"Yazacaklarımla, gecikmiş bir yüzleşmeyi sonunda gerçekleştirmiş olacağım. Eski bir fotoğrafa bakar gibi kendi gözlerimin içine bakacak ve 'İşte bu sensin,' diyeceğim. Zor olacak, biliyorum. Ama inandırıcı durmasa da, bir kahraman edası takınarak başımı kaldırmam gerek. Fotoğraf orada... Beni bekliyor. Herkesin 'Özel Tarih'inde benzer yaşanmışlıklar var. Ve yine herkesin hikayesi gibi benimki de sonsuz bir kütüphanede, hiç dokunulmadan bekleyen tozlu bir kitabın içinde yıllardır. Şimdi anlatıyorsam, hikayemin kapağını silip diğerlerinin arasında göze batmasını, parlamasını sağlamak için değil. Sadece kendim için... Yaşananlar yıllar, yıllar öncesinde kaldı. Belki benim de, onlarla orada kalmam gerekiyordu. Ama biliyorsunuz, bu kolay olmuyor. Pek çoklarının yaptığını yaptım, geriye bakmadan yürüdüm gittim ben de. Kolayca sıyrılırım, zamanla unuturum sandım. Olmadı. Onca şeyi ayağıma bağlı ağır bir gülle gibi sürükledim peşimden. Artık gücüm kalmadı. Durmak, soluk almak, sonra da sağlam bir keski ile bu zinciri kesmek istiyorum. Zamanı geldi... Şimdi..."
Cahide Birgül, 1956'da Ankara'da doğdu. Ankara Devlet Mühendislik Mimarlık Akademisi Mimarlık Bölümünü bitiren Birgül, 15 yıl süreyle Ankara'da bir devlet kuruluşunda çalıştı.20'ye yakın radyo oyunu Ankara Radyosunda yayımlanan Birgül, TRT İstanbul Televizyonu için metinler yazdı. Birgül'ün ''Emin Bey Pansiyonu'' adlı tiyatro oyunu, ''1999 Devlet Tiyatroları Tiyatro Oyunu Yarışması''nda üçüncülük ödülü kazandı. Cahide Birgül'ün ''Ah Tutku Beni Öldürür Müsün'', ''Gölgeler Çekildiğinde'', ''Geceye Uyananlar'', ''Aklın Yolu Birdir: Talat Halman Kitabı'' ve ''Eflatun Koza'' adlı kitapları bulunuyor.
ne kadar hoş bir roman ya. bu kadar geç keşfettiğime tarifsiz üzüldüm cahide birgül’ü. ne alakası var diyenler olacaktır, ama cahide birgül’ün kalemi bana sevdiğim bir arkadaşımın/akrabamın evindeymişim gibi hissettirdi. hani ev sahibi evde olmasa da özgürce zaman geçirebildiğiniz, kitaplığını karıştırabildiğiniz, mutfağa kafanıza göre girip çıkabildiğiniz evler gibi. öyle bir hafiflik, öyle bir özgürlük. hafif, yalın dili; bir avuç olay üzerinden uzun uzun, okuru sıkmadan derdini anlatması, anlatıcı karakterin introvertlüğü… okur olarak çok bayıldığım şeyler hepsi. birkaç eleştirim de var elbette kitapla ilgili, sonu mesela, ama çok da mühim değil. şu an geç tanımam sebebiyle benim ayıbım daha büyük gibi geliyor. neyse ki cahide hanım’la geç de olsa tanıştık; sabırsızlıkla bekliyorum diğer kitaplarını okumayı da.
p.s.: storytel’de sezin akbaşoğulları seslendirmesi de bir o kadar şahane, kullanan varsa önerimdir.
