Süleyman Demirel... Türkiye’nin 1960’lardan 2000’lere uzanan siyasal tarihinin en önemli figürüydü. Bu tarihsel dönemde DP’nin Su İşleri Müdürlüğü’nden Cumhurbaşkanlığı’na uzun bir yol kat etti. Neredeyse “hep başbakan”dı. Kurduğu 7 hükümetin 2’si askerî darbeyle devrildi; her iki darbeyi de atlatıp siyasal hayatına devam edebildi. 1960’ların, 1970’lerin, 1980’lerin ve 1990’ların siyasi zeminini tahkim etmişti; iktisadi hayatının da fikir babasıydı. Anti-komünizmle sarmalanmış bir sağ siyaset aklının, propaganda biçiminin ve demagojiyi de ihmal etmeyen bir söyleyişin ya da söylemeyişin erbabıydı. Ancak hiç kuşkusuz kendine mahsus bir dilin ve kelamın da sahibiydi. Milliyetçi ve muhafazakâr hoşnutsuzlukları devletle barıştırarak, “devlet fikri”nin adamlığına uzanan bir siyasal kariyere ulaştı. “Devlet aklı”nın mühendisliğini yaptı! Tanıl Bora’nın kaleme aldığı Demirel biyografisi, bir şahsın hayat hikâyesiyle sınırlı olmayan, Türkiye’nin 1940’lardan 2000’lere kadarki sosyal, siyasal, kültürel, zihinsel tarihinin çarpıcı bir anlatımını sunuyor. Siyasal dünyanın da, gündelik hayatın da, milletin de, devletin de dönüşümünün Demirel portresinden yansımasına bakıyor; Demirel’in dilinden ve elinden dökülen bir tarihin yanı sıra, o tarihin o dilden neler çektiğini de kapsamlı bir şekilde inceliyor. Tanıl Bora’nın kaleme aldığı bu biyografi, anekdotlarla örülü bir Demirel öyküsü değil, bir fenomen etrafında ülkenin en önemli siyasal döneminin tarihini anlatıyor – üstelik çok uzun bir dönemin!
1963 Ankara doğumlu. İstanbul Erkek Lisesi’ni ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. 1984-88 arasında haftalık haber dergisi Yeni Gündem’de gazetecilik yaptı. 1988’den beri İletişim Yayınları’nda araştırma-inceleme dizisi editörüdür. O zamandan beri kitap çevirmenliğiyle de meşguldür. 1993’ten 2014’e kadar üç aylık sosyal bilimler dergisi Toplum&Bilim dergisinin yayın yönetmenliğini yaptı. 1989’dan beri düzenli yazdığı aylık sosyalist kültür dergisi Birikim’in 2012’de yayın koordinatörlüğünü, 2016’da yayın yönetmenliğini üstlendi.
Ağırlıklı çalışma alanları, Türkiye’de siyasal düşünceler, özellikle sağ ideoloji ve milliyetçiliktir. Bu konularda yayımlanmış kitapları: Devlet Ocak Dergâh - 1980’lerde Ülkücü Hareket (Kemal Can’la birlikte - İletişim Yayınları, 1991), Milliyetçiliğin Kara Baharı (Birikim Yayınları, 1995), Türk Sağının Üç Hali (Birikim Yayınları, 1998), Devlet ve Kuzgun - 1990’lardan 2000’lere MHP (Kemal Can’la birlikte - İletişim Yayınları, 2004), Medeniyet Kaybı- Milliyetçilik ve Faşizm Üzerine Yazılar (Birikim Yayınları, 2006), Türkiye’nin Linç Rejimi (Birikim Yayınları, 2008), Sol, Sinizm, Pragmatizm (Birikim Yayınları, 2010), Cereyanlar - Türkiye’de Siyasî İdeolojiler (İletişim Yayınları, 2017).
