hayal kırıklığı yaratan şey; kitabın başından itibaren kendi geliştirdiğimiz "Kaliforniya Sendorumu" kavramını açıklayacağız dedikten- ve ben de sabırla, tüm iyi niyet ve gayretimle sonuna kadar okuduktan sonra bu kavramında bir sohbetten öteye geçmemesi oldu. Sonuç; tasavvuf edebiyatına başlasam mı acaba diyen hevesimin maalesef beni terk edişi oldu. Herkese keyifli okumalar.
Nietzsche'nin insanı, kendi kendini aldatan fakat aynı zaman-da "güç arayışı" dürtüsünün hükmü altına girmiş bir varlık-tır. Güç arayışının yanı sıra bilme ve gerçeği arama dürtüsü de vardır. Bu dürtü, belki de gizli kalmış ölüm dürtüsüdür.(13) Nietzsche'ye göre her duygu, görüş, tutum ve davranış, aslın-da kendini aldatma ve yalandan ibarettir. Herkes, kendi ken-disine en uzak olandır...(14)
Bireyi büyük oranda oluşturan başlıca unsur bilinçdışıdır. Bi-linçdışı; karmaşık duygu, düşünce ve dürtülerin hüküm sür-düğü, eski duyguların tekrarlandığı bir alandır. Böylece insan sürekli kendisini ve diğer insanları aldatarak yaşar. Vicdan ise tarihin bir döneminde, insanoğlunun saldırganlık dürtülerini denetlemek istemesinden kaynaklanır Nietzsche'ye göre ilkel insan; "vahşi tabiatlı, zafer ve kurban arayan, sarışın bir hay-vandır." Toplumsal hayat, dürtülerin dışa dönük yaşanması-nı engellediği için bunlar yön değiştirip "kendi kendini yok etme dürtüsü" olarak içe yöneltilir, böylece suçluluk duygula-rı oluşur. Tüm bu nedenlerden dolayı insan kendi kendisine küskün bir hâle gelmiştir. İçinde kötülük, kıskançlık, nefret ve hiddet taşır. Bastırılan bu duygular kimi zaman kamufle edilerek "sahte ahlaklılık" şeklinde topluma yansıtılır.syf37
temel patoloji-miz yanlış yerde, yanlış şeyi "istemek" ve buna bağlı olarak acı hissetmek midir? Bedensel haz, duygusal haz ve zihinsel-ras-yonel haz gibi arayışların temelinde bu garip ve yanlış "istek" mi yatıyor? Yoksa biz de Nasreddin Hoca hikâyesinde olduğu gibi, ahırda kaybolan tesbihi, ışık daha fazla diye pazar yerin-de mi arıyoruz?
Her hâlükârda insan, ana vatanından kopmuş, dünya gur-betinde yalnız kalmış bir yolcu gibi "iki kapılı bir handa gündüz gece gider... Bu yolculuk bizi merkezden uzaklaştır.
dığı oranda rahatsızlık ortaya çıkar ve acı çekeriz. Merkezden uzaklaştıkça artan karanlık görüşü de azaltır. Daralan görüş açısının oluşturduğu bilinç de kısıtlanıp sıkışmış bir hal alır. İnsan zifiri karanlık içerisinde el yordamıyla nesnelere ve in-sanlara sarılıp "Bir zamanlar bana o denli yakın olan ışık sen misin?" diye sorar. Aldığı yanıt her seferinde olumsuz olunca aramaya devam eder, sürekli yer değiştirip hep yeni bir ümitle yeni arayışlara girer. Belki de zamanın başlangıcından beri in-sanın temel dramı, kendisine yetmediğini sandığı bir dünya-nın içine yerleştirilmiş olması ve kabına sığamamasıdır.
İnsan, merkezden kendisini uzaklaştıran bu yolculuğa, epey acayip bir tekneye binerek açılır. Bu teknenin adı "nefs" veya "ben"dir. Hayatı boyunca, azgın dalgalar arasında kâh o yana kâh bu yana savrulur; Ulysse gibi İthaka'yı, yani anavatanını arar. Zaman geçtikçe gemi eskir, su alır, dümeni tutmaya çalı-şan eller sızlar ve soğuk insanın iliklerine işler. Ah! İnsan hep İthaka'nın sakin sularını, güneşin ısıttığı yemyeşil sahilleri ve güven veren, o coşku dolu sükûneti arar. Arada sırada fırtına geçici olarak dindiğinde geminin bir adaya ulaştığı olur ama nedense içindeki huzursuzluk insanı hep yeni arayışlara iter, yeniden "ben" gemisine binip "İthaka" ümidiyle engin deniz-lere açılır.syf88
Nefesin aynında (aslında, özünde) olan her şey, karanlık ge-cenin sonundaki aydınlık gibidir.