Kitabın çok büyük sürprizleri, şok eden bir sonu yok. Ancak yalın bir dil ve sıradan bir karakterle yarattığı gerilim bu kitabın en güzel yanı sanırım. Ana karakterin kendisiyle yüzleşmesi, hapsolduğu gölgenin giderek daha belirginleşmesinin hüznüyle klişelerini görmezden gelerek sevebileceğiniz kitaplardan. Storyteldeki seslendirmesi de çok güzel açıkcası. Bu da benim için bir artı eklemiş olabilir.
tekrar okudum, yine hayran oldum. cahide birgül bu ilk romanında sanki biriktirdiği her şeyi yazmış. sonradan alışacağımız o müthiş atmosfer kurma yeteneği kendini zaten gösteriyor. neler yok ki bu ilk romanda? sıkıcı hayatlar, sıkıcı aileler, hiçbir zaman anlaşılmayacak anne-kız dinamiği, sosyopat bir genç kız, lezbiyen ilişki, sıkıcı aşklar, ensest, öğretmen tacizi... cahide birgül bu toplumla ilgili her şeyi kusmuş resmen. kurgunun ustalığı da çok önemli, bugünden geçmişi anlatabilmek zor çünkü. anlatıya fazla gelen benzetmelerden başka hiçbir şey gözüme batmıyor bu romanda. fazla benzetöe, çok fazla iç konuşma. ki sonra sonra cahide birgül bunları azaltıyor, biliyoruz.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Gölgeler çekildiğinde, sen ‘sen’ olarak kaldığında hatta kendi gölgeni bile kovduğunda; nefes alabileceksin. Onca koşuşturmaca, onca gereksiz insan ve incir çekirdeğini doldurmayacak düşünceleri.. Hepsi bir anlığına olsun çıktığında hayatından, işte o vakit huzur denene ereceksin. . Cahide Birgül yeni tanıdığım için kendimden utandığım bir kalem oldu.. Ruh mu demeliyim? Bir eserini okuyunca tanıyabilir misiniz sahiden bir yazarı? Ya da bir resmini görüp okuyabilir misiniz aklından geçenleri bir ressamın? Bazen, çok nadir de olsa evet. O eserde kendinizi gördüğünüzde, o renkler sizin ellerinizi de boyadıysa, o heykellerin kıvrımları sizin de nazarınıza değdiyse evet.. Tanıyabilirsiniz. Cahide Birgül’ü tanımak benim için bir iç konuşmaydı, bir kavuşma da.. . Babasıyla yaşayıp giden bir kadın ve o kadına gelen bir mektup. Teyze kızından, üniversite sınavını kazandığını ve ancak onlara yerleşebilirse üniversiteye gitmesine izin verildiğinden bahseden bir mektup. Hayat aniden değişebilir. Hem de kökten.. Bazen bunun için tek bir mektup yeter. Deniz’in mektubu öyleydi. Koltukların üzerine serilmiş beyaz çarşafların kaldırılışı gibi. Aniden kalkar tüm toz, gözünüzü yakar ama o koltukları korumanın yoludur o.. Belki de sadece içimizi rahatlatmanın bir yoludur. Karakterimiz Deniz’i anlatırken; Deniz’i merak ederken, içindeki kurtlar zerrelerini kemirirken ben de hissettim. Son sayfasına kadar gerildim, sevdim, içim ısındı bir yandan ayakucuma kadar üşürken.. . Dili sade ama sapa yolları da var. Tezer Özlü’deki o karamsarlığı bilirsiniz, o yılmışlığı.. O tat Cahide Birgül’de de vardı ama içine umut karılmışı. Tam bir dip değil , o denli karanlık değil. . Yıldırım Türker’in Cahide Birgül’ün vefatının ardından Kaos GL’de de yayımlanan yazısı da çok etkileyiciydi.. Değinmeden geçmek istemeyeceğim kadar..
Romana yazarı çok seven bir dostumun yeni yıl hediyesi olarak başladım. Bittiğindeyse bana bir yazar hediye edilmiş olduğunu düşünüyorum.
Baştaki kitabı sunuş yazısında şöyle diyor Yıldırım Türker: daha ilk romanında koyu mu koyu bir insan kumaşından, hayatın ve varoluşun korkunç muammasından biçiyordu dünyasını. İnsanın tekinsiz yalnızlığından çıkan ürpertici bir dünya resmine çalışıyordu.
