'Ah o ilçe, o küçük kasaba, beni böylesine zavallı yapan orası değil miydi Belki mayamda bozukluk vardı. Belki de ben gerçekten hasta yaratılmış bir adamdım. Ama hiç kuşkusuz beni hasta ve zavallı yapmakta o kasabanın büyük günahı vardı. Düşündükçe yalnız benim değil, oraya gelen hükümet doktorunun da, savcının da, jandarma komutanının da az zaman sonra kabuk bağladıklarını ve bu kabuk içinde gizli bir derdin yumağını sardıklarını hatırlıyorum. Demek kasaba da suçluydu. Onun yıkık kalesinin dişleri arasında çok insanın yaşama hevesleri törpülenmişti.'
Denizin Çağırışı, Türk Edebiyatında, psikolojik yabancılaşmanın konu edildiği ilk roman olması açısından önemli bir yapıt. Yazıldığı dönemde yeterince anlaşılamayan Denizin Çağırışı'nda, bir kasaba öğretmeninin ruhsal sorunlarını, çelişkilerini, onun iç dünyasının derinliklerine inerek, büyük bir incelikle anlatıyor Kemal Bilbaşar.
1910 yılında Çanakkale'de doğan Bilbaşar, orta öğretimini 1929 yılında Edirne Öğretmen Okulu'nda tamamlamış, iki yıl ilkokul öğretmenliği yapmıştır. Yüksek öğretimini Gazi Eğitim Enstitüsü Tarih-Coğrafya Bölümünde tamamlamış, 1935 yılında mezun olmuştur. Aynı yılın resim-iş bölümü mezunlarından Bedia Bilge ile evlenmiş, İzmir'e yerleşmiştir. Hayatları boyunca biribirlerinden bir gün olsun ayrılmayan çiftin iki çocuğu olmuştur. Nazilli ve İzmir Karataş Ortaokullarında öğretmenlik yapan Bilbaşar 1961 yılında emekliye ayrılmış, bir süre siyasetle uğraştıktan sonra 1966'da İstanbul'a yerleşmiş, kendini tümüyle yazmaya vermiştir. Yazar 21 Ocak 1983'te ölmüştür.
Kemal Bilbaşar edebiyatla ilgilenmeye Gazi Eğitim Enstitüsü'nde başlamış, ilk öykülerini İzmir'de Cahit Tanyol ve İlhan İleri ile birlikte çıkardıkları Aramak dergisinde yayımlamıştır (1939). Bu dönemde Halkevlerinin açtığı öykü yarışmasında ilk ödülü kazanan yazar, 1945-1952 yılları hariç, sürekli öykü yayımlamış, radyo oyunları yazmış, pek çok gazete ve dergide öykü, roman ve makaleleri çıkmıştır. Tiyatro, senaryo ve ders kitapları da yazan Bilbaşar, 1961 den sonra daha çok roman türüne ağırlık vermiştir.
Camus'un Yabancı adlı eserini beğenenler bu eserden de keyif alacaktır diyerek başlangıç yapmak istiyorum. Psikolojik yabancılaşma temalı bu kitap 1940lı yıllarda İzmir'de geçmekte. İlk 50 sayfa okunduktan sonra kitabın sonunda ne olacağını az çok kestiriyorsunuz ama önemli olan kitabın sona gelişi. Toplumumuzun o dönemlerde de mevcut olan mahalle baskısı, kasaba hayatının insan psikolojisi üzerine etkisini gözler önüne seriyor Bilbaşar.
İsimsiz ana karakterimiz kendisini anlayan biri arayışında fakat bulması pek mümkün değil. Zehra adlı karakterle bir deftere düşüncelerini yazarak kurdukları ilişki ciddiye binince karakterimiz tekrardan kendisini soyutluyor. Ne aradığını kendisi de bilmiyor aslında, unutmuş olduğu hazları ona yaşatan biri bir müddet hayata bağlıyor onu ama kadın ve karakterimizin birbirlerinden beklentileri bambaşka.