Demirel ve Tanıl Bora çekici bir match. Kitap bu ikili sayesinde 50’lerden bugünlere kallavi bir eski Türkiye gezi rehberi olmuş. Fakat biyografide kronolojik gitmeme kararı ve seçilen “vefa” gibi ara başlıklar altında toplanan alıntılar okuyanın yorum alanını daraltıyor. Kitabın ana makinesi olan bu alıntıların binbir emek toplandıkları ve örüldükleri belli ama söylemler olayların önüne geçiyor; Bahçelievler katliamının mesela bahsi geçmiyor. Yine de bu ülkenin eskisine de özlem duymak olası değil, onu netliyor. Askeri, derin devleti, magazini, vecizeleri ve rakibe göre siyasi pozisyonlanmalarıyla arşivlik.
Uzunluğuna ve anektodlar ile kurulmuş olmasına rağmen son derece akıcı. Bu anektodlarda günümüzün 'yerli ve milli' iktidarının (örnekler çoğunlukla MC hükümetleri döneminden) ve hatta yer yer muhalefetin (örn. Konuşan Türkiye) söylemlerini görmek mümkün. Siyasetteki çoğu polemik ve tartışmanın 50+ yıllık bayatlığı insanı bunaltıyor.
Süleyman Demirel, büyükbabamın partisi olan Doğru Yol'un genel başkanı, 9. Cumhurbaşkanı, namıdiğer "Baba" ve herkesin taklidini yapmayı sevdiği bir siyasetçiydi. Benim kendi hayatımda gördüğüm Demirel, bu kadar. Kitap, Süleyman Demirel'in çocukluğundan başlıyor, ölümüne ve hatta ölümünden bir süre sonrasına kadar anlatıyor. Oldukça akıcı bir dille yazılmış ve bol miktarda Demirel'den alıntılar içeriyor. Her yönüyle Demirel'e dair bir kitap olmuş. Kıyısından köşesinden merakınız varsa alın, okuyun, pişman olmazsınız. Nefis bir kitap. Oldukça detaylı yazılmış, dipnotlardaki alıntılar kitabı çok güzel tamamlıyor.
İslamköylü Demirel, bir köy çocuğudur. Ancak köyün şartları içerisinde nispeten imkânları olan, saygın bir ailenin içindedir. Kendi ağzından durumu öğreniyoruz: "Canım, çoban dediysek el kapılarında çobanlık değil ya..." İslamköy ile ilgili en önemli ayrıntı, sürgün edilen Said-i Nursî'nin sadece 30 km uzakta olmasıdır. Babası Yahya Çavuş'un da kendisini sık sık ziyaret ettiği bilinir. Hatta bir iki seferinde Demirel'i de götürmüş, elini öptürmüştür. Çok da önemli olmasa da bir mevzu, Demirellerin meşrebidir. Yugoslavya'dan göçtükleri, saf Türk olmadıkları ya da Müslüman olmadıkları yönünde ithamlar vardır. Müslümanlıklarını Sevan Nişanyan, eldeki rivayetlere dayandırır. "Köyün ismi 19. yüzyıl başlarında Gavurköy'dür." der. Delil olarak da ezici çoğunluğu Müslüman olan bir Isparta ilinde böyle bir ismin doğal olmadığını söyler.
