Düşünür Dücane Cündioğlu bütün paradigmaları alt üst ediyor!..
Okurlarının Uzun Zamandır Merakla Beklediği Seri Nihayet Yayımlandı.
Üçleme Olarak Okuyuculara Sunulan Seri Çok Konuşulacak, Tartışılacak ve Çok Satacak!..
Geniş Bir Reklam ve Tanıtım Kampanyasıyla Satışa Sunulacaktır.
Sanatın varlık nedeni tahayyül. Çünkü insan hayal edebildiği için sanat var. Ne garip değil mi, akledebildiği için değil. Tıpkı gerçeklik gibi, akım da sınırları var. Bilimin de. Oysa tahayyülün sınırları yok. İster istemez sanatın da.
2 Nisan 1980’de başladığı yazı hayatına çeşitli dergi ve gazetelerde makaleler yazarak devam etti. 1981’de Kur’an ilimlerini temel uğraş alanı olarak seçti. Yorumbilim'in (İlm-i Tefsir) yanı sıra uzun yıllar Tarih, Dilbilim (İlm-i Belâğat), Düşüncebilim (İlm-i Mantık) ve Felsefe dersleri verdi. Şubat 1998’ten itibaren Yeni Şafak gazetesinde köşe yazarlığı yapmaktadır.
Kitap daha cok Ducane Cundioglu'nun son yillardaki filmlere dair kaleme aldigi koseyazilarindan olusuyor. Sinema ve Felsefe isminden ziyade Sinema ve Yorum ya da Sinema ve Hermeneutik olarak yayinlanmasi daha takdire sayan olabilirdir. Zira yazar daha cok filmler uzerine yorumsama teknigini kullaniyor.
Her ne kadar kitabi bir 'film hermeneutigi' kategorisine koysam da, belli basli bir takim itirazlarim var:
Ducane hoca gibi benim de sinemadan anladigim sey yorumdur. Yani ornegin Lars von Trier, Melancholia'da insanin kacinilmaz kiyameti/kehaneti uzerine yorum yapmistir. Sikca bahsettiginin aksine Ducane hoca bu noktayi kaciriyor kanaatimce. Sanata oyle bir tanrisal anlam yukluyor ki uzerinde konustugu sey gittikce nesnelesiyor. Asiri yoruma kaciyor biraz bu yuzden.
Bir diger nokta ise su: Bence Cundioglu, filmlere hermeneutik acidan yaklastigindan cok postyapisalci bakiyo olaya. 'Yonetmenin Olumu' olarak adlandiracagim hatta. Oyle bir yorumluyor ki filmin bir karesini, Trier yok artik orada, sahne var, o lahza var sadece. Ve onceki sorunla birlesiyor bu durum: O lahza artik gercek, yani maddi. Asiri yoruma oyle bir kaciyor ki, yonetmenin yapmis oldugu yorum kalmiyor artik geriye.
Son nokta ise daha cok yontemsel bir elestiri. Kitabin ismi Sanat ve Felsefe. Ancak uc adet yazi var ki icinde, 'bunlar da konuyla alakali, dahil edelim gitsin' mantigiyla kitapta yer almislar. Mustafa, Hur Adam ve Porcupine yazilarindan bahsediyorum. Kitapta gecen butun filmler Turkiye disindan. Yalnizca bu ucu Turk filmi. Tek ayrim bu degil elbet. Diger filmlerin tamami sanatsal film kategorisine katilabilir, ancak bu ucu birer elestiri yazisidir. Diger tum filmler hermeneutik acidan ele alinir, bu ucu ise kose yazarligi uslubuyla. Diger tum filmlerde hayran oldugu sahneleri anlatir, bu uc yazida uc filmin ne kadar kotu oldugundan. Oldukca alakasiz bir sekilde yer alirlar kitabin icinde. Daha ileri giderek sunu da soyleyebilirim: Turkiye'den hicbir filmden bahsedilmemesi yazarin tercihi olabilir. Tabi uc kotu film ornegi olarak gosterdigi filmlerin ucu de Turkiye'dendir. O halde yazarin Turk filmi olmayacak kitapta kompleksi yok. Ancak bu noktada Reha Erdem'in, Dervis Zaim'in, Semih Kaplanoglu'nun adinin gecmemesi oldukca da gariptir. Begendiyse bahsetmeli, begenmediyse de bahsetmeliydi.