Özetle kendisine bir yer bulamıyor bu toplumda karakterimiz. Ne yapsa ne etse hüsran ve korkularıyla baş başa kalıyor. Edebiyatımızda pek bilinmeyen ama çok değerleri eserlerinden biri. Psikolojik yabancılaşma türünü seven okurların kesinlikle şans vermesi gereken bir kitap.
Yazıldığı dönemin (1941) çok önünde, karakterle bütünleşmenin zirvesinde, kıymeti bilinmeyen bir roman Denizin Çağırışı. Baş karakterin baba mirası kalıtımsal iç sorunlarından kaçışı, ama bir yandan da kaçamayışı, varlığına dair derin tereddütleri ve bir nevi kaderinden uzaklaşamayışı, ama bir yandan da kaderimiz düşündüklerimiz midir deyişi okura nüfuz eden öyle sade bir dille anlatılıyor ki, etkilenmemek çok zor. İnsanın içi bir kere kararmaya görsün, o karanlıktan çıkan ikilemler öyle dolu gibi yağar ki insanın içine, işte belki de bu kısa romanın en büyük başarısı bunu çok etkin bir biçimde betimliyor olması. Yazıldığı yıl düşünüldüğünde, bu topraklarda varoluş sancılarına ilişkin bir eser okumak şaşırtıcı, bir o kadar da büyüleyici. Romanın sonlarına doğru iki dönüm noktasında yaşanan değişim biraz hızlı ya da kurgusal olarak sıkıntılı gelse de bana, bir bütün olarak verdiği okuma keyfi ve içimdeki yansımaları açısından bu sorunları görmezden gelebiliyorum. Kemal Bilbaşar ülkemizde ne yazık ki kıymeti bilinmeyen, keşfedilmeyen birçok yazardan sadece biri. İsmi sürekli anılan eski dönem yazarlarımızı düşündüğümde Selçuk Baran, Feyyaz Kayacan, Kemal Bilbaşar gibi yazarlara üzülmemek mümkün değil.
Boşluğun filozoflar tarafından sıkça düşünülmesinin en önemli nedeni insanın varoluş mücadelesiyle ilgili olmasıdır. Bazıları boşluğu “hiçlik” kavramıyla ile karıştırır ki aynı şey değildir. Geleceğin Felsefesi eserinde Ludwig Feurbach hiçliği, “mutlak bir biçimde kendini aldatmaktır. Hiçliği düşünen hiçbir şey düşünmüyor demektir” diye anlatır. Hiçlik böyleyken boşluk bir düşünme ve duygu halidir.
Eski çağlarda denizciler okyanuslara yelken açarken bir boşluğa akıyormuş gibi hissederlerdi. Canavarlar ve yaratıklarla dolu Terra Incognita [bilinmeyen topraklar] onlar için hiçlik değil bilinmezlerin dolu olduğu yerlerdi. Yere sağlam basamayacakları bir boşluğun korkutucu hayaliydi akıllarındaki.
Kitabın sonlarına doğru, en son babaannem Marimar'ı izlerken gerçekleştiğine şahit olduğum, hikaye ile bütünleşmenin Nirvanası olarak tabir edebileceğim noktaya ulaştığımı hissettim. Kesinlikle etkileyici bir anlatım.
Yazarın okuduğum ilk kitabı. 1943 basımı bir kitap için hem türkçesi çok güzel hem de çağın ilerisinde bence.
Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli ile ilişkisi olduğunu da okudum. Bu kitabın çok daha iyi olduğunu düşünüyorum.
Kitabın ana karakteri için ne hissettiğimden emin değilim. Budalalıkları beni sinir etse de, hayattan ne beklediğini bilememe, bir yere ait olamama ile ilgili düşünceleri/cümleleri de kültürel seviyesi yüksek birine duyulan hayranlığı uyandırdı bende.
İzmir'in o zamanki sosyal yapısı ile ilgili de gözlemleri içeren, kesinlikle henüz hakettiği yere gelemeyen bir roman.