Ortaokul ve liseyi Isparta'da okur. Aile onun için ev tutar, ninesiyle birlikte kalır. Üniversiteye İstanbul'a gider, Teknik Üniversiteye. İnşaat mühendisi olacaktır; 3. sınıfta su branşını seçmiştir. Aynı yıllarda Turgut Özal, Elektrik Mühendisliği Fakültesinde; Necmettin Erbakan ise Makine Mühendisliği Fakültesinde okumaktadır. 1945'teki solcu Tan Matbaası baskınına katılır. İngilizcesini kendi gayretleriyle, Beyoğlu'nda gittiği bir kursta ilerletir
Mezun olunca Elektrik İşleri Etüt İdaresi'nde işe başlar. Amerikalı mühendislere refakat eder. Sonrasında Amerika'ya göreve gider, iki kez. 1950'de Amerika'dan ilk dönüşünde Seyhan Barajı projesine katılır. 1955'te ikinci dönüşünde ise artık DSİ Genel Müdürlüğüne atanır. 31 yaşında büyük adam olmuştur Demirel. Demokrat Parti'nin önemli bir bürokratıdır. Şevket Süreyya'nın 1959'da çıkan kitabına nazireyle, asıl "Suyu Arayan Adam" budur, der DP İstanbul Milletvekili Füruzan Tekil. Zamanın şartları içerisinde su, memleketin en önemli meselesidir. İstanbul'da bile kadınlar çeşmelerden su taşımaktadır. 27 Mayıs Darbesi sonrasında DSİ'deki görevinden ayrılır. Devlet memurluğu bittiği için askere gider. Yedek subay okulunda, ondan önce teğmenliğe hak kazanmış olan Turgut Özal'dan ders alır. Sonrasında Morrison-Knudsen firmasının Türkiye temsilcisi olur. Morrisson Süleyman, üzerine yapışacak bir isimdir. Amerikancılığına vurgu yaparlar bu isimle.
Adalet Partisi, 1961 yılında kurulmuştur. Siyaseten Demokrat Parti'nin devamıdır. Ancak askerler, partilerin isminde bile "Demokrat" kelimesinin kullanılmasını yasaklamıştır. Partinin kurucusu Ragıp Gümüşpala'nın 1964'teki ölümünden sonra bir genel başkan lazımdır. Durum naziktir. Ancak daha 1960'lı yıllarda İdris Yamantürk, Demirel için "Kolay meşhur edilebilecek birisi." demiştir. Kendisine de "Biz sizden iyisini bulamayız" demiştir, "Bizi satmazsınız değil mi" diye de eklemeden duramamıştır. 1962'de AP genel idare kuruluna en yüksek oyla seçilir. 1963'de Celal Bayar'ın sağlık nedeniyle salıverilmesi nedeniyle Ankara'da büyük bir karşılama tertiplenir. Ertesi gün 10 binler bu karşılamayı protesto ederler Ankara'da. Bu protestolar sırasında Demirel'in içinde bulunduğu AP binasına saldırılır. Sonrasında genel başkan olması biraz enteresan, Tanıl Bora "naz" demiş. Herkes onu aday göstermek isterken, ortalıktan kayboluyor. Tamam diyor, bakıyorlar gene yok. Sadettin Bilgiç de o zaman ben aday olayım diyerek aday olunca Demirel'de aday olarak çıkıyor ortaya. Kongrede yaptığı konuşma daha çok beğenilmiştir, Bilgiç yeterli hatiplik yeteneği sergileyememiştir. Demirel ise, bir karşılık beklemeden, "hizmete" talip olduğunu söylemiştir. Tek beklentisi "Allah rızasıdır". Bu "nazlı" kongre öncesinde rekabet kızışmıştır. Demirel'in mason olduğuna dair iddialar ortalığa yayılır. Demirel'de mason locasından üyeliği olmadığına dair temiz kağıdı alarak yürekleri ferahlatır.
Ve işte hikaye uzun uzun devam ediyor. Askerlerin icazetini almış, modern ve Atatürkçü bir başbakan olarak altın yıllarını yaşar Demirel 1971 muhtırasına kadar. Muhtıra verildiğinde başbakan Demireldir. Aslında sol-Kemalist diyebileceğimiz bir darbe hazırlığı vardır ordu içerisinde. 1960 darbesinin bir numarası Cemal Madanoğlu, 1961'de ordudadan ayrılmıştır, bu darbenin sivil kanadındadır. Doğan Avcıoğlunun, Türkiye'nin Düzeni isimli kitabı ordu içerisinde bu sol-Kemalist darbenin taraftarları olan bir çok subayın elindedir. Ama bu darbenin önü alınır. Üst kademedeki bazı komutanlar fikirlerini değiştirir. Bu alttan gelen darbeye baskın çıkmak için harekete geçilir ve muhtıra verilir. Bir nevi "sağ" diyebileceğimiz bu darbe Demirel'i başbakanlıktan eder. Ama Demirel zamanla askerler ile iyi anlaşacaktır.
