“Bizim dükkân 24 saat açık!” Ev kadınlığı, tatili, hastalık izni, emekliliği, mesai saati olmayan bir iştir. Ev dışında çalışanlar da dahil olmak üzere bütün kadınlar evde çalışırlar ve bu çalışmanın karşılığı yoktur. Çünkü ev işleri, kadın olmanın doğal bir parçasıdır. İşte bu doğallık, evde harcanan emeği görünmez kılar. Ev işlerinin “yeniden üretim” olarak etiketlenmesi de bu görünmezliği büyütür. Camları silmekle yemek yapmak, çocuklara bakmakla lavaboları ovmak aynı türden işler midir? Değilse, aradaki farkı nasıl kavramsallaştırabiliriz? Bu kavramsallaştırmayı kadınlar arasındaki farklılıkları tahlil ederken kullanabilir miyiz? Kadınların Sınıfı, toplumun temel düzenleyici ilkeleri olan sınıfın ve cinsiyetin gündelik yaşam içinde nasıl birbirleri üzerinden kurulduklarını araştırıyor. Kadınların hangi sınıftan olurlarsa olsunlar, sadece kadın olarak ezildikleri doğru olsa bile, bu ezilmenin onları kızkardeş yapıp yapmadığını sorguluyor. Sınıfsal farklılıkların cinsiyete birer “ek” olmanın ötesinde, kadınlığın kurucu bileşenleri olduğunu iddia ediyor ve bu iddiasını gündelikçiler ve ev hanımlarının ilişkisinde sınıyor.
1963 Van doğumlu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Çeşitli işlerde çalıştıktan sonra antropoloji doktoru ve doçenti oldu. Halen Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim üyesidir. Amargi dergisi ve Ayizi Yayınevi’nin editörlüğünü yapıyor.
Dili sade, akıcı ve tek seferde bitirdiğim, elimden bırakamadığım bir kitap oldu. Orta sınıf kadınların bir araya geldiklerinde en popüler konularından biri olan "eve kadın almak" sorunsalını irdeleyen bence çok önemli bir çalışma. Bir yandan orta sınıf kadınlar arasında ev işinin giderek profesyonellere bırakılmasıyla tüketim ve çocukların eğitimi alanına daha fazla ayrılan zaman, diğer yanda ev hizmetlilerin kendilerini ve yaptıkları işi algılama şekilleri, güçlenme stratejileri. Kitapta ev işi - yuva işi ayrımından hareketle tarih dışı olan ve bedene dayalı sürekli tekrarlayan ev işlerinin gündelikçilere yaptırılırken, dekorasyon, yemek gibi ailenin kimliğini ve tarihini kuran işlerin evin hanımı tarafından yapılması ayrımı çok önemli, çoğu kitapta isimlendirildiği şekliyle işveren olan tanıdıklarımdan gözlemlediğim de bu tespitin doğru olduğunu düşündürdü. Çalışan veya işveren kadınların sınıfsal ayrımlar bağlamında ilişkilerini tanımlamaması çalışmanın önemli tespitlerinden. Çalışmanın ana tezlerinden birinin çokça kez tekrarlanan ev işlerinin bakım işleri olduğundan ve evde gerçekleştirildiğinden herhangi bir istihdam biçiminden farklı olduğu savı olduğunu söyleyebilirim. İşverenlerin temelde işçiler üzerinde hakimiyet kurarken matenalist iktidar veya farklılık stratejileri izledikleri, daha yaşlı olanların matenalist iktidar stratejileri izlerken, genç olanların ise ev işlerini habituslarının önemli bir parçası olmaktan çıkardığı tespiti de dikkat çekiciydi. Yazar yine de zamanla (işverenin yaş almasıyla) bu durumun değişebileceğini daha maternalist bir stratejiye doğru kayılabileceğini öngörmüş. Önceden Bourdieu, Scott ve Foucault'nun eserlerindeki iktidar, tahakküm, habitus, sembolik sermaye, kültürel sermaye gibi kavramlarına aşina olan okuyucunun daha severek okuyacağını düşünüyorum.
tekrar kişisel blog yazıları yazmaya dönmek istememi sağladı bu çalışma. psikoloji dışında sosyoloji çalışmalarını bu kadar sade ama açıklayıcı şekilde ve bireysel olarak ilgi çekici bulduğum bir konuda okumak inanılmaz keyifli oldukça verimli.
Çalışma aslında tez, belli sayıda ücretli ev emeği hizmeti alan ve veren kişilerle görüşülerek gittikçe yaygınlaşan bu kavram farklı dinamiklerle açıklanmaya çalışılmış. Ücretli ev emeği ve bunun çevresinde şekillenen kadınlar arasındaki ilişkileri çok yerinde ve sağlam örneklerle açıklanmış. Sadece bu işçi işveren baş aktörleri değil aynı zamanda işçinin ailesi iş verenin ailesi gibi bu yapıdan etkilenenlere de yer verilmiş. Sağlam ve tutarlı bir çalışma
Türk modernleşmesi, kadınların “kamusal alan ”a çıkmasını desteklerken bir yandan da çok güçlü bir korkuyu kışkırttı: Kadınların denetimden çıkması, toplumun dejenere olması. Buna karşılık modernleşen orta sınıf kadınlar, kamusal alana çıkma serbestisinin bedelini, özel alanda klasik ataerkil ilişkilere boyun eğmeyi kabul ederek ödediler. /159
“Doğru yaşam” standartlarının orta sınıflar tarafından, onların deneyimleri çerçevesinde oluşturulduğu hatırlandığında, bu kadınların ifade ettikleri yetersizlik duygusu daha iyi anlaşılıyor. Hiçbir zaman “doğru yaşam”a ulaşamayacaklar, bunun acısını yaşamları boyunca çekecekler, sonraki kuşaklara aktaracaklar. Kiraz'ın ve Ayfer'in görüştüğüm kadınların en yoksulları arasında olduklarını belirtmeliyim. Bu yoksulluk, onların yalnızca temizliğe gittikleri evde işverenle ilişkilerine değil, her türlü pratiklerine damgasını vuran bir “dışarıda kalma” ve güçsüzlük deneyiminin de kaynağı. /162