Ailede başlayan büyük yalnızlık ve anne kız ilişkisinin derin travmaları üzerine, çocukken işlenen bir günahın, suya atılan taşın genişleyen halkları gibi büyümesi ile derinleşen bir hikaye demek eksik kalır belki. Daha da fazlası var çünkü.
Beni Cahide Birgül’de zorlayan tek şey, bazen gereksiz olduğunu düşündüğüm iç seslerin çokluğu oldu.
Kafka’nın tüm romanlarını basacak olması, erkenden dünyayı terki diyar eyleyen bu içli yazarı daha fazla tanımamıza imkan verecek neyse ki.
07.01.2023: Türk edebiyatı okuma grubu Ocak ayı seçkisi olarak okundu.
DNF. Sezin Akbaşoğulları'nın seslendirmesi sayesinde kitabın yarısına kadar gelebildim. Daha fazla zorlamanın gereği yok. Cahide Birgül benim yazarım değil ne yazık ki. Ele aldığı konuları çok önemsiyorum fakat anlatım tarzı ile anlaşamıyorum. Benzetmeler, çıkarımlar, metni okurken hissettiğim ne kadar farklı ve anlaşılmazım havası çok yapmacık geliyor bana. Anlatımda gereksiz yer verildiğini düşündüğüm kısımlar ve ayrıntılar mevcut. Daha önce Geceye Uyananlar kitabını okuyup epeyce hüsrana uğramıştım. İki kurgu eseri daha varmış, ele almayı düşünmüyorum. Talat S. Halman ile röportaj yaptığı Aklın Yolu Bindir: Talat S. Halman Kitabı kitabını bulabilirsem okuyacağım.
“O günlerde beni böyle başka biri yapan duyguyu, ikimizin arasında olanı, hala tam açıklayamasam da, görünmez olduğu için asla güvenle geçilemeyecek bir köprüye benzetiyorum şimdi. Kenarda durmuş bakıyordum. Önümde, boşlukta salınan ve beni karşıya ulaştıracağını umduğum bir bağlantı vardı, ama görmüyordum onu. Eğer geçmeye kararlıysam, o ürkütücü boşluğa adım atmam gerekiyordu. Bunu yapmıştım o zaman. Sonrası karar verme aşamasından güç de olsa, kendimi salıvermiş, aşağıda sonsuz bir uçurum uzanırken, ümitsizce, el yordamıyla ilerlemeye çalışmıştım. Beni rahatlatmaya yetmeyen nemli tahta kokusunu alıyordum her adımda. Başka hiçbir belirti yoktu köprünün var olduğuna dair. Avuçlarım ter içinde, kalın kenar halatını sıkıca kavradığım ya da bunu varsaydığım, ama asla göremediğim o köprü nasıl bir şeydi? Yeterince sağlam mıydı? Karşı kıyıya ulaşıyor muydu gerçekten? Bunu hiç bilemedim. O yolculuk hiç bitmedi. Hala ikimizin arasında uzanıp gidiyor.
.”...insan her şeyin yolunda gittiğine dair bir iyimserlik havasına kendini kaptırdığında, bütün duyuları da usul usul uyuşur sanki. ...ayrıntılar hatta büyük göstergeler bile gözden kaçabilir o sırada. Harika der, dünyayı kucaklayan bir gülümsemeyle. Benden mutlusu yok. Yaşadıklarının, yıllardır kendi yatağında yol alan sakin bir su gibi hiç değişmeyeceğine o kadar yürekten inanır ki, günlerden bir gün, yaramaz bir çocuğun iri bir taş parçasını o akarsuyun içine bırakıvereceğini böylece akışın yönünün bütünüyle değişeceğini aklına bile getirmez. Oysa ne yazık ki böyle zamanlarda geleceğe dair hissedilenler peşi sıra sökün eden başımıza gelenler tarafından daima çürütülür.
Yaşanılanlar sanıldığı gibi hep aynı yerde hep hatırlandığı biçimde kimseyi beklemiyor.”