Kitap boyunca Demirel'i bir yerlere oturtmaya çalıştım, iyi bir insan mı, kötü bir insan mı? Kendi ikbali için mi çalışıyor yoksa memleket için mi çalışıyor? Tam diyorum ki tamam işte hemen bir ters köşe geliyor. Ben hala kafamda sorular dönerken kitabın sonlarına doğru Tanıl Bora çok fena bir Demirel tahlil'i koymuş. Ümit Kıvanç şöyle diyor: "Onun kötü bir insan olduğunu düşündüm. Kalpsiz denen cinsten. Neye üzülür, anlayamadık. Herhangi bir şeye üzülür mü bilemedik. Siyaset ayrı. Sokaklarda, belimizde silahlarla karşı karşıya geldiğimiz, dövüştüğümüz faşistlerin hiçbiri hakkında, 'Bu kötü bir insandır' diye düşünmemiştim.". Şahsi olarak yaşadıkları nedeniyle sonuna kadar haklıdır Ümit Kıvanç. Kitap boyunca, 80 öncesine kadar diyelim, Demirel'in komünizm ile mücadelesi çok yoğun geçiyor. Devletin karşısında bir düzen olarak görüyor komünizmin ve sol hareketleri. Hatta bu cereyanların kuvvetini kesmek için işçinin korunması gerektiğini düşünüyor. Ama mücadele için de elinden geleni yeri geliyor ardına koymuyor. Bu mücadelesi 71 muhtırası öncesi daha hafif iken sonrasında vites arttırıyor. Alparslan Türkeş ile iş birliğine gidiyor, iktidar ortağı olmasının dışında sokakta devletin güçleri ile birlikte çalışıyorlar, MHP'nin kadrolaşmasının önü açılıyor. MHP mevcut oyunun çok daha ötesinde, sahip olduğu organizyon kabiliyeti, belki de bir emir komuta zinciri içerisinde çalışmaları sayesinde devletin içerisine iyice yerleşiyor. Demirel'in devletin bekası yanında bazı "şahsi" hizmet talepleri de oluyor MHP'den. Demokrat Parti kongrelerinde ülkü ocaklarından gereken tribün ve saha içi organizasyon desteğini alıyor. Fatsa'da vuku bulan Terzi Fikri hadisesinde devlet ile birlik olan maskeli ülkücüler bu iş birliğinin zirvesi olabilir. İki ay içerisinde 56 kişi öldürülmüştür.
Sol hareketin, sağ/ülkücü hareketin karşısında bir savunma refleksi içerisinde olduğunu söylüyor Tanıl Bora. Bu doğrudur elbette. Ama fikri olarak devleti yıkmaya çalışan ya da daha iyisini kurmaya talip olan sol hareket. Bunun Türk halkı nezinde de çoğunlukla bu şekilde algılandığı görülüyor ve sola karşı mesafeli olunmasının temel sebebinin bu olduğunu düşünüyorum. Nihayetinde Demirel devlete sahip çıkıyordu. Devlete bu şekilde sahip çıkılması gerektiğini söylemiyorum elbette ama Demirel'in toplum tarafından kabul görmesinin nedeni buydu. Sol acaba daha pasif bir örgütlenme ile olayların bu kadar büyümesini engelleyip daha büyük bir toplumsal destek elde edebilir miydi?
