Denildiği gibi, ellerimde doğmuştu.
Bodrum'da. 1980 yılının haziran ayında.
Bir ananın üç yavrusundan biriydi. Nerden gelip, inşaat halindeki bizim evi bulmuştu, doğurmak için?
Biliyorum, kedilerin işinden sual olmaz. Ve size sığınan hamile bir kediden ilgi esirgenmez.
Ben, toprağı bol olsun Bilge Karasu ve sevgili Tomris Uyar dostlarım gibi bir kedisever değilim. Ama kedi ya da köpek, çaresiz bir yaratık, nerede karşılaşırsam karşılaşayım elimi kolumu bağlar.
Bu hayırsız ananın doğumdan bir hafta sonra ardında bıraktığı üç yavru da, işte böyle elimi kolumu bağlamıştı. Neyse ki kedisever kızım (12) yanımdaydı, onlarla ilgilendi ve Bodrum'dan ayrılmadan ikisine birer kapı buldu. Üçüncüyü kimse istemiyordu. Çünkü o, zayıf, güçsüz, ayakları üstünde duramayan, öldü-ölecek, üç renkli (sarı-kara-beyaz) bir dişiydi.
Bir yapı işçisi olarak çalıştığım o günlerde, bakacağım bir canlıdan çok, bana bakacak bir canlı gerekiyordu. Ama Tanrı, size her zaman ihtiyacınız olan insanı ya da hayvanı göndermez. Böylece, nasıl olsa, bugün ya da yarın ölecek olan, yerlerde sürünen, sesi çıkmayan, yalnızca o küçük gözleriyle bana, benim gözlerime, gözlerimden de içeriye bakan Moşe ile (adı, sonradan böyle konulacaktı) baş başa kaldım. Elimde biberon, ilk kez bir canlıyı 'emziriyordum'. Beslenmesi bittiğinde, küçük parmağımı emiyordu. Eh, hiç değilse sağ elimin küçük parmağı ilk kez bir işe yarıyordu.
Hüzünlü bir denizci
Sonunda, ayakları üzerinde doğruldu, kemikleri gelişti, yürümeye, sonra da koşmaya başladı. Ama hiçbir zaman oyuncu bir kedi olmadı. Gözlerinde hep bir yalnızlık, bir hüzün.
Uzun bir süre beni anası sandı. Ben de onu düşkırıklığına uğratmamak için elimden geleni yaptım.
Bodrum'daki inşaatı tamamlayıp yaz sonunda İstanbul'a dönmüştüm. Tabii cebimde küçük Moşe. Bu onun ilk yolculuğuydu. Daha sonra İstanbul-Bodrum-İstanbul yolculuğunu yüzlerce kez yapacaktı; kara, deniz, hava yoluyla.
Ama onun yolculuğu yalnızca bu hatla sınırlı kalmadı. Kandilli'den Kanlıca'ya, Kanlıca'dan Beylerbeyi'ne taşındı. Neyse ki, tüm taşındığı evler bahçeliydi. Sanırım, en çok Kanlıca'daki evinde mutlu oldu. Bu deniz kıyısındaki evin rıhtımında, saatlerce, esin bekleyen bir ozan gibi, gözleri bir noktaya dikili durur, sonra bir anda, patisiyle bir balığı yakalayıverirdi. Yemek için değil, getirip maharetini bana göstermek için.
Sonradan karıştırdığım kitaplardan öğrendim ki denizci kediler türündendi.
Bunu öğrendikten sonra, onunla birkaç kez denize açıldım. İnsanların tersine, hiçbir sorun çıkarmadı. Birlikte tuttuğumuz balıklardan yedi, ama hiçbir zaman denize girmedi.
Onu, diğer kedilerden ayıran özelliğinden söz etmedim. Moşe konuşurdu. Zengin bir sözcük hazinesi yoktu, ama meramını anlatacak bir dili vardı. Bunu ilk kez 1989 yılında uzun bir yolculuğa çıkmamın arifesinde görmüştüm. Yolculuk hazırlıkları başladığında, çevremde dolanıp duruyor, huysuzlanıyor, yemiyor, içmiyor, mırıldanıp duruyordu. Bir gece, yatmadan önce, Nen var senin? diyecek oldum. Gözlerimin içine bakarak, o korkulu, hüzünlü gözleriyle, Beni burda bırakma dedi. Tanrım, bu da nesi? dedim. Ben gidip döneceğim, sana burda benden iyi bakacaklar var. Olsun, dedi, sen beni de götür.
O sıralar, dokuz yaşındaydı. Bana öyle geldi ki, artık kendisinin anası olmadığımı anlamıştı. Ama hastalıklı bağlılığı sürüyordu. Örneğin, oturduğum koltuktan kalkar kalkmaz, hemen yerimi alıyor, döndüğümde ordan kalkmak istemiyordu. Ya da, evde baş başaysak ve ben çalışmak için emektar yazı makineme bir kağıt geçirip yazmaya başlamışsam, hemen masanın üstüne sıçrayıp yazmamı önlemek için elinden geleni yapıyordu.