antichrist hakkinda yazılmış olan yazı ilkel ve sığ. kadınların, doğurabilmenin yanısıra sanat ve pozitif bilimlerde de başarılı oluyor oluşu lars von trier ve yazarımızın gücüne gitmiş olmalı- ki uremek için kadının orgazma ihtiyaci olmadığı vurgusunu yaparak erkekleri "zavallı" göstermiş. orgazm hususunu bilen ve bunu kullanmayi çok iyi becerip kadına psikolojik şiddet uygulayan erkekler (antichrist filminin erkek karakteri örnek gösterilebilir) göz önüne alındığında, lars von trier'e ve yazarımıza tüm çağların asıl "zavallısının" hangi cins olduğunu tekrar düşünmeleri tavsiye edilebilir.
Kitap öncelikle, ye'siyle âlem-i mevcûdiyetten terki iştiyak ederken seyretmiş olduğum Ingar Bergman'ın Nattvardsgästerna adlı filminin yorumuyla başlar:
"Neredeyse hiç secdeden kalkmazken alnım, niçi bir kez bile sesini duymam? Günler, geceler... asırlardır adı duduklarımdan düşmediği halde neden bir defa da ben onun adımı andığını işitmem?
Niçin bir tek kelime bile etmez, niçin daima susar? Niçin hep bu kadar uzakta durur da yakınıma gelmez? Niçin başımı okşamaz, niçin bir kez olsun konuğum olmayı kabul etmez? Niçin bir kez bile yüzüme bakmaz, bir kez bile yüzyüze konuşmaya razı olmaz?
Küs müdür acaba bu yetimine?
İyi ama niçin küssün bana? Kadir olan, Rahman olan o, ben değilim. Ben ki sade mahrum olanım. Ben ki bir tek yazgısı yalnızlık olanım. Ben ki ben diye işaret edecek bir benden bile mahrum olanım. Merhamete muhtaç olan o değil, benim. Rahmet ve şefkati, lütuf ve ihsanı isteyen benim, vaad edense o?"
Filmi izlediğimde ve yine kitabın önsözünü okurken insanın çaresizliğinin, umutsuz boşluğa düşüşünün yankıları olan Matta ve Markos'daki Hz. İsa'nın bilinen sözü ve Kur'an'da geçen, peygamberlerin içerisine düştükleri ümitsizlikleri anlatan ayet hatrıma geldi:
"Rabbim, Rabbim, beni niçin terkettin?"
"...Onlara öyle yoksulluklar, öyle sıkıntılar dokundu ve öyle sarsıldılar ki, hatta peygamber ve beraberinde iman edenler: "Allah'ın yardımı ne zaman?" derlerdi."
Cündioğlu tam da burada "Ya Rab Bu Uğursuz Gecenin Yok Mu Sabahı?" diyen Mehmed Akif'in şu dizelerini de iktibas etmeden geçmez:
"Madem ki adl-i İlahî yakacaktın … / Yaksaydın o mel'unları… Tuttun bizi yaktın! (…) Yetmez mi mus'ab olduğumuz bunca devahi? / Ağzım kurusun … yok musun ey adl-i İlahi!"
İmdi, bize düşen âlem-i mevcûdiyette çelişkiyi yaşamaya sebatla devam etmek, mukadderatta bulunan eleme teslim olmak ve onu olduğu gibi benimsemektir. Bize düşen de varoluşun özüne elimizden geldiğince nazar-ı itibar etmek ve nihayetinde ona mağlup olmaktır.
"Kuşkunun pençesinde kıvranın. Dualarınız hep geri çevrilsin. Kahrolunuz. Kahrediniz. Yaşamı soğuk bir su gibi teninizde hissediniz. Uykuya hasret kalınız. Şefkat kokan bir nefes beklerken kürek kemiklerinizin ortasında hissedin yârin hançerini. Tadın ihaneti. Reddedilin. İnkâr edin ve edilin. Tereddüt edin. İncindiğinizi düşünün. Rüyalarınza apansız doluşan bedbahtlara kendinizi anlatmaya çalışırken takatsiz kalın. Yaşayın yani. Çelişkiyi. Çileyi."