(Okurken sonlara doğru Ankara Mahpusu ile benzerlikler de farkettim, birbirinden esinlenme mi yoksa tesadüf mü bilemedim..)
s31: Birdenbire halka yeni bir ruh üfleyecek olan yazılarımın basılacağı gazete ile, aynı halkın kırık camlarını yamayacağını, yırtık pabuçlarını eskiciye götürürken saracaklarını, hatta küçük çocuklarının kıçını sildikten sonra onu lazımlığa atabileceklerini hatırladım.
s38: Bağ adı verilen kayısı bahçelerinde, hastalıklı kadınlarla yapılan alemlere katılmayan, hiç kimse tarafından aranıp, ziyaret edilmeyen bir insan, kendisinden başkasıyle paylaşamadığı bir yatakta, şüphesiz her akşam bir başka adam olmaya mecburdu.
Temelde yabancılaşma, varoluş sancıları ve toplum içinde yalnızlığa, değersizliğe dair bu romanın ne kadar öncü bir yapıt olduğunu anlatabilmek için, yazıldığı dönem ile ilgili iki ayrıntı vereceğim: 1. Toplumcu-gerçekçiliğin ve köy edebiyatının revaçta olduğu bir dönemde, 1943'te yazılmış ki, zaten Kemal Bilbaşar'ın diğer yapıtları içinde de bir ayrık otu. 2. Benzer temaları gördüğümüz yabancı dildeki edebiyata baktığımızda, Sartre'ın Bulantı'sı yazılalı 5 yıl, Camus'nun Yabancı'sı yazılalı 1 yıl olmuş; Dazai'nin İnsanlığımı Yitirirken'ine daha 5 yıl var. Her yönden çağın ruhunu yakalayabilmiş bir metin; ayrıca o dönemde kent yaşamına odaklanan, büyük kent sahnesinde geçen çok fazla roman olduğunu da sanmıyorum. Kemal Bilbaşar ilginç bir anti-kahraman yaratmış. Bir erkek bu ve yer yer eril dili var, ama yeri geldiğinde erkekliği ve eril dili de sorguluyor; tabii o yıllarda olabildiği kadarıyla. Kendini delik deşik ediyor; varolmaktan dolayı sıkıntılı; dünyaya sığmıyor. Üstelik boğucu kasaba ikliminden çıkıp gelmiş İzmir'e. Ama burada da tutunamıyor; "bey olma" hayalleri suya düşüyor. Aşka dair şövalyece fantezileri de karman çorman bir hale geliyor. Romanda beni rahatsız eden bir nokta, Yahudi cemaatine ait mezarlığın talan edilip parka çevrilmesini harika bir gelişmeymiş gibi aktarması. Sonrasındaki türbe muhabbeti, sakallı bilge, kısa bir manevi aydınlanma falan filan da acemice yazılmış; eğreti duruyor. Ama genel olarak, her nasılsa hep atlanmış ama atlanmayacak kadar önemli bir roman olduğunu söyleyebilirim.
Yan sokaktan bir hamal çıktı. Sırtında bir endam aynası götürüyordu. Aynanın içinde karamsar, omuzları düşük ve umutsuz hayalimi gördüm. Onu taşımaktan hamal bile yorgunluk duyuyordu. O aynanın arkasından ayrılamıyordum. Her zamanki gibi gölge varlığım beni peşinden sürüklüyordu. Ah, tüm kötülüklerin karanlığından yaratılmış bu gölge varlığımdan bir kurtulabilseydim, o zaman bu dünya bana yeniden güzelliklerini sunacaktı. Hamal yürüyor ve önümdeki hayal, şeytanca bir gülümsemeyle beni alaya alıyordu. Parkın koyu renkleri ve gölgeleri içinde Mefisto'ya benzeyen bu hayali kovmak, taşlamak hıncı duyuyordum. Uzun tırnaklı ellerini gözlerime uzatmasına ve: "Nah sana!.." demesine katlanamadım. Yerden bir taş alarak, ona doğru fırlattım. Aynanın ortasından, kenarlarına doğru bir yıldız parladı. Hayal parça parça oldu. Sonra hepsi dağıldı, yere düştü. İçime çılgın bir sevinç doldu: "Onu parçaladım... Ondan kurtuldum." * Namuslu kadın da ne demek? Park kadınlarıyla nikah dairesinde tapusunu çıkardığınız kadın arasında ne fark var? Kapısında kanuna nöbet beklettiğimiz dört duvar arasında, iğrenerek, bıkmış olarak, kendini veren bir kadın neden namusludur da, arzularına bütün çıplaklığıyla yol veren, ahlak kurallarına, gelenek ifritlerine kahramanca göğüs geren kadın orospudur? Neden ihtiyar bir tüccarın nikahlı karısı, lüks ihtiyaçlarını karşılamak için, kocasına işve yaptığı zaman namusunu korumuş oluyor da, genç bir erkeğin kollarına kendini bırakan kadın aynı lüks hırsıyla çırpındığı için namussuz satılıyor? (Alıntı)
#33 Denizin Çağırışı bende unutulmaz izler bırakmış, bence Kemal Bilbaşar'ın en iyi romanıdır... Denizin Çağırışı, her zaman keyifle okunacak bir roman, diyorum; yazık ki değeri anlaşılamamış bir roman.