Cahide Birgül benim de geç tanıştıklarımdan. Severek okudum bu ilk romanını. Zihnimde resimlerini kulağımda seslerini içimde duygularını duyabildim. Hepsini aynı anda her kitapla yaşamak güç. Bu romanının anlatıcısının iyimserlikle tembelce sürüncemeleri tekrar tekrar vurgulaması beni epey düşündürttü. Her ikisinde de gerçek duygularınla ya da gerçeklerle tam olarak yüzleşmemiş oluyorsun. Umutla iyimserliği ayırıyor ya Terry Eagleton kitabının isminde. Ne kadar doğru. İyimserlik inkarla mümkün. Bir tutam inkardan kimseye zarar gelmez o tutamsız yaşama tutunamayız tabii. Bu kadar acıya teşne çoğunlukla içe doğru yürüyen bir kadının belki de ancak iyimserlikle belirsizliğin sularına atılması mümkündü. Hüsrana rağmen bilmem ki sanki bir yanı:
"Ey, ömrün en güzel türküsü aldanış! Aldan, geçmiş olsa bile ümitsiz kış;" der gibi.
“Sıkıntısının bambaşka bir nedeni vardı. Bunu çok sonra öğrenecektim. Gölgeler çekildiğinde…”
Gölgeler Çekildiğinde insanı kolayca yakalayan ve sonuna kadar bırakmayan, sakin anlatımıyla birlikte sürükleyici de olmayı başaran, bir ilişki hikayesi. İçinde bolca bahsi geçen detektif romanlarını andırır şekilde gizemlerin de peşinden giden metin, gelecekten bilgi kırıntıları ile dikkati de dinç tutuyor anladı boyunca.
Roman, Nahid Sırrı Örik’in etkileyici eseri Kıskanmak’ı hatırlatan bir hikayenin Barış Bıçakçı’yı andırır bir dille anlatımı olarak dile getirebileceğim bir his bıraktı bende. Zaman olarak iki yazarın arasında kalan Cahide Birgül ile de gecikmiş bir tanışmayı sağlayan eser, bu özelliği ile de benim için etkileyici olaya devem edecek. Bu gibi olumlu düşünceler üç dört ikileminde yukarı taşıyor notumu.
“Kısaca, denemeden bilenlerden daha aptal, gidip de dönemeyenlerden daha şanslıydım.”
cahide birgül'ün dili kuvvetli, altını çizdiğim çok şey oldu, bayıldığım tespitler, tanımlamalar... ama (ama hep gelir) kitabın kurgusu zayıf,ortaya kadar okuyucunun ağzına bir parmak bal çalsa da devamını getirebildiği söylenemez. benim için tatmin olmaktan çok uzak bir şekilde biten bir hikaye oldu.
Gösterişsiz bir karakterin, tekdüze hayatına sokulan çomak gibi bu kitap; ürkütücü ama daha çok hüzünlü. Güzel ve etkileyici bir roman. Son yetmiş sayfada yükselerek sona eren bir bitiş var. Kitabın böyle bir bitişten ziyade bir yüz sayfa daha devam etmesini, Esin’in yaşanılanlara karşı gösterdiği soğukkanlı tavrı ve altında yatan motivosyonu irdeleyen psikolojik nedenlerini de okumayı isterdim. *** “Galiba kitapların içine girip bir daha hiç çıkmamayı en çok istediğim günler o döneme rastlar. Ne dayanılmaz bir arzudur o satırların arasında kaybolmak ve seni hiç tanımayan ama anlayabilecek insanların dünyasına adım atabilmek...” Syf.29 *** “Kendimizi ne kadar anlıyorsak, bir başkasını da en çok o kadar anlayabiliriz.” Syf.112 *** “Çaresizlik yaratıcıdır. İnsana umulmadık kapılar açar.” Syf.167
Gölgeler Çekildiğinde, Cahide Birgül'ün ilk kitabı ve gerek karakterleri, karakter çeşitliliği ve derinliği gerekse de kurgusu bakımından olgunluk düzeyi çok yüksek bir ilk roman.
"Güneş sizin topraklarınızda batmışsa, başka bir yerlerde doğduğunu düşünmezsiniz. Gecenin bütün dünyayı kapladığını sanırsınız" (s. 108) diyor Birgül.