Siz hiç gündüzü olmayan gece gördünüz mü? Nefesin bir di-ğer derin anlamı ise "almanın”, “verme” olmadan anlamlı ola-mayacağı ve rahatlamanın sadece bu ikisi bir araya geldiğinde mümkün olabileceği gerçeğidir. Çağımızda, narsisist medeni-yetin ve insanın temel sorunu, almaktan ötürü vermeyi unut-muş olması ve bu nedenle çatlayacak kadar sıkılmasıdır.syf240
Freud'a nefs sağlığı nedir diye sorulduğunda, "çalışabilmek ve sevebilmek" diye cevap vermiştir. Bu gözlem kısmen doğrudur. Sevemeyen ve üret-kenlikten uzak bir insanın bu sorunları aşması elbette büyük bir aşamadır ama nefsin yapısı gereği asıl nefs sağlığı, belirli bir katta takılıp kalmamak ve yükselme sürecinin kesintisiz devam etmesidir. Zira duraklama (stagnasyon) belirli bir süre sonra "ölüm" anlamına gelir. Dün bizim açımızdan anlamlı olan ontolojik bir alan veya kat, bugün için yeterli gelmez. Acı ve sıkıntı yine üstümüze çöreklenir. Üst katların varlığından habersiz olan “psikanaliz medeniyeti", ne yazık ki empoze ettiği varoluş tarzı ile, geçici bir yükselmenin ardından yeniden aşağılara düşme riskini de beraberinde getirmiştir.syf302
(Aslın-da birbirimize ne kadar benziyoruz. Fakat küçük farklardan dolayı birbirimizi ayrı sanıyoruz. Aramızda öyle derin bir kardeşlik var ki, anlatmak için kelimeler yetmiyor. Hepimiz o nefs-i emmâre zindanından kurtulmak istiyoruz. Alkatraz kuşçusu gibi, bir ömür boyu yılmadan, ümitle, belki olur diye, kuş olup zindandan uçma hayalini yaşıyoruz. Zindana kafes üstüne kafes yerleştirip, içimiz yanarak o kuşları besliyoruz. O katta yaşayan rolümüzü terk etmekten korkuyoruz, çünkü o katı ve rollerini terk edersek öleceğimizi sanıyoruz.
Ölünüz, ölünüz; bu ölümden korkmayınız! Çünkü, ölüm-le şu kirli topraktan kurtulur, göklere, ötelere yükselirsiniz! Ölünüz, ölünüz; bu nefs-i emmâreden yakanızı sıyırınız! Çünkü bu nefis bağ gibidir, zincir gibidir; siz de, o zincir ile bağlanmış birer esir gibisiniz! Zindanı delmek için eli-nize bir kazma alınız! Zindanı delebilirseniz, padişah da siz olursunuz, emîr de siz olursunuz [...] Buluttan dışarı çı-kınca, ayın on dördü gibi parlak bir mânâ "ay"ı olursunuz! Susunuz, susunuz; susmak, ölümün nefesidir! Aslında, bu susuşunuzda, yani ölüşünüzde bir dirilik vardır! (Hz. Mevlânâ, Divân-ı Kebîr'den Seçmeler, Cilt 1, s. 443, çev. Şefik Can)syf388
Sophie'nin Dünyası kitabı felsefe için ne ise, bu kitap ta psikoloji için o. Kitaba başladığınızda ağır geldiğini hissederseniz vaktiniz gelmemiş demektir. İçselleştirilerek okunması gereken bir kitap. Kitap ilginç bir şekilde sizi kendine yönlendiriyor ve o güne kadar rafta bekliyor. Bunun anlamı içindeki bilgilere hazır değilsiniz demek. Kitaba 7 yol sonra başladım ve inanılmaz bir hayranlıkla ve aydınlanma ile okudum, her satırı muazzamdı. Bütünsel bakış açısını diyagramlarla ve bütünselimle anlatıyor. Önce kendini bil desturunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz ve sonrasında çevreni bil kısmında idrakınız artıyor. Bakış açınızı değiştirecek ve tekamül yolculuğunuzda rehberlik edecek nir kitap. Kesinlikle kıymetini bilerek okumak gerekir. Emeği geçen Mustafa Merter' e saygıyla....
"Bir kedi genç olduğu sürece kağıt toplarla oynar, çünkü onları canlı ve kendine benzer bir şey olarak görür..." (206). Katına sığamamayı ve yükselme ihtiyacında olan insanı derinlemesine irdeleyen bir kitap. Teşekkürler Mustafa Merter.
Batı'ya mahsus psukhe fikriyatının nefs'in en alt katına mahpus olmasının islam tasavvuf'undaki nefs katmanları itibarıyla mukayesesi ile bu tarz bir mahpusluğun hangi neticelere yol açtığı üzerine doygun bir eser.
Üç puan vermem aslında kitabı anlayamamam kaynaklı. Teorisi fazla, benim gibi pskiloloji hakkında pek bilgi sahibi olmayan biri için yer yer yorucuydu. Ama eminim ki bu konulara ilgi duyan ya da bu ilimle ilgilinen meslek grupları için ufuk açıcı olmalı.
Kolay sindirilebilir bir kitap değil. Modern psikoloji ve tasavvufu birlikte ele almak farklı bir bakış açısı kattı bana. Zaman zaman kitaptan koptuğum anlar oldu ama bunun tasavvuf diline hakim olmadığımdan kaynaklı olduğunu düşünüyorum.
Ufuk açıcıydı. İlk başlarda teknik kısımlar ve felsefî arkaplan işlenirken okumak zorlaştı ve yavaş ilerleyebildim. Fakat orada kopmayıp devam ettim ve devamı çok güzel geldi..
Herkesin okuması gereken insanın içindeki potansiyeli keşfedip araştırmaya basliycagi noktalar üç n çok iyi bir rehber.. Biraz fazla terim kullansada yinede psikolojiyi çok seven biri olarak bayıldım.