Aklı başında bir insanın bugüne kadar çoktan öğrenmiş olması gerekirdi. Yüzlerce kere televizyonda anlatmışlar, gazetelerde yazmışlar, listeler yapmışlar ve hatta aklımıza iyice girsin diye resimler çizip göstermişlerdi. Ama yine de böyle durumlarda beynimin panik bölgesi kontrolü ele geçiriyordu, bildiğim her şeyi unutuyordum ve saçma sapan şeyler yapıyordum.
Hikmet Hükümenoğlu’nun ilk romanı “Kar Kuyusu” bu deprem sahnesinde ana karakter ve romanın anlatıcısı Nur’un aklından geçen bu cümleler ile başlıyor.
Hikmet Hükümenoğlu benim çok sevdiğim (belki son zamanlardaki en sevdiğim) çağdaş yazar. Tüm kitaplarını okudum, bazılarını tekrar okudum, yenilerini de heyecanla bekliyorum. Fakültede “Hükümenoğlu kürsüsü” açılacak deseler hemen adaylığımı koyacak kadar seviyorum yazarın kalemini. Yazar ve kitaplarıyla aramızda olan sadece edebi bir bağ değil. Benim için aynı zamanda duygusal bir bağ da söz konusu. Şöyle ki, hayatımın yaklaşık son 10 yılında doğum, ölüm, iş derken, girdiğim kuyudan çıkmamı sağlayan kitap oldu “Kar Kuyusu”. Bir edebiyatçı olmama rağmen hayatın beni getirdiği noktada artık piramidin en alt basamağında yaşıyordum; kitap okumaksa benim için piramidin boyumun yetişmeyeceği üst raflarında kalmıştı maalesef.
Ta ki 2025 yılı Ocak ayının ilk günü şans eseri elime geçen “Kar Kuyusu”nu okuyana dek. Yeni yılın ilk ayının ilk kitabı sabah başlayıp, elimden bırakamadığım, akşamına çoktan bitmiş olan bu romandı. Yazarın ilk romanıydı, benim onun kaleminden okuduğum ilk romandı (öncesinde öykü kitabını okumuştum). Sonra tüm kitaplarını okuyup yazarın sıkı takipçisi olmamı sağladı bu roman. Bu kitabın notlarını da özellikle tanışma yıldönümümüzde paylaşmak istedim.
Kişisel öneminden sonra gelelim kitabın kendisine. “Kar Kuyusu” eşinden ayrılmış Nur’un babadan kalma bir depoyu takı dükkanına çevirip oraya yerleşmesi ile başlayan, mahallede bir takım tuhaf olaylara maruz kalmasıyla devam eden, ilk 100 sayfa yavaş yavaş kurgu yapılmış olsa da sonrasında gerilimin kademeli olarak tırmandığı, nefis bir ters köşe ile biten bir ilk roman. Yazarın en iyi kitabı mı derseniz, bence daha iyi yazılmış romanları var. Sonuçta bir ilk roman, yazarın kalemi daha oturmuş, daha özgün hale gelmiş sonraki romanlarında. Ama işlediği hikaye, karakterlerin tasviri, kullanılan imgelerle oldukça iyi bir ilk roman bence.
Bundan sonrası bir miktar “spoiler” içerebilir. Ona göre okumaya devam edebilirsiniz.
Romanın ana karakteri 35 yaşındaki Nur. İşini, eşini bırakmış, İngilizce özel ders verip çeviri yaparak, bir yandan da takı işinden kazandığı para ile hayatının idame ettirmeye çalışan tek başına bir kadın. Nur’u çoğu yerde savruk bir karakter olarak görsek de (çeviri dosyasını unutması, şemsiyemi unutmadım bu sefer diye sevinmesi, yakında çok daha önemli şeyleri kaybedebilirim diye kendine söylenmesi) çoğu yerde güçlü durmaya çalışan, güçlü olmayı babası ve annesi sayesinde küçükken öğrenmek zorunda kalmış bir kadın. Kafasının içindeki karıncalarla mücadele eden, yer yer içinden esprili yorumlar yapan, dışından veremediği cevapları muzipçe içinden veren, mahalledeki gizemin peşine düşen cesur, ama aynı zamanda yalnız bir kadın. Bu nedenle dükkanıyla aynı sokakta olan cafenin işletmecisi Tibet ile yakınlaşmak isteyen, ama çekingen davranan, erkenden hayaller kurmaya başlayan yalnız bir kadın. Nur’u Nur yapan, Tibet ve Nuri karakterlerinde de göreceğimiz gibi, aile ile, babadan ziyade anne figürü ve onunla olan ilişki. Romanda hikayenin kronolojik seyrine yer yer rüyalar ve çocukluk anıları ile ara veriliyor. Bunlarda da Nur’un babasının sert mizacı, sürekli duygusuz yaklaşımı, “kocaman oldun artık ağlayamazsın” diye önden çocuk Nur’u susturması gibi bazı önemli anları görüyoruz. Hatta babası şöyle diyor: “ ‘Sadece bebekler ve düşkün kadınlar ağlar’ diyor. Düşkün kadın nedir, bilmiyorum. Ama kötü bir şey olmalı, onun için hiç ağlamıyorum.”