Din ile olan ilişkisi de oldukça inişli, çıkışlı hatta virajlı. Said-i Nursi ile olan coğrafi yakınlık maddi/manevi bir yakınlık da doğurmuş cemaat ile. İlk başbakanlığında, 60 darbesinden sonra ordu tarafından icazet aldığında Atatürkçü, modern bir profil olarak görülüyor. Başından bir masonluk hadisesi de geçmişti. Sonraları 71 muhtırasından sonra (vites arttırmıştı) Demirel meydanlara bayrak ve Kuran ile çıkıyor. Ama Necmettin Erbakan ile olan ilişkisinde onu aşırı olarak nitelendiriyor. Aynı hükümette hep zoraki olarak bulunuyor. Fikri olarak bir birlik içerisinde değiller. Sivas katliami (1993) ise münferit bir olaydır, devleti yerden yere vurmanın bir alemi yoktur. 28 Şubat (1997) zamanında ise taraf değiştirmiş, davayı satmış olarak görülmüştür. Nurcular bile artık kendisine karşı sitemkardırlar.
Bir parti lideri nasıl olunur, Demirel gibi olunur! Kesinlikle çok karizmatik birisi, aynı zamanda çok entellektüel birisi. Bülent Ecevit, Demirel hakkında konuşan bir gazeteciye "Hiç de sandığınız gibi boş bir adam değil" diyerek itiraz etmiş. Tarihçi Kemal Karpat ile Demirel arasında bir dostluk var. Karpat, "Daha evvel kimseyle Demirel kadar görüşmek istediğimi hatırlamıyorum" diyor. Uzun yıllar da aralarındaki ilişki devam etmiş. Böyle dolu dolu bir insan. Ama işte parti lideri vasfı olarak benim gördüğüm ise bu bireysel yetkinliği değil halka ulaşabilme kapasitesi ve azmi. Köylü ve halkın içerisinden birisidir Demirel, en azından önemli bir kitle nezdinde. Bir ara hafızasıyla övünürken 150 bin kişiyi simaen,ismen tanıdığından bahseder. Bu benim gibi faniler için tahayyül ötesi bir rakam. Bunun doğruluğundan öte ne kadar çok insan ile temas etmiş olduğuna yapılan vurgu önemli. Gün içerisinde yüzlerce insan ile bir araya gelir, her çeşit insan ile samimi bir ortamda konuşur, tokalaşır, sarılır. Rolünü iyimi oynar yoksa içinden böyle mi gelir bilinmez. Çok rahat ulaşılabilir birisi Demirel. Beni çok şaşırtan bir şekilde Bülent Ecevit için, tam tersi bir profil olarak çiziliyor. Çok daha katı, uzlaşılması ve ulaşılması zor birisi deniyor.
Bülent Ecevit ile 70'li yıllarda hiç anlaşamıyorlar, 11 Eylül darbesinin bir sebebi de ikisinin birlikte hükümet ortağı olmamaları. Güvenilirdir diyerek terfi sırasındaki iki generali ekarte ederek Kenan Evren'i genel kurmay başkanı yapıyor Demirel. Böylece Ecevit ile ikisi siyasi yasaklı olarak kader ortağı oluyorlar. 90'lı yıllarda Ecevit'e karşı bakışını değiştiriyor Demirel, değişti, daha devletçi oldu diyor.
2008 yılında "Bizim gibi insanların aradığı en önemli şey, konuşacak arkadaştır. Bazen, 'Keşke Bülent Ecevit, Turgut Özal sağ olsaydı' diyorum.". İşte bu noktada: Cumhuriyetin yetiştirdiği, köyden alıp mühendis yaptığı, ülkenin en önemli kurumlarında yöneticilik yapan ülkenin başbakanının, bu ülkeye hizmet eden birisi, en azından "kendince" birisi olduğuna inanmak benim daha çok satın almak istediğim hikaye oluyor. Tabi içinde bulunduğumuz siyasi iklimin de buna katkısı olabilir. Demirel'e rahmet okutacak siyasiler var hayatımızda. Kitaptaki, "Baba" ve "Reis" karşılaştırması ise oldukça vurucu.