Gece olduğunda ve tüm gölgeler yok olduğunda aslında her şey belki de daha ayan beyan görünmeye mi başlar? Bundan mıdır geceleri daha fazla düşüncelere dalmalarımız? Hepimizin en derininde yatanların gün yüzüne çıkması? Gölgeler çekildiğinde mi ortaya çıkar hep sığındığımız o yalnızlıklarımız ve de gizlediğimiz taraflarımız? Güneş çıkınca mı sığınırlar hep birlik olup gölgelerimize?
Cahide Birgül kendine has anlatım diliyle kitap okumayı severlerin mutlaka tanışması gereken bir yazar.
Pek sevemedim bu kitabı. Aslında ilk başladığımda okuduğum şeyden çok etkilenmiştim. Ağır bir depresyon yaşayan ve babasıyla birlikte kendisini renksiz bir hayata hapsetmiş bir karakterin bu kadar iyi yazılması beni çok etkilemişti. Özellikle de annesi ve babası özelinde geçmişle olan bağı, geride bırakılanlarla (ama bırakılamayanlarla) kurulan ilişkiyi anlatırken sanki karakterle tanışıyormuşum, onun ağzından dinliyormuşum gibi hissetmiştim. Ama bu hissim maalesef kitabı okudukça kayboldu. İlk sayfalarda on ikiden vurduğunu düşündüğüm anlatımı bir yerden sonra bulamadım. Sonunun bağlanma şeklini de beğendiğimi söyleyemeyeceğim.
Cahide Birgül "Gölgeler Çekildiğinde" ile tabu alan olan eve dikkat çekiyor. İngeborg Bachmann'a göre:"Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz. Faşizm, iki insan arasındaki ilişkide başlar." İnsanın insanı manevi açıdan, sevgisizliklerle, türlü yaralamalarla öldürüşü gerçek cinayetleri oluşturur. Bu cinayetin en korkuncu da aile içinde yaşanandır. En büyük yıkım insanın 'iç dünyasını' yıkmaktır. Bu onarılmaz bir yaradır, hayat boyu kanar... hele böyle bir ailede yetişmiş bir çocuksanız..Kitabı Malina'ya çok benzettim, parmak basılan noktalar bire bir örtüşüyor. İki duyarlı kadın yazar...Cahide Birgül insanın iç dünyasını çok iyi -bir psikolog gibi-analiz ediyor, buna da kadın hassasiyetini ekliyor. Gerçek savaş dış dünyada değil, insanın iç dünyasında yaşananı en derin noktasına kadar eşeliyor.
"Kadın-erkek ilişkilerinde hep var olan bu basit konuşma dilinin , söylenenin gerisinde saklanan ikinci anlam taşıdığını öğrenmiştim artık.tekinsiz cümlelerdi kullanılanlar. Çoğullaştırılarak, geniş zamana yayılarak, çokça da "kibarlıkla" allanıp pullanarak sürülürdü önümüze. Böylece ardında gizlenen o kaba saba, karşı konulmaz dayatmayı göremezdik. "Gideriz değil mi?" gibi masum bir bitiş cümleciğiyle kolayca tuzağa düşülür, kolayca baş eğilirdi. Usul usul evcilleştirilirdi içimizdeki isyankar çocuk. Hoş, ben bu ğerçeğin farkına varmıştım da ne olmuştu? Onunla her yüz yüze gelişimde, küstahça karşıma her dikilişinde serin bir yel değip geçmiş gibi hafifçe ürpermenin ötesinde ne yapmıştım? Hiç bir şey... Bilerek boyun eğmek, farkında olmadan yaşanan teslimiyetten daha bağışlanamazdır. Ben de kendimi bağışlamıyordum zaten...
Dil asla masum değildir... Cahide Birgül de tam dil ustası...