İlk uçak yolculuğu
Söylemem bile gereksiz, elbette benim yatağımda yatıyordu. Birkaç
kez koynuma girmeyi denediyse de, bunun doğru olmayacağını kendisine belli etmiştim. O da ayak ucumda yatmakla yetineceğini belirtti.
Ama tüm bunlar, 1989 Berlin yolculuğundan, açıkçası, benimle konuşmasından önceydi.
Ona, Berlin'e götüreceğim sözünü verdim. Ama bunu hemen yapamazdım. Gidip nasıl bir yerde yaşayacağımı görmem gerekiyordu.
İster istemez kabullendi.
Berlin'de, güzel bir daireydi bana verilen. (İncelik gösterip bana söylememişlerdi, benden önce Tezer Özlü'nün bu dairede bir yıl boyunca yaşadığını.) Sessiz bir yola bakan küçük bir balkonu vardı. Çok geçmeden bir çiçek bahçesine çevirmiştim. Evet, böylesi bir yerde yaşayabilirdi Moşe. Mutlu olabilir miydi? O ayrı bir soru. (Hem insanlar, hem hayvanlar için, bu, her zaman ayrı, apayrı bir soru ya da sorundur.)
Sonunda, İstanbul'a dönüp onu aldım. İlk uçağa binişi değildi, ama ben gene de, yolculuk öncesi kulağını çektim: "Miyavlamak yok, öyle garip sesler çıkarmak yok. Kafesinden çıktığında, ön ya da arka koltuklardaki zırlayan çocuklara sinirlenip tırmıklamak yok. Hosteslere gülümseyeceksin. Okşamak istediklerinde, izin vereceksin, vb."
Tümünü kabullendi.
Gerçekten de, tüm yolcuları, hostesleri kendisine hayran bıraktıran bir yolculuk yaptık.
Storkwinkel 12 numaralı apartmanın birinci katına vardığımızda kafesinden çıkıp evi iyice bir denetledi. Mutfak, banyo, balkon, salon, yatak odası... Memnun görünüyordu.
Ertesi sabah kalktığımızda, kendisine evde yalnız kalacağını söyledim. Bundan pek memnun olmuşa benzemiyordu. Ama balkonun kapısını açık bırakacağımı, dilerse balkona çıkıp sokağı seyredebileceğini anladığında yazgısına boyun eğdi. Çok geçmeden de, Berlin yaşamının önemli bir bölümünü geçireceği bu mekanı benimsedi.
O sıralar, Berlin Duvarı henüz yıkılmamıştı. Bana, resim çalışmalarım için verilen atölye ise kentin bir ucunda, Türk mahallesi diye anılan Kreuzberg'de, duvara yaslanan, eski bir hastaneden bir sanat evine dönüştürülmüş bir yapıdaydı.
Her sabah, bir işçi gibi, evin yüz metre ötesinden kalkan otobüse biniyor, kenti bir uçtan bir uca geçip atölyeme varıyordum. Akşam paydosunda da gene aynı yoldan, aynı otobüsle geri dönüyordum. Çok geçmeden Moşe, dönüş saatimi öğrenmişti. Eğer yağmur ya da kar yoksa, balkonun korkuluğundaki uzun saksılardan birine, çiçeklerimi incitmeden oturup beni bekliyordu. Sokağın başında beni görür görmez de hemen atlıyor, kapıyı açar açmaz bir hoş geldin miyavı çekiyordu.
Yolumu gözleyen birisi
O yıl, Berlin'in soğuk, gölleri donduran kışı olmadı. Yağmur yağdı, kar yağdı ama korkunç soğuklar olmadı. Bu da, ne aşırı sıcakları, ne aşırı soğukları sevmeyen Moşe için gerçek bir talih kuşuydu. Bir başka talihi daha vardı benimle paylaştığı: Berlin'in, o çok sevdiği deniz ürünleri açısından pek zengin bir kent oluşu. Gerçekten de, gerek balıkları, gerek deniz ürünleri (s��bye, ahtapot, karides, böcek ve ıstakoz türleri) açısından çok zengin satış noktaları vardı Berlin'de. Aklını kaçırmaması için onlardan hiçbirine yanımda götürmedim onu. Ama nimetlerinden benim kadar (tabii herkes kendi kapasitesi oranında) yararlandı. Kilo aldı. Tüyleri uzadı ve hiç olmadığı kadar parıldadı. Gözlerinin feri arttı ve yeni sözcükler öğrendi.
Sanırım, Berlin'de kalmaya karar verseydim bundan yakınmayacaktı. Belki, o da benim gibi, denizin yokluğunu duyuyordu. Çevredeki göller ona göre değildi. Yüzen ördekleri gördükçe bıyıkları titriyor, bir av köpeği gibi göle atlamak istiyor, ama son anda bunun akılsızca bir şey olduğunu sezip, kuyruğunu sallayıp yanıma geliyordu.