Elimde kitabı gören birisinin ilgisini çekiyor, diyorum ki kitap "Demirel'i her yönüyle anlatıyor, ister sev ister sevme okunacak bir kitap". Demirel'in yeri kendisi için gayet net, rengini hemen belli ediyor. "Ülkeye hizmet etmiş birisi, neden sevmeyelim." diyor. Son olarak meseleleri mesele yapmazsak ortada mesele kalmaz sözü ise sahih bir Demirel sözü değilmiş.
Bu kadar uzun bir kitabı artık okuyamayacağımı düşünürdüm, ama yazar Tanıl Bora olunca…
Lisede bir solukta okuduğum Şevket Süreyya’nın Tek Adam / İkinci Adam serilerini hatırlatan kapsamda ve detayda bir biyografi yazmış Tanıl Bora, beni ilk kısımlar (aslında daha az bilindiği için daha ilgi çekici olması gereken ilk gençlik zamanları) hariç hiç sıkmadı. Bir okurun niye Menderesi değil Demireli konu edindiğine dair sorusuna hem Demirelin daha uzun bir süre zarfını kapsaması, hem de hikmetli sözlerinin daha vaatkar olması cevabını vermişti, gerçekten kitabın hatrısayılır bir kısmı onun uzun röportajlarından ve demeçlerinden alıntılar içeriyor, bu açıdan çok siyasetbilimi odaklı değil ama daha çok bir gazeteci / vakanivüs maharetiyle yazılmış gibi.
Beni en çok şaşırtan - ve kronolojide bu detay olmasına rağmen hâlâ anlamadığım - nasıl oluyor da 40ların başında teknokrat bir geçmişe sahip bir mühendis Menderesin mirasının başına geçiyor, gerçekten buradaki yükselişi baş döndürücü.
Kitabın sonunda bir genel değerlendirme olmamasını ise eksik buldum, son derece ani şekilde bitiyor kitap, dediğim gibi Tanıl Bora yorumlarını söylese de özellikle son kısımda okuyucu ile Demirelin arasına girmemiş. Ama bence kitabın ana teması “hangi Demirel” olabilirdi, Attila Ilhan’dan mülhem: 70lerde Ayasofya Hünkar Mahfilini ibadete açan Demirel mi? AKP iktidardayken cumhuriyete verdiği mülakatta “Türbanlı kızlar gitsin Arabistan’da okusun” diyen Demirel mi? 77de Ecevit’e “bunlar kaz bile güdemezler” diyen Demirel mi? Vefatının ardından “biz birbirimizden çok şey öğrendik” diyen Demirel mi?
70 ve 80lerde geçen olayların çoğunu bilsem de bir kronolojiyle neden sonuç bağı kurarak okuduğunuzda 2013ten sonrasının ne kadar benzer bir süreç olduğunu görerek hayıflanıyorsunuz. Böyle olmasının yazıklığı bir yana, geçmiş zamanların ziyadesiyle kötü olduğunu teslim etmek de zaruri. Burada yazarın en çarpıcı tesbiti, Demirelin AKP ye esas öfkesinin merkez sağın liderliğini kendi öğrencisinin değil ama Erbakanın öğrencisinin devralmış olması.
Tanıl Bora bir başka mülakatında bir biyografi daha yazacağını söylemişti. Bakalım yakın tarih çözümlemesinde sıra hangi figürde?
Tanıl Bora, okuması gerçekten çok keyifli bir yazar/akademisyen. Kendisinin elinden Demirel gibi zaten eğlenceli bir karakterin biyografisini okumak, acayip keyifliydi. Kitap Demirel'in hayatını ve elbette ki o hayatın en önemli parçası olan siyasi kariyerini, inişlerini, çıkışlarını, Demirel'den vecizeler ve Tanıl Bora'nın ince siyaset okumalarıyla anlatıyor. Demirel'in kendi siyasi hayatında yıllar içerisinde yaşadığı dönüşümü görmek, bir yandan da bana bugünleri hatırlattı. Yine, bugün Erdoğan'dan duyduğumuz ve genelde onunla özdeşleştirdiğimiz "Başkanlık", "Güçler birliği", "Demokrasiyi sandığa indirgemek", "Milli irade popülizmi" ve çok daha çarpıcı olarak "eşe dosta devlet imkanlarını yedirme" işlerini, Demirel'in hikayesinde görmek beni oldukça etkiledi. Bugün yaşadığımız şeyin kökeninde Demirel'in bulunduğunu görmek çarpıcıydı. Bugün Demirel'e dair yapılan ve "Bugünkülere göre çok demokrat adamdı" nostaljisinin yanılsamalarını da kitapta çok iyi görüyorsunuz. Demirel elbette ki her halükarda, bugünkülere göre daha demokrat, daha entelektüel, daha hoşgörülü bir liderdi. Türkiye'nin kaderini etkileyen önemli karakterlerden biriydi. Türkçeyi kullanışı ve belagati, uzun yıllar siyasetçilerin öyküneceği bir yön olacak. Türk sağının bu temel direğinin hayatını okumak, Türkiye siyasetini ve bugünlerimizi anlamak için önemli bir başlangıç. Eğer Türk siyasi tarihine meraklıysanız, mutlaka okumanızı öneriyorum.
Sıtrazburg İçtimaî İlimler Akademisi'nden profesör, müsteşrik Olivier Giroud'nun sözleri eserin tefekkür hayatımız zaviyesinden kıymetini açıkça ortaya koyar: "Mösyö Bora'nın eserinin bir benzerini General De Gaulle hakkında yazmak üzere Academie Française azalariyle uzun tetebbu'larda bulunduk. Teşrik-i mesaimize rağmen ne yazık ki bu mikyasta bir eser vücuda getirmeye kâdir olamadık. Bu büyük Türk münevverini tarih huzurunda alkışlıyorum."
Kitap Süleyman Demirel'in hayatıyla beraber Türk siyasetinin 1950'lerden sonrasının gelişimini anlatıyor. Süleyman Demirel'in doğumundan itibaren başlayan hayatının ölümüne kadar olan süre içinde değinilebilecek her yerine değinilmiş her türlü bilgi belgeye ulaşılmaya çalışılmış ve bunlar tarafsız ve okuyucunun da anlayabileceği bir şekilde editör kaleminden geçirilerek okunası ve içeriği bilgi dolu bir kitap haline getirilmiştir. Kitabı okurken sadece Süleyman Demirel'in hayatın değil aynı zamanda Süleyman Demirel üzerinden Türk siyasetinin 1950'den itibaren sağ cenahta ki gelişimini Süleyman Demirel gözünden ya da o taraftan görüyorsun. Kitabın yazarını emekleri ve araştırmacılığından dolayı çok takdir ettim.
"Tesadüfen internette bu kitabı gördüm ve hakkında yapılan yorumlar genellikle 'Demirel için iyi çalışma' gibi standart ifadelerdi. Merak ediyorum, bu kitap övülmeyecekse hangi kitap övülecek? Bu kitap neredeyse kusursuz; dört dörtlük bir şekilde 'Demirel'in siyasi yaşamı'nı anlatıyor. Yazar, psikolojik şahsi karakter analizine girmiyor, ancak siyasi analizlerde o kadar geniş bir perspektif sunuyor ki, Demirel’li Türk siyasi hayatını tamamen ifade ediyor. Muhteşem bir eser.
Tanıl Bora, "Demirel" kitabında en çok siyaset ve devlet anlayışı üzerinde duruyor. Demirel’in pragmatizmi, devletin toplum üzerindeki rolü, tarihsel bağlamda siyasi karizması ve Türkiye'nin siyasi yapısındaki dinamikler sıkça vurgulanıyor. Ayrıca, Demirel’in kişisel deneyimleri ve düşünceleri, Türk siyasetinin evrimi ve kriz dönemlerindeki duruşu da önemli bir yer tutuyor. Kitapta, Demirel’in pragmatik yaklaşımı ile sosyal ve siyasi gerçekler arasındaki ilişkiyi analiz etmesi dikkat çekici. Ayrıca, "derin devlet" kavramı ve Türkiye'nin toplumsal dinamiklerine dair saptamaları da oldukça çarpıcı.
Bu sene Osmanlı'nın yokuşu inip Türkiye Devleti yokuşu çıkmanın tarihi için siyasi lider merkezli okumalar yaptım. Gazi Paşa Hazretleri ile başlayıp, İsmet İnönü, Menderes, Demirel, Ecevit, Özal ve Erdoğan hakkında eserler okudum. Bu sırada Falih Rıfkı Atay ile Şevket Süreyya Aydemir'in bütün külliyatını okumuş oldum. Bütün bu anı-biyografi kitaplar içerisinde en sağlam olanı bu kitaptı."
------------------------------------------------------------------------ “ben de bir “Demirolog olduğumu iddia edebilirim” (s.9)
“Pragmatizmin Osmanlı devletlü dilindeki karşılığı, “halin icabı”dır. (s.11)
“Devlet uzaktaydı...1995’te bir konuşmasında, devlet ancak vergi verirken, asker verirken bilirlerdi. Devlet onlara bir şey veren bir devlet değildi, alan bir devletti ....Devlet, daha çok onur şemsiyesiydi: onuruydu, gururuydu, her şeyiydi: ama, devlet bu idi” (s.17)
“Dünya kurulduğundan beri insanoğlu, bir kaşığın peşinden gider” (s.18)
“Ben çatlamış toprakla mavi göğün arasında yaşayan insanlardanım. Bu insanların ıstırabını yaşamışım, onlardan biriyim. Ekini tarlasında kuruyan o adam kışın açtır: kendisi açtır, hayvanı da açtır...İşte, böyle içine dönük bir ıstırap... Benim hayatıma yön veren, gökkubbe ile çatlamış toprak arasındaki insanların dramıdır. Onların tabiatın zulmünden kurtarmak için bir şey yapabilir miyim?.... İşte o gün bu gün kuruyan başağın arkasından gidiyorum” (s.18)
“Koyver gitsin diyebilen bir adam değilim...İçimde, dünyayı kucaklayıp kaldırmayı öğrenmiştim. Geri çekilip, yeniden meselenin üzerine varmağı bilirim” (s.27)
“Batı, sebepten neticeye. Yani sebepleri alır, tahlil eder, terkit eder, neticeyi oradan çıkarır. Doğu, neticeyi farz eder, ona sebep arar.” (s.35)
“...birbirimizin tiryakisi olduk” (s.51)
“Demire: hayatımda nehri sevdiğim kadar hiçbir şeyi sevmedım” (s.59)
“...Demirel’in bir arkadaşına “İsmet İnönü hayattayken ben siyaset yapmam, dediği aktarılır. 1973 sonlarında öldüğünde, “Tarih kollarını açmış onu bekliyor” diye selamlayacak İnönü’yü.1990’larda bir sohbetinde “ilkokuldan başlayarak iç isim belledik: Atatürk, İnönü, Çakmak, diyecek: Şimdi yıllarca şuuruna yazılmış bir adamın önünde yürümek zorundasın, çok zordu benim için, çok zor” (s.84)
“İnönü’nün karşısında imtihan olan talebe değiliz, söz, tarihi karizmanın vesayetine pabuç bırakmama iradesinin beyanı” (s.84)
“Ap grubunda cumhurbaşkanının hükümