Bugünümüz dünümüzden süzülüp gelmiştir, onun bir türevi ya da bir uzantısı gibidir. Bir ölçüde onunla özdeşleşir bir ölçüde de onunla tersleşir. Dün yapıp ettiklerimiz dünde gömülüp kalmıyor, bugünümüzü derinden etkiliyor. İnsanoğlu üç boyutlu bir zamansallıkta yaşarken kendini dünle yarın arasında bir geçiş yeri gibi algılar. Aysel'in dün yaşadıkları onun yanlışı mıdır? Her edimimizi doğru ya da yanlış diye belirleyebiliyor muyuz? Yaşanan yaşanmıştır: şimdiki duygularımızda ve düşüncelerimizde dün yaşadıklarımızın izleri vardır. Bugün yanlış diye belirlediğimiz şey daha önce bize yanlış gelmemiş olabilir. Hangisi doğru deseler ne diyeceğiz? Yargılamaktan çok anlamak önemli olmalı. Anlamak istemek ve istememek diye bir şey de var elbet.
31 ağustos 1939'da Akhisar'da (Manisa) doğdu. Fevzipaşa İlkokulu'nu (Gaziantep), Adana Tepebağ Ortaokulu'nu bitirdi. Adana Erkek Lisesi'nde başladığı lise öğrenimini İstanbul Erkek Lisesi'nde tamamladı. 1959-1960 ders yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde ve Felsefe Bölümü'nde başladığı yüksek öğrenimini 1967'de Kanada'nın Quêbec eyaletinde Montrêal Üniversitesi Felsefe Fakültesi'nde tamamladı. 1968-1970'de Erzurum'da Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Fransızca okutmanı olarak çalıştı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde 1968'de Prof. Macit Gökberk yönetiminde başladığı Descartes'çı bilgi kuramının temellendirilişi konulu doktora çalışmasını 1970'de bitirdi ve pekiyi dereceyle "dışarıdan" felsefe doktoru payesi aldı. 1970-1975 arasında çeşitli yayınevlerinde çevirmen olarak çalıştı. 1975'den sonra İstanbul Devlet Konservatuarı'nda ücretli olarak felsefe, ahlak, psikoloji dersleri verdi. Bir ara bu görevinden ayrılarak bir arkadaşıyla Kavram Yayınları'nı kurdu. 1978'de İstanbul Devlet Konservatuarı'ndaki görevine kadrolu olarak atandı. Konservatuar Mimar Sinan Üniversitesi'ne bağlanınca bu üniversitenin çeşitli fakültelerinde estetik, eğitimbilim ve düşünce tarihi gibi dersler okuttu. 1981'de gene "dışarıdan" batı felsefesi tarihi doçenti oldu. 1992'de profesörlüğe yükseltildi. 2001'de geçtiği Kocaeli Üniversitesi'nden 2006'da emekli oldu.
Afşar Timuçin üç aylık Felsefe Dergisi'ni aralıklı olarak on altı sayı çıkardı. Böyle Söylenmeli Bizim Türkümüz kitabının birinci bölümünü oluşturan Ayrılıkta Söylenmiş Bir Yaz Türküsü'yle TRT 1970 Sanat Ödülleri yarışmasında başarı ödülünü aldı. Nâzım Hikmet'in şiiri adlı incelemesiyle 1979'da Türk Dil Kurumu eleştiri ödülünü kazandı. 1997'de Truva Kültür Sanat Ödülleri'nde şiir ödülüne değer görüldü. 2003'de Kocaeli gazetesinin yaptığı bir anketle yılın eğitimcisi seçildi. 2004'de Homeros Emek Ödülü'nü aldı. 7. İzmir Türkçeye Emek Ödülü dil dalında Afşar Timuçin'e verildi. 2015'de PEN Şiir Ödülü'nü kazandı. 2024 yılında yaşamını yitirdi.
Ruhsal çözümleme ağırlıklı bir kitap. Kısa fakat bir aile üzerinden kavram eleştirisi yapmaya yetecek kadar uzun bence.