Olduğundan daha uzun gelmesi mutlaka gereksiz detaylar detaylar detaylar. Türk yazarlarının çoğu haddinden fazla detaylara yoğunlaşıyor belki memleket okurları seviyor böyle detayları ne varki hiiiiç bana göre değil!!! kısa ve öz gerekenlerin yazılmasını tercih ederim . Yazarın kelime hazinesi çok geniş kesinlikle türkçesi de çok iyi belki diğer eserleri daha iyidir mamafih bu eser kesinlikle katlanmak zorunda olmadığımı bana tam anlamıyla gösterdi. Oldukça silik bir kişiliğin hatıralarının kurgusunu iyi yapmış mutlaka yinede bu da bir başarı mutlaka.
Başlarda sevdim mi, sevmedim mi bilemediğim bir kitaptı ama sonra Esin’in etrafında olan olayların nasıl onun dışında gerçekleşiyor gibi yaşandığını bana geçirdiğini hissettim. Değişik bir tarzı, mesafeli ya da soğuk diyeceğiniz türden bi anlatım tarzı var hikayenin ama nasıl oluyorsa bir günde akıyor ve bitiyor. Bana da “Cahide Birgül’den bir kitap daha dene öyle karar ver” demek kalıyor:)
Kurgusu, atmosferi, karakterleri ile çok beğendiğim bir kitap oldu. İki kadın arasındaki aşkın anlatımı ise heteronormatif bakışın kirletmediği bir yerden kurulmuş olması nedeniyle özellikle iyiydi. Beşinci yıldızı vermememin ilk sebebi benzetmelerin fazlalığı idi. Sonra, herhangi bir duyguyu okuyucuya o güzelim diliyle kolaylıkla aktarabilecekken “hani filmlerde kadın arkası dönük otururken katil bıçakla yaklaşır ama kadın aniden döner ve silahı ateşler ya” gibi klişe sahnelerden yardım almasıydı. Ayrıca finale çok fazla şey yığmış ancak yeterli ipuçlarını anlatıya serpmemişti, babanın banka hesabının sıfırlanması, şefkat hanım mektupları vs. vs.İlk roman olmasından kaynaklandığını düşündüğüm, hastaneye ziyarete gittikleri masalcı komşu Şehrazat, yüz boyama, tacizci müdür gibi ayrıntılar fazlaydı.
Bu kadar dolu bir kitap okumayı beklemiyordum. Yazar’ın sanki sayfalar anlatımına yetmemiş, daha fazla yazası varmış gibi geldi. Zamanlar içinde sürüklenirken, çevremizde olan garip olayların aslında ne kadar yakınımızda olduğuna tanıklık ettim. Esin’in kendini kaybedişini ve sonrasında bulmaya çalışmasını okumak içimi daralttı. Aşk’ı bilmeden hissetmeye çalıştı. Ama kendisi gibi çevresi de saf değildi. Yazar’ın ilk kitabı olmasına rağmen, kalemi çok iyi olduğu anlaşılıyor. Diğer kitapları eminin bundan daha iyidir. Keşke daha uzun olsaydı, sindire sindire yazılsaydı bu kitap. Ama farklı bir o kadar da yakın bir kitap olmuş. . Konu——————>12/20 İşleyiş—————->15/30 Okunabilirlik——->10/25 Sayfa Düzeni——>1/5 Kapak Tasarımı—>8/10 İsim——————-->10/10 . * "Onca yakınımda olanlar bu denli yabancı olabiliyorsa, neden bilmediğim yerlerde yaşayan birileri bana daha yakın olmasın?" * "Herkesin gördüğü güneş aynıydı. O halde, farklı olan bir şey yoktu. İnsanlar doğar, büyür, evlenir, çocuk yapar, büyütür, sonra da ölürlerdi. Hayat, üzerinde yürümesi zorunlu, sıradan bir yoldu. Şanslı ya da şansız olmak, güzel ya da çirkin olmak, zeki ya da aptal olmak küçük ayrıntılardı." * "Her insana pek çok güvercin uçuruyorduk, gülümseyerek, kendimize güvenerek. Bir daha, bir daha, bir daha… Hiçbir şey olmuyor, gidenler de dönmüyordu. Yorgun güvercinler biriktiriyorduk içimizde." * "İyimserliğin kolaycılığına sığınmak, çok sevdiğim kaçışlarımdan biri olmuştur. Tembelliğim, korkularım, gelecek zamanın bilinmezliği omuzlarıma çöktüğünü ünde, hemen koynuna sokulur, ondan medet umarım. Sonunda fırtınadan kurtulduğunu sanan, ama üzerinde derin bir nefes aldığı sakin denizin balinanın mide suyu olduğunu bilmeyen o masal kahramanı kadar gülünç olduğumun da farkındayımdır bir yandan. Ama her zamanki gibi çaresizimdir, gidecek başka bir yerim yoktur."
Maalesef çok sevemedim. Aslında "hiçbir şey olmayan" kitapları severim fakat bu kitabı yarım bıraksam mı diye çok düşündüm. Yazarın Geceye Uyananlar kitabını da konusunu merak ettiğim için okuyacağım ama üzerinden birkaç sene geçmesi lazım sanırım.
İlk sayfalardan itibaren kitabın güzelliği beni şok etti. Basit ama bence aşırı güzel bi konusu var. Son 2 senede hiç bu kadar hızlı kitap okumamıştım, bir günde bitti hiç elimden düşürmedim. Türü gerilim falan değil ama yaklaşık son 50 sayfasını feci gerilerek okudum. Altını çizdiğim bir sürü yer de oldu. Anakarakter ile bazı fikirlerimin uyuştuğunu görmek bazen korkuttu, bazen sevindirdi; yalnız olmadığımı bilmek güzeldi. Beni bu kitapla tanıştıran bebek dostuma teşekkür ederim. ❤️❤️❤️
Tatlım ne güzel bir anlattın ya, o betimlemeler, o dan diye söylemiş gibi yapıp aslında hiçbir şey söylememeler.. kitap (yine) yeni bir şey söylemiyor ama çok keyifli anlatıyor derdini. İki aşık bir adam, aşk çekilir aradan beybiler ya. Ama yani Deniz..
Okuduğum Türk yazarlardan farklı; hikayenin tam içinde ama dışarıdan bakan bir anlatıcı gibi. Başında e hani “gölgeler çekildiğinde” ne alaka nasıl diye decam edip, sonunda güzel bağlanmış bir hikaye olmuş. Bir kitap daha okurum Cahide Birgül’den.
Hiçbir şey bilmeden körlemesine başladığım kitap çok farklı yerlere sürüklendi. İkinci yarısında başka bir kitapmış gibi değişip daha keyifli hale geldi bence. Okuduğum çoğu şeye benzemeyen çok farklı bir tarzı var. Cahide Birgül kitaplarına devam edeceğim
birgül'ün okuduğum ilk romanı olan gölgeler çekildiğinde, başladığımda neyle karşılaşacağımı hiç kestiremediğim bir eserdi. dürüst olmak gerekirse kitabın ikinci yarısına kadar karanlık bir odada yön bulmaya çalıştığımı hissettim. yazar, kitabın bunaltıcı havasını okurlarına yansıtmakta oldukça başarılı. sayfaları çevirirken karanlık bir bulutun sizi takip ettiğini, gölgelerin peşinize takıldığını hissetmeniz mümkün. ana karakterin kendi çevresine ve hatta kendisine bile hissettiğiniz yabancılaşmayı bir süre sonra siz de kitaba karşı hissetmeye başlayabiliyorsunuz hatta. akıcı dili, hayatın içinden gibi hissettiren karakterleri ve gözünüzün önünde anında canlanan betimlemeleriyle gölgeler çekildiğinde, insanı biraz tedirginlik, biraz da merakla zorluyor sayfalarını çevirmeye. gölgeler çekildiğinde, yavaş bir şekilde ilerleyen ve okurunu kendisine katmak için dünyasını özenle inşa eden bir eser bana kalırsa. bir noktada bu yavaşlıktan ötürü kitabın beklentilerimi karşılamayacağını ve sadece beni cahide birgül ile tanıştıran eser olarak kalacağını düşünmeye başlamıştım. ancak kitabın son yaklaşık elli sayfası bu konuda fikrimi değiştirdi, inandığım "son"u tepetaklak etti. bittiğinde insanı yağmurlu bir havada dışarıda duruyormuş gibi hissettiren bu kitap cahide birgül'ün diğer eserlerini de okumak istememe yol açtı.
İlk Cahide Birgül kitabım. Kitabı, hiçbir fikrim olmadan okumaya başladım. Birgül'ün psikolojik tahlillerine ve tasvirlerdeki ayrıntılı ama gereksize kaymayan anlatımlarına hayran kaldım. Kaleminin güçlü olduğuna daha ilk sayfalarda karar verebiliyoruz. Ancak sonlara doğru, metnin polisiye kurgusuna kaydığını anladığımda biraz hayal kırıklığına uğradım. Bu durum biraz gençlik romanı okuyorum hissi verdi. Bilmeceli bir anlatımla "gölgeli" bir atmosfere sahip bu anlatı, sonunda her şeyin ortaya çıkması ile sonuçlanmasaydı daha güzel olabilirdi. O gölgeli, bulanık ve imgelerle örülü açık metin halinde kalsaydı diye bekledim. Ancak tabi bu benim beklentim. Bu durum, yazarın aile mefhumunu, insan tabiatının gizli ve karanlık yönlerini, insan ruhunun yaraları ve patolojik taraflarını açık seçik ortaya koyarken kullandığı dilin ifade gücünü itiraf etmeye engel olamaz.
Kitabı yarım bıraktığım için puanlamayacağım. Normalde sevmediğim için bıraktığım kitapları da değerlendiriyorum ama bu kitap için durum biraz farklı. Açıkçası yazarın üslubunu sevdim ve başlarda her şey iyiydi. Ancak karakterlere sempati duymak imkansız. Bir noktada kitabı bir kenara koydum ve bir daha elime almadım. Zaten oldukça iç karartıcı ve depresif bir kitap. Bir süredir hayat da böyle, ülkece ve toplum olarak bir kaosun içinde kaybolmuş durumdayız. Okumak için çok az zaman bulabiliyorken de elim bir türlü bu kitaba gitmedi. Belki başka bir zamanda tekrar okumayı denerim. Ama tekrar heves edersem büyük ihtimalle yazarın diğer kitaplarını denerim çünkü doyurucu bir Türkçe kitap okumayalı uzun zaman oldu.
Cahide Birgül’ün kalemini seviyorum. Çok basit görünen şeylerden kendi dramlarını çıkartmasını, ama gerçekte olayların hiç de öyle zararsız olmadığını vurgulamadan oraya dokundurmasını. Seviyorum, ama beni tedirgin de ediyor. Çok doğalmış gibi kendiyle bütünlediği karamsarlığını, sonra kendini sizinle birlikte soyutlayıp çıkarıvermesini, o anda ortalığa saçılmış olanlara şöyle bir bakıp geçmesine. Burada okumak üzere İstanbul’a gelip, hiç istenmemesine rağmen hayatlarına giren teyze kızının bir baba kızın yaşamını tümüyle değiştirmesi var. Ne kadar okumuş, akıllı olursa olsun insanların gerçekleri görmemek için gözlerini yummaları, iyimser bakışı kalkan yaparak yanlışa sığınmaları, çevrelerindekilere kulak tıkamaları gibi faktörler etkin burada.
Karakterlerin eylemlerinin motivasyonlarini cok anlamasam da (buna ragmen karakterlerin hakikiliginden hic suphe etmedim), hikaye orgusune olan ilgimi bilhassa ucte birlik kisimdan sonra kaybetsem de Cahide Birgul’u tanidigima gercekten cok memnun oldum. Gosterissiz ama bir o kadar etkileyici bir stili var. Sade tavrinin icinde bir ozgunluk ve yenilik yakalamayi kesinlikle basarmis. Aramizdan erken ayrilmis ve hak ettigi ilgiyi gorememis olmasi uzucu. Dilerim yeniden basilan kitaplari daha cok edebiyatseverle bulusur.