Yazar bir video'sunda (bu olabilir: https://www.youtube.com/watch?v=kAvMJ...) "güncel düşüncemi en iyi yansıtan kitaplarım bu üçlemedir" benzeri bir sey söylemişti. Ben de bir fırsatta okurum diye düşünerek almıştım.
Dücane Cündioğlu ilginç birisi. İfadesi ve hatta duruşu genelde karamsar, ama öne sürdüğü fikirleri umut vadediyor ya da umudu elden bırakmıyor diyeyim. Biraz dağınık konuşuyor gibi görünse de aslında kendi deyimiyle konunun etrafında dolanıyor. Bunu bilerek ve özellikle yaptığını da ekliyor.
Başı sonu yokmuş gibi dinliyor, okuyorsunuz, ama sona geldiğinizde kafanızda bir fikir oluşmuş oluyor ya da olan bir fikir yıkılmış da olabiliyor. Hatta bir adım daha ileri gidersem, eserleri (kitap, video) kendi içlerinde bütün değil bile diyebilirim. Oysa onu takip ettikçe kendi pozisyonunu sizin zihninize parça parça işlemiş oluyor.
Bu felsefe üçlemesi de, ne her biri ayrı ayrı, ne de üçlemenin bütünü, kendi içinde bütün olmayan bir görüntü çizse de, diptoplamda olgunlaşmış bir düşüncenin izdüşümleridir diyebilirim.
Zoraki bitirdiğim bir kitap oldu. Yazarın diğer kitaplarını okumadım, yazım tarzı hep böyle mi bilmiyorum ama tek kelimelik cümleleri çok dikkat dağıtıcı ve yersiz. Kitabın yarısı neredeyse tek kelimelik cümlelerden oluşuyor, “tek kelimeyle neler anlatıyorum bak da gör” fikriyle yola çıkılmış olabilir, ancak bu yazın tarzı bu kadar sık kullanılmaz. Diğer bir rahatsız eden nokta da, kullandığı kelimeler hep “ne kadar çok okuyorum ne kadar çok biliyorum” dercesine göze sokulmuş. Vakur bir tarza sahip değil, bu benim okuyucu olarak beklentim tabi ki, kişisel. Beğenini vardır, onlara iyi okumalar dilerim. Sinema dünyasında adı en çok takdirle anılan, farklı işler yapan yönetmenler ve onların filmleri üzerine yazılardan oluşmuş bir kitap, bilmeyenlere yeni bir perspektif sunabilir.
Üçlemeden en ilgi çekici olan kitaptı. İzlemediğim filmler hakkındaki yorumları da izlediklerim kadar keyifle okudum. Tabi burada biraz çekindirici olan durum şu, Dücane Hoca bu üçlemeleri yazarken meseleyi her seferinde ve mutlak surette "Doğu" olarak tarif ettiği kavrama bağlamak ve onu yüceltmekle mükellef gördüğünden okuyucuyu zor bir seçicilikle sınıyor. Araç olarak Batı, sonuç olarak Doğu olan üçlemenin haliyle okuyucu kitlesi de çok hibrit. Yazarın belirgin tarafına rağmen hitabının bu kadar geniş olabilmesi bana kalırsa ender görülen bir başarı.
Bir süre sonra aşırı sıkıyor. Bu yüzden evin derinliklerinde kitabı kaybedip arama zaruretini bile hissetmedim. Fakat birkaç saat önce de rastlayıp bitirdim. İzlediğim filmler hakkında yaptığı yorumlarda çoğu kez tuhaf, ilginç, tam öyle gibi de değil dedim. Bir bakış açısı, bir farklılık için ideal. Çoğu sayfasında çok hoş bilgiler edindim. Fakat bana göre, adına oranla aşırı sığ kalıyor.(ama tabii böyle adlara sahip kitaplar için çok bi beklenti içinde olmamalıyız. )
Kitapta bahsettiği filmleri ilk ya da ikinci defa izleyip ilgili notları bir daha üzerinde düşünerek okumak istiyorum. Tarkovski'nin baya bir filmini izleyeceğim anlaşılan....