Kahramanın varoluşsal sıkıntıları ile güzel başlayan kitap acelece bitirilmiş. gereksiz tesadüfler yer yer Yeşilçam tadı verdi. Kasaba memurlarının idealize edilenden farklı sunulması, kendi kendini yiyen anti-kahraman döneminin ilklerinden olsa gerek.
Cok uzatmadan anlatacagini anlatmis, kisa oz bir kitap ben okuduguma memnun oldum.
Bu da kitabin cok kisa bir ozeti;
Kitap bir öğretmenin etrafında şekilleniyor. Öğretmen bir şark köyünde 5 sene sefil bir hayat sürmüş fakat kendini oraya yakıştıramamış hiç. İzmire geliyor hikaye burada başlıyor. Arkadaşıyla buluşup onda kalacak ama garda beklemesine rağmen saatlerce gelmiyor kimse, bir at arabasına biniyor. kendini üstün görerek insanları aşağılıyor sürekli, olmadığı bir insan gibi davranıyor ve kendisine gazeteci kimliğini uygun görüyor bu nedenle sürücüyle zıtlaşıyor ve adam senin gibiler buraya layık diyip bir otelin önünde atıyor arabadan. O otelde kalıyor gece, oteldekilere istanbuldan geldiğini çok ünlü bir gazeteci olduğunu söylüyor, yan odasındaki kadın onu kat görevlisi sanıyor, (çünkü kıyafetleriyle taşradan gelmiş bir insan görüntüsünde), buna çok içerliyor. ertesi gün arkadaşıyla buluşuyor, aile yanında bir pansiyona yerleşiyor. mahalle çok tutucu, ev halkı da içkisinde sohbetinde 3 kişilik bir aile. evde bir genç kız var, mahalleli bekar bir erkeğin o evde kalışını konduramıyor ve sürekli ev halkının ahlaksızlığı hakkında dedikodu yapıyorlar. öğretmen en baştan beri kendisi çok üst düzey bir insan olduğundan kızlarını kendisine yamamaya çalıştıklarını düşünüyor evdekilerin. aylar geçiyor artık öğretmen de kızdan hoşlanıyor fakat kendini üstün görüyor, otelde sarışın kadının ona davranışını unutamıyor bir türlü, hep o kadının karşısına yeniden çıkmanın hayalini kuruyor. — Evdeki kizla nisanlaniyor, herkes cok mutlu. Fakat adamda gariplikler basliyor yine, kizla vakit gecirmek istemiyor, soguk davraniyor. Sinemaya gidiyorlar annesi, kiz ve kendisi. Bu bir anda cikip gidiyor filmden. Bir parkta bankta oturuyor, yanina eskiden arabacilik yapmis bir adam geliyor konusmaya basliyorlar. Bu adam hep hayalinde o sarisin kadini kuruyor o sirada da. Bir anda o kadin karsidan cikageliyor. Meger bu sarisin kadin arabacinin kardesiymis. Kadin buna cok sicak davraniyor birlikte kadinin eve gidiyorlar. Haftalar geciriyorlar. Bu kadina ve kardesine butun parasını kaptiriyor. İsten kovuluyor. Kadinin orospuluk yaptigini anliyor, o gun de o yuzden oteldeymis. Ama hala ilgisini kazanmak icin para bulma derdinde, kiyafetlerini satiyor kadinin evine gidiyor kapi duvar. Sokaklara dusuyor, hamallik yapiyor. Ardindan deniz beni cagiriyor diyip atliyor. Kitabin adi da ordan geliyormis meger.
This entire review has been hidden because of spoilers.
İnsanlara yabancılaşmak, onlardan uzaklaşmak istemek ama bir yandan da kendi varlığınla boğuşmak…İnsanların iki yüzlülüğü, çıkarcılığı, ahlaksızlığı,ruhun tüm sefil halleri…Bu ne güzel bir esermiş ki bunların hepsini baştan sona şahane bir kurguyla vermiş.Şu an yazılmış olsa da özgün ve başarılı derdim ama bence 1941 yılı için çok daha değerli. Belki de ilk varoluşsal romanımız bilemiyorum.
Uzun zaman öğretmenlik yaptığı boğucu bir kasabadan İzmir’e gelen anlatıcımız daha İzmir’e ayak basar basmaz tedirgin ruhunu bize hissettirmeye başlıyor. İlk gece kaldığı otelde bir banyo sahnesi var ki orayı okuduğumda özel bir eser okuduğumu kavrayarak heyecanlanmaya başladım.Ve Bilbaşar sağ olsun sonuna kadar o heyecanımı korumamı sağladı.
Kitabın en sevdiğim yanı diğer insanların kötücül yanlarını verdiği kadar insanın kendi özüne dair karanlık yanına da ışık tutması oldu. Hep başkaları kötüdür de ya biz? Anlatıcımız karanlık yanını görmesine rağmen eyleminden vazgeçemiyor. Yolda bir hamalın taşıdığı aynayı kırma sahnesi bence çok güzel bir varoluşsal sahneydi.
Elbette tüm bu bahsettiklerim baştan sona iyi hesaplanmış ve akıcı kurgu içinde verilmiş. Üslupları farklı ama en az Aylak Adam kadar ilgi görmeyi hak ediyor hatta ondan daha çok beğendim. İyi ki ama iyi ki okudum.
"Mavi ufukları alabildiğince genişleyen bir mavi deniz karşısında, ruhtaki bütün karanlıklar yıkanırdı. Kapalı alanlarda insanlar dünyayı fazla ciddiye alırlardı. Çılgınlık yapmazlardı. Oysa ruhumuzun en büyük ihtiyacı deliliğe karşıydı. Ciddiyet ve ağırbaşlılık insanların en amansız düşmanı idi" (s. 26).
"Yan sokaktan bir hamal çıktı. Sırtında bir endam aynası götürüyordu. Aynanın içinde karamsar, omuzları düşük ve umutsuz halimi gördüm. Onu taşımaktan hamal bile yorgunluk duyuyordu" (s. 105).
Kişinin kendine yabancılaşması için ne gerekir? Bir ömür mü, yoksa sadece bir sanise mi? Bir insan mı, bir olay mı? Içinde bulunduğu toplum mu? Kazandığı farkındalık mı? Geçtiği yollar mı?
Türk edebiyatında bir ilk olma niteliğindeki bu eseri herkese tavsiye ederim.
bu yaz bolca bunalma kitabı okudum, yine de en sevdiklerim arasında oldu bu roman. her şeyden önce tabii ki dilinden. bilbaşar'ın doygun, doyurucu, yakın olduğu kadar tekinsiz bir anlatısı var. öyle cümleler vardı ki ben onları çözüp kanım donana kadar bir tür hülyalara kapıldım, kitap gibi oldum. sonradan gelecek 50ler edebiyatına göre de duru ancak yine de çetin olmasını çok beğendim. "Ah, tüm kötülüklerin karanlığından yaratılmış bu gölge varlığımdan bir kurtulabilseydim o zaman bu dünya bana yeniden güzelliklerini sunacaktı."
