Yakalandığımız bütün hastalıkların tek bir kaynağı vardır: hayatı sevme hastalığı!
Bu amansız hastalığın tek çaresi ise kaybetme korkusunun aşılmasıdır. O zaman insan soyunun acıları son bulacak, diğer bütün terk ediş ve terk edilişler anlamsız kalacaktır.
Şükran, ördüğü mavi kazak melankolinin içinden çıkıp kadınca bir direnişin kahramanı olduğunda kızına bunları söyleyecektir. İntihara eğilimli bankacı Neşe, geçmiş ve geleceğin peşindeki tarot kartlarını açtıkça, Ayda'nın aşk acısı da artarak ilerler. İki kadın, karabasanlarını buluştururken siyaseten çarpışırlar ama bir damla kan akmaz.
Sibel K. Türker'in yeni çalışması Hayatı Sevme Hastalığı, yalnızlıktan erkeklerle hesaplaşmaya, alkolden müziğe, ahlaktan aşka pek çok sorunu son derece kıvrak, esprili ve ritmik bir dille anlatan bir roman. Bir çağ manzarası.
Hey kadınlar! Akşamın bu saatinde, bir yer altı treninin içinde aslında birer aşk yolcusu olduğunuzu bilmiyor muydunuz? Hepimiz, istisnasız hepimiz biraz dövülüp ezileceğiz. Yolculuğumuz bittiğinde ise bu akşam treninden kozayı delip çıkan kelebekler gibi mutlu ve özgür ve bilmiş ve tükenmiş ama hayatta kalarak yerüstünün ışıklarına doğru aceleyle uçuşarak çıkıp gideceğiz. Nereye mi ey kadınlar! Karanlık inlerimize tabii ki.
2005'te yayımlanan Öykü Sersemi adlı öykü kitabıyla Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü kazandı. 2006'da yayımlanan Ağula adlı öykü kitabıyla Haldun Taner Öykü Ödülü'nü elde etti. 2012'de yayımlanan Hayatı Sevme Hastalığı adlı romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü, Duygu Asena Roman Ödülü ve Ebubekir Hazım Tepeyran Roman Ödülü'ne layık görüldü
Hayatı Sevme Hastalığı benim Sibel K. Türker'den okuduğum ilk kitap. Yayınlandığı yıl Yunus Nadi ve Duygu Asena Roman Ödülü'ne layık bulunmuş. Kitabın konusuna gelirsem yetimhanede büyümüş ve sevgilisinden ayrılmış Ayda ile intihara eğilimli, bankacı Neşe arasındaki dostluk ve ikisinin hayat üzerine diyalogları üzerinden süren bir anlatı var. Aslında bu diyalogların olduğu kısım güzel ve okuru bağlıyor. Bir de yazarın bazen araya girerek hayat, aşk, kadınlık, ölüm, ayrılık vb. konularda fikirlerini söylediği yerler var ki kapalı, karamsar ve bunaltıcı olarak tarif edebilirim aldığım duyguyu. Buralarda okumaktan kopuyor ve ben ne okuyordum hissine kapılıyorsunuz. İki ödüle layık görülmüş bu kitabı "ben mi anlamıyorum?" diye düşünüp üzerine yazılmış bir şeyler ararken tam da soruma yanıt olabilecek bir yazıya rastladım. Irmak Zileli bu kitap üzerine bir eleştiri yazısı kaleme almış ve kitapla ilgili odağından kaymış, iki farklı kitap okuyorum hissi veren, iyi olabilecekken bu sebeplerden rahat okunamayan bir eser olduğunu söylemiş. Sibel K. Türker ise bir savunma yazısı ile buna karşılık vermiş. Iki yazar arasındaki bu atışmavari ama düzeyini koruyan yazıları okumanızı kitabı okursanız tavsiye ederim. Çok soruma cevap oldu.
Bu kitapla dokumuz ne yazık ki uyuşmadı. Fakat yazarın öykü kitaplarının çok başarılı olduğunu duymuştum. Elimde "Öykü Sersemi" öykü kitabı var. Öykülerinde yazarı bir daha görmek istiyorum. Okuma deneyimim böyleydi.
2013 Yunus Nadi Roman Ödülü, 2012 Duygu Asena Roman Ödülü ve 2013 Tepeyran Roman Ödülü sahibi bir romanla selamlar.
Öncelikle söylemeli ve uyarmalıyım ki yoğun duygusal olduğunuz bir dönemde okumanızı önermeyeceğim bir kitap. Derdi çok olan, melankolinin derin sularında dolaşmakta bir anlatım.
Ayda, yetimhanede büyüyen kırgın bir ruh, sevgilisi Gurur tarafından terkedilmesini müteakip komşusu Neşe ile erkekler, ilişkiler , alkol, cinsellik ve kül halinde hayatı sorguladıkları diyaloglar etrafında gelişen olayları okuyoruz.
Hayatı neden seviyoruz, yaşamayı neden seviyoruz, kaybetme korkumuz bu sevginin ne yanına düşüyor bunları sorguluyoruz, belki cevabı bulur belki bulamayız.
Kitabın derdini anlamakla ilgili daha derinlemesine bilgi edinmek için bir de Irmak Zileli 'nin incelemesini okumanızı tavsiye ederim, seviyeli bir şekilde nasıl karşılıklı eleştiri yapılır, şahane bir örnek olacaktır.
Kadının dilinden kadın anlatılarına takıldığım bir dönemin oldukça ilgi çekici ve dili açısından etkileyici bir deneyimiydi. İki kadının tanışma biçimi, yaşantılarının kesişim süreçleri, kurdukları dostluklar kadar Ayda'nın geçmişe dönüşleri ve kendini sorgulayışları içinde karmaşık görünse de adeta bir bulmaca yap-boz oyunu gibi taşları tek tek yerlerine oturtup son satırda son taşı koyarak tabloyu tamamlayan anlatım biçimi de bir o kadar etkileyiciydi. Mavi kazağın sırrının çözülüşü beni çok etkiledi. Bir sonraki satırı hep merak ederek koştura koştura okudum resmen. Herkesin görüşüne saygım var ama ben elimden bırakamadım ve sanırım yeni bir kadın yazarım daha oldu. Mutluluk verici.
Irmak Zileli ve Sibel Türker arasında geçen eleştiri tartışmasını okumakta fayda var. Zileli Türker'in kitaplarında kendini tekrar ettiğini ve odağını kaydırdığından bahsetmiş. Tek kitabını okuduğum için yorum yapamam ama odak kaymasına katılıyorum. Diğer kitaplarını okumakta fayda var diye düşünüyorum.Yine de hakkını yememek lazım, çok güzel bir kitap.
hiçbir şey okuyamadığım bir dönemden geçiyorum. bir ay boyunca eşlikçim oldu, bir köşeye koyup kendisini hiç merak etmedim. neyse ki başladığımı bitirmek gibi bir huyum var.
Kitabı Sevmedim. Halbuki kitabın ismi çok hoşuma gitmişti ve hayatımda ilk kez bir kitabın kahramanı adaşımdı... Ayda. Hayata bağlı ve enerjik halimden eser bulamadığım adaşım kahraman fazla bunaltıcı oldu . Kitap akıcıydı akıcı olmasına ama konu nereye vardı; tüm bilinmez ve absürdlüğüyle kendi içine kapanıp bitti. Satır arası da zoraki buldum “ancak meşguliyetsiz insan bilebilir zamanın korkunçluğunu “ Bu yol okuduğum en kötü kitap galiba bu oldu...
Sibel K.Türker'e daha önce okumaya çalıştığım başka bir eseri yüzünden mesafeli durmama karşın bu kitabı beni mahcup etti,bunca zaman okumadığıma da pişman etti doğrusu.Aşk acısı içerisinde hapsolmuş Ayda biz kadınlara öyle derin felsefe yaptırıyor ki,okur sanki aşk hikayesi okuduğunu sanıyor ama bir psikolog maharetiyle bizi manipüle ediyor, tarafına çekiyor,her kadının ruhundan bir parçasını çalıp romanını bununla yoğurmuş yazar,ruhuma iyi geldi,beynime iyi geldi,her şekilde okunası bir kitap,kesinlikle tavsiye ediyorum
"Bakmadığım insanlar baktığım ağaçlara bakmıyorlar, biliyorum. Hiçbir şey umurlarında değil onların. Şehrin taşıyla kaplanmışlar. Oysa baksalar baktığım ağaçlara, kendilerini görecekler. Köklenmiş, ayakları bağlanmış hallerini. Hiçbir ağaç göçebe değildir; ama görmesi gereken her şeyi görmüş, yaşaması gereken her şeyi yaşamıştır. Kendileri gibi. Kendileri."
Aldığı onca ödüle göre zayıf buldum, beklentimi çok yüksek tutmuşum okurken edebi olarak zevk almama rağmen bittiğinde tatmin olmadım. Sonuna kadar merakla okudum ama bitince elimde kaybolan sabun köpüğü gibi hissettim
Sevemedim bu kitabi bir turlu... Denedim ama olmadi. Hayati sevme hastaligi adi altinda bunalimli bir kisiligi anlatan bir kitap. Hayati sevme hastaligi bundan farkli olmali bence, bazen ben de kapiliyorum ordan biliyorum.
Kulaga hos gelen, ama mantiga sigmayan, duygusal betimlemeler. Yani dusunuyorsun kafanda ne dedigini oturtmaya calisiyorsun olmuyor. Belki yazar zaten anlasilsin diye yazmamis, oylesine karakterin hissettiklerini tum duygusalligiyla siralamis iste. Ama yine de, o duygu seli, kitaptaki sirasiyla da cok gercekci gelmiyor bana. Hele ki okudugumun bir roman oldugunu dusundukce, ici iyice bosaliyor. Terk edilmis bir kadinin perspektifindan aska bakisi guzeldi de, hayata baglilik, hayattan kopmusluk yaklasimlari biraz gerceklikten uzak sanki...