"...Bu kadar açık bir adam nasıl olur da böylesine kapalı bir yaşamı seçer. Öyleyse kadın çok usta ve kurnaz. Baştan çıkarmayı bildiğine göre. Hep böyle düşünürler. Kadınlar başka bir kadına yaklaşan kocalarının çok zayıf, onları kendilerine çeken kadınların da çok yaman olduklarına inanarak bir acıklı üstünlük gösterisine kalkarlar, bu gösterinin altında tam tamına çaresizlik ve çaresizliğin getirdiği aptallaşma yatar.
Ya canavarlaşacaktır Aysel ya kendine kapanacaktır. O kendine kapanmayı seçti, çünkü ne olsa kocasından geçemeyecekti..."
Fakat Muzeyyen Bu Derin Bir Tutku'daki Muzeyyen'e benzettim Aysel'i. Ikisi de guzel, hem bir cingene kizi gibi dogrucu ve dobra, dolaysiz ve basit, hem de bir filozof gibi cumleler kuran muhtemelen iyi egitim almis karakterler. Iki kitapta da bu karakterlerin toplumdaki konumlarini tahmin etmekte zorlandim.
Afsar Timucin'in uslubunu, karakterin toplumdaki hangi kesime mensup oldugu konusundaki belirsizligi hesaba katmazsak cok begendim.
Bir düşünür-yazarın, şairlik duyarlılığını da yanına alarak ne kadar güzel eserler ortaya koyabileceğinin doğru bir örneği olsa gerek bu roman.
Aysel karakteri toplumsal konumunun hayli ötesinde cümleler kursa da yapıtın inandırıcılığını büsbütün yitirdiğini söyleyemem. Barındırdığı kalburüstü çözümlemeler sebebiyle dahi bir başucu kitabı olabilecek özellikte.
"Dünya hızla dönerken uzun uzun sevmelere uzun uzun sevişmelere vakit var mı? Bitmeyecek bir akışın içindeyiz işte. Öncesiz sonrasız bir akışın tam ortasındayız. Bilerek ya da bilmeyerek akıp duruyoruz. Çok zaman en kaba şeyler adına en güzel şeyleri gözden kaçırıyoruz. Sevişmeler kısacık zaman aralıklarına sıkışıp kalıyor, derinleşmemiş dokunuşlar olarak, anlaşılmamış esintiler olarak uçup gidiyor sonra. Koşturup duruyoruz. Ama neden? Yaşamın küçük güzelliklerini büyük tutsaklıklar içinde yaşamak zorundayız da ondan."
"Soğuklar geliyor diye sevindiğin oldu mu? Ölümüne gülüp geçtiğin? Yeni etekliğin leke olduğunda kahkaha atabilir misin? En çok sevdiğin seni bırakırsa kasıklarını tuta tuta gülmek isteği duyar mısın? Yitirdimse yitirdim der misin kolayca? Bir şeyin uğrunda, örneğin bir inancın, ama doğru bir inancın uğrunda ölebilir misin?"
"Oh bir kadeh rakının kana cana yorgunluklara budalalıklara yalnızlıklara bilinçsizliklere işleyişi. Ve uçarı bir çocuğun dünyasında bir bardak biranın koyu sarı soğukluğu."
"İnsan önceden iyi düşünemiyor. Nice yanlışlar yapıyoruz. Sıkı sıkı tutmamız gereken şeyleri bırakıveriyoruz. Bu rakı önceden düşünülse, iskemleler gıcırdamasa, insan söylerken iyi tartsa, sevmek sanatında biraz daha usta olsak, hep birlikte olabilsek, her şey gönlümüze göre olsa. Olmuyor. Bir şeyleri eksik bırakıyoruz. Kendimiz yapıyoruz bunu. Elimizin altında, nasıl olsa kaçıp gitmez diyoruz."
