İlk defa Şakir Paşa ailesini farklı bir cepheden okur gibi hissettim. İyi ki yazmış Nermidil Hanım. Aileye ilişkin yazılmış hemen her şeyi okudum derken bu kitap çok farklı bir bakış kattı. Yazar kendisini tabiri caizse ailenin ‘dışlanmışı’ olarak görmüş. Bu durumu ve kendisinin ifadesiyle ‘bunun yarattığı kompleksi’ aşmaya ömür boyu uğraşmış. Aynanın pırıldayan tarafını değil de sırlı siyah arka yüzünü anlatıyor sanki. Kendisi onlardan biri değil gibi aileyi ‘Şakirler’ diye adlandırıyor. Konak kızı annesi ve Anadolulu asker babasının dünyalarının farklılıklarını çok güzel ele almış. Bir de kardeşlerin birbirlerine olan düşkünlükleri içimi eritti. Fahrünnisa’ya, Aliye’ye, Füreya’ya yeniden yeniden hayran oldum. Gezmiştim ama Ada’daki mezarlığa bir daha gitmem lazım.
Bir de sayfa 174’ten itibaren kitap çok hüzünlü bir hal alıyor. Parça parça gidiyor her şey. Dağılıyor aile. Eski ihtişam yok oluyor günden güne, anılar yadigarlar fırsatçıların elinde kalıyor. Önce Paşa Dede’nin, sonra Sare İsmet’in gidişiyle omurga dağılmaya başlıyor. Neden hep böyle olmuş o eski ihtişamlı aileler, hiçbir şey korunamamış, çok hüzünlü.
Ailesindeki hemen herkesi kaybetmiş, son temsilcinin yazdığı bir kitap. Herkesin nasıl öldüğünü de anlatıyor. Şimdi ben okurken bir de bakıyorum ki yazar da ölmüş, tuhaf his, bundan bir süre sonra bunu okuyan ben de olmayacağım. Anı okumak acaip bir his.