10 aylık Berlin yaşamında, yalnızca üç serçe avladı. Onları, küçümencik balkonda nasıl tuzağına düşürdüğünü bilemiyordum. Bu katliam için benden azar işitti. Hatta üçüncüsünde bir ceza aldı. Bir daha da, balkonda kanlı kuş ölüsüyle karşılaşmadım.
Bir gün İsviçreli yayımcım çağırmıştı, Zürih'e gitmek gerekiyordu. Ama o lanet kente gitmek istemiyordum. Ne zaman Zürih'e gitsem, bir yakınım ölmüştür. Ama yayımcıma göre gitmek zorundaydım. Radyo ve TV'de bir söyleşi yapmam gerekiyordu.
Kapı komşum, Amerikalı yazar Raymond Federmann, "Eğer Moşe'yi düşünüyorsan, onu bize bırakabilirsin. Esther'in kedilerle arası çok iyidir" dedi. Moşe'yi onlara emanet edip istemeye istemeye Zürih'in yolunu tuttum. Ama içim içime sığmıyordu. Her an bir kötü haber alacak duygusu içindeydim. İkinci akşam Raymond'a telefon ettim. "Seninki çok huysuz, dedi. Gündüzleri, senin dairene bırakıyoruz. Balkona çıkıp seni bekliyor. Ama geceleri çok huysuz."
"Merak etme yarın geliyorum" dedim. Radyo ve TV söyleşilerine boş verip ertesi gün dönmeye karar verdim.
Binbir güçlükle, Berlin'e uçan işgal kuvvetlerinden birinin uçağında bir yer buldum. (Duvar yıkılmadan, Berlin'e yalnız işgal kuvvetlerinin uçakları uçabiliyordu.) Berlin'de beni bekleyen bir kedi olmasaydı, ne o havayollarını seçerdim ne de onların uçağa binmeden yönelttikleri binbir soruya yanıt verirdim. Bana, Berlin'de yaşadığım halde neden sorularına Almanca yanıt vermediğimi soran güvenlik görevlisi orospuya, Fransızcayla 'putain' dedim. O da beni güvenlik gerekçesiyle donuma değin soydu. Yapacak hiçbir şeyim yoktu. Ya onların uçağına binmeyecektim ya da beni soymalarına izin verecektim. İzin verdim. İster istemez izin verdim. Çünkü beni sabırsızlıkla bekleyen biri vardı Berlin'de. Birbuçuk saat sonra Berlin'de evimdeydim. Kendi kapımı açmadan, Federmann'ın kapısını çaldım. Beni görünce şaşırmadı. Yalnızca, "Biliyor musun, Sam ölmüş" dedi. Beckett'in yakın dostuydu, ona Sam derdi.
"Ne zaman?" dedim.
"Az önce telefon ettiler Paris'ten, dedi. Birkaç saat olmuş."^
"Demek öldü, dedim. Peki Moşe, o ne cehennemde?"
"O evinde, dedi. Seni bekliyor."
"Şampanyayı soğut, dedim. Birazdan geleceğim. Sam için içmemiz gerek."
Moşe, uzun yaşamı boyunca yalnız ülke içinde ve dışında yolculuklar yapmadı. O, aynı zamanda, önemli tarihsel olayların da tanığı oldu. 12 Eylül'ü, Bodrum'da üç aylık bir yavruyken yaşamıştı. Hiç unutmam, bir gece yarısı kapımız dipçiklendiğinde, benden çok korkan, kaçacak delik arayan oydu. Bu nedenle olsa gerek, yaşamı boyunca ne zaman üniformalı birini görse kaçacak delik aramıştır.
Berlin Duvarı'nın yıkılışına, dolayısıyla dünya siyaset tarihinde bir dönemin kapanışına da benim yanı başımda tanıklık etmiştir.
Zamanın getirdiği...
Berlin dönüşünden sonra, ister tarihsel deyin, ister talihsel, birtakım 'özel' olayların sonucunda Moşe'den ayrılmak zorunda kaldım. Onu,
12 yaşındayken doğurtan, sonra benim ellerime bırakan kızıma teslim ettim. İkisi de yeterince büyümüşlerdi. Birbirlerini anlayabilir, birbirlerine yoldaşlık edebilirlerdi.
Zaman zaman, elim dolu ziyaretine gidiyordum. kimi zaman da o, bana misafirliğe geliyordu.
Ölümünden iki gün önce gördüm onu. Çökmüştü. Bir deri bir kemik kalmıştı. Artık temizliğini yapamıyordu. Gene de, beni görünce (ya da kokumu alınca) oturduğum kanepeye zıplamış, gönülsüzce de olsa elimi yalamaya çalışmıştı.
Bu sözcükleri yazarken, sağ elimin o işe yaramaz sandığım serçe parmağı öylesine sızlıyor ki, acısı ta yüreğime vuruyor.