Bütün bunlar olurken anneyi göremiyoruz mesela. Anne etkisiz eleman. Baba ile çocuk arasında tampon görevi gören anne yok mesela bu ailede. Anne kayıtsız, babasıyla Nur’la ilgilendiğinden daha ilgili. Yalnız bırakılmış bir çocuk Nur, bu nedenle yalnız bir kadın oluyor.
Romandaki diğer önemli karakterler Nur’un dükkanının üst katında yaşayan Melike ve onun lanetli olduğu söylenen, mahallenin korkutucu kişisi Nuri (ve tabi ki köpeği). Melike ve Nuri arasındaki ilişki ise hastalıklı bir seviyede. Melike mahallede cefakar bir anne olarak biliniyor. Hasta bir çocukluk geçiren oğlunun düzenli olarak tedavisini ve bakımını üstlenmiş, kendini ona adamış, oğlu büyüyüp korkutucu bir karakter olunca da ondan çok çekmiş cefakar bir anne. Kitabın ana teması zaten her şeyin göründüğü gibi olmayabileceği. Melike’nin aynı bu şekilde tanıdığımızdan farklı bir karakter olduğunu öğreniyoruz zamanla. Anne olmayı kocasına yakın durmak için istemiş bir kadın Melike, bu da onu “hasta zihinli” bir anne yapmış. Kocasının ölümü de bir muamma aslında, hatta ondan bahsederken bir kaç kez “televizyon varken kocaya ne gerek var?” diyerek, kocanın önemsizliğinin altını çiziyor.
Tibet ise Nur’la yakınlaşan, Avrupa’da yetişmiş, annesiz büyümüş, annesini hiç tanıyamamış, özgür ruhlu, kibar, kadınların karşına çok çıkmayan bir adam. Çiftin konuşmalarında çocuk sahibi olma ve annelik üzerine ana fikir verir gibi altı çizilmiş bir kaç cümle var zaten. Tanışma süresinde sadece havadan sudan değil, daha “kaliteli”, hayatın anlamını çözmeye yönelik tartışmaları var. Buralarda da karakterlerin gelişimini detaylıca görüyoruz.
Romanın kasvetli havasını, gerilimini arttırmak için kasvetli, fırtınalı, karlı İstanbul’u, elektrik kesintisini, karanlık sokakları, ara ara yanan sokak lambasını, kuzguni yağlı tüyleriyle kargayı ve kargaya benzeyen montuyla Nuri’yi, bir iyi bir de kötü görünen iki köpeği, en önemlisi de kuyuyu bazı yerlerde tekrarlanmış olarak okuyoruz. Yazar romanda vermek istediği havayı bu imgelerle ince ince yaratmış, bizi yavaş yavaş hikayeye çekiyor.
Romanın devamında sona yaklaşırken kitap elinize yapışmış, heyecanla okurken güzel bir ters köşe ile çözümleniyor tüm gizem. Bu keyfi elinizden almayacağım tabi ki. Her roman kendi sonunu okuyucuyla beraber yazar aslında. Siz nasıl bir son yazacaksınız bakalım Kar Kuyusu’na?
Hala okumadıysanız ilk fırsatta okumanız, okuduysanız da hatırlatma okuması yapmanızı tavsiye ederim. Her iki şekilde de muhteşem keyifli!
Sevgiler,
Emel