"Kuşağımız bugün, yalnız diğerlerinin yörüngeleri arasındaki boşluktan, bir zamanlar orada bir gezegen bulunduğunu sezinleten, parçalanmış ölü bir yıldıza benziyordu."
Baş karakterimizin bu kitabın içinde bir ismi yok o sadece öğretmen ya da diğer bir tabir ile bir hiç. İnsan bir araba ile gelir de bir yere oraya her şeyini taşır da sonra hayatı alt üst olur mu ya da hayatı bir hiç olur mu ? Bu kitabı okuyorsanız oluyor. Öğretmen mesleğiyle geldiği bu deniz kokan memlekete bir bankta aç kalan insana bir sarı sevdası uğruna nasıl düştüğünü gözler önüne seriyor. Kitap biraz da 'Ne oldum deme ne olacağım de ' ifadesinin üzerine yazılmış gibi ama siz siz olun öğretmen gibi yapmayıp ne iseniz o olun bir korku uğruna kimseyi yarı yolda bırakmayın.
Romandaki öğretmen karakterinin hezeyanları, iç dünyası, bunalımları inanılmaz iyi işlenmiş. İnsanın sarıp sarmalayası, ben seni anlıyorum, kendine bunu yapma diyesi geliyor.
Karakter çok yalnız, çok problemli ve fakir bir çocukluk geçirmiş, bunların tümü bir yandan da toplumun o dönem içinde bulunduğu durumu yansıtmakta.
Çok etkileyici buldum, kalemine bir kez daha hayran kaldım.
Yazarın iyi gizlenmiş bir hazine olduğunu düşündüm ve böylesine gözlerden uzak tutulmuş olmasına içerledim. Karakter ise kendine kıyan, insanın üzülsün mü, kızsın mı, acısın mı karar veremediği bir insan evladı. Romanın geneline hakim karamsar havası içinde öyle kıllıklar yapıyor ki okuyucuyu nadiren güldürmeyi de başarıyor.
Itiraf etmeliyim ki varoluşcu bir roman olduğunu okuyunca biraz daha karamsar ve yavas akan bir roman olacağını düşünüyordum. Ancak elimden birakamadan bir solukta okudugum bir kitap oldu. Kemal.Bilbasarin akıcı ve sade dili zaten tartışılmaz. 2-3 sayfalik bolumlerden olusmasi hem okumayi hem de takibi kolaylastiriyor.
Kesinlikle hak ettiği değeri görmemiş bir roman. Albert Camus'nun Yabancı'sından bir yıl önce, yaabancılaşmanın kitabını yazmış Kemal Bilbaşar. Hem de olağanüstü bir üslup ve dil kullanımıyla...
Kemal Bilbaşar’m romanı (1943) • Yahya Kemal’in "İnsan âlemde hayal ettiği nisbette yaşar" cümlesiyle biten Deniz Türküsü şiirin son dört mısraını bir giriş olarak almış roman, psikopat bir ilkokul öğretmeninin dengesiz dünyasmı yansıtan bir hâtıra defteridir. Çocukluğu yoksulluk içinde ve hayallerle geçmiş delikanlı, küçük bir kasabada öğretmenken, gizli bir dâvetin cazibesiyle içinde seyahat arzulan çağıldamaya başlayınca, izin alır, İzmir’e gelir. Zehra adında bir kızla nişanlanır. On gün sonra da bir sinemada Zehra’yı birdenbire bırakır gider ve Adalet adında düşük bir kadınla yaşamaya başlar. Bu sefer de kadm bırakır onu. Delikanlı, geldiği kasabadaki görevine son verilmiş olduğunu öğrenir; parasız aç kalır, hamallık etmek ister, çelimsizdir. Sefaletin son kertesinde birdenbire denizi görür. Babasını da bir zamanlar deniz çağırmıştı; neden sonra anlamıştır, İzmir’lere bunun için geldi. Gün batısındaki sarı saçlı tanrıça, deniz çağırmaktadır onu. Denize gidecektir. • Yer yer Dostoyevski tiplerini ve Knut Hamsun’un Açlık romanının kahramanını hatırlatan grotesk, hasta kişisiyle bu roman, yazarm ilk romanı idi.