"Dünya böyledir, kendine iyi tutunamadın mı düşersin. Nereye kadar? İspirtoya kadar ya da başka bir yere kadar."
"Yazgılarıyla aralarında gizli bir anlaşma, gizli bir duygu yakınlığı, özverili bir dostluk vardı sanki. Dört elle sarıldıkları erkeklik ya da delikanlılık duyguları yaşamın giydirdiği öldürücü bir üniformadan başka bir şey değildi. Gittikçe birörnek insanlar olmaktaydılar, üstelik bunu iyi insan olmanın gereği sayıyorlardı: konuşmaları sövmeleri tükürmeleri hep aynıydı."
"Yaşamın gerçek itkileri hep alttan alta işleyecek, bir gün en pısırıkları en güçlü, en yüreksizleri en yürekli, en ilgisizleri en çalışkan, en bencilleri en özverili insan durumuna getirebilecek."
"İnsanın en büyük güçleri de en büyük güçsüzlükleri de alışkanlıklardan kaynaklanır. Onlar mutlu falan olmamışlar, düpedüz tek kişi olmuşlardı. İki kişinin tek kişi olması hem çok güzel hem çok tehlikelidir.
Ortaklığın böylesine ulaşanlar çok zaman hiç beklenmedik kopmalara uğrarlar. Tutturdukları olağanüstülüğü bir süre sonra öylesine olağan bir şey saymaya öylesine olağan bir şey olarak yaşamaya başlarlar ki, ulaştıkları olağanüstülüğe öylesine ısınırlar ki durumlarını bir yücelik değil de bir hak diye görme yanlışına düşerler. Yaşam bu durumda onları sessizce uyutur ve beklemedikleri kopuşlara uyandırır. Yaşam bu durumda onları birbirlerinden sessizce koparıverir. Bir de bakarlar, birbiriyle artık bir daha o ölçüde bir olamayacak iki ayrı insan oluvermişler. İki kişi olmanın zorluğu kapılarına dayanıverir. Bizi biz eksilttik de diyemezler kolay kolay, ya susarlar ya içlerinde bir suçlu aramaya kalkarlar."
"Aşk önce yoktur zaten, birden ilginç bir şaka gibi çıkıverir. Önce yoktur ve hiç olmayacakmış gibidir. Bu yüzden tam anlamında hafife alınır baştan. Gerçekliğini bir dönülmezlik olarak daha sonra duyurur. Bir akış başlar. En doğrusu o akışa kendini bırakmaktır. Ama herkes beceremez bunu."
"Yaşamak bir şölende olmaktı onun için. Yaşam oburca tüketilmesi gereken şeylerden yapılmıştı. Kim daha çok yerse o kazanıyordu. Gerçekte dünyayı değil kendini tüketmekteydi oburca. Dünyayı tüketen kendini tüketir. Dünya tükenmeyecek, küçük asalakların oburluklarıyla tükenmeyecek kadar verimlidir. Başkılı insanlara saygılı olmamayı onur sayıyordu ya en başta kendine saygısı yoktu. Kendimize saygımız önce gelir değil mi? Tüketerek tükeniyordu. Tükendiğini görmek istemiyordu. Tükenmemek için üretmek gerekir, hiçbir şey üretmiyordu o. Şiir de üretmiyordu. Hem yesen dünyayı kaç kişilik yersin? Üç kişilik on kişilik bin kişilik... Dünyada bir kişilik yerimizi, milyarların arasındaki bir kişilik yerimizi efendice almadık mı, dünyaya birden çok kişi gibi yerleştik mi dünya bizi borçlu çıkarır ve önünde sonunda alır alacağını."
3,5'tan 4 etti. İsminden ötürü okuduklarımdan biriydi. Evet herkes gibi ben de ruhsal çözümlemelerine bayıldım, belki de iç dünya okumayı sevdiğimdendir. Ama kurgu zayıftı bence, bütün olarak sarmadı kitap. Parça parça güzelliklerine verdim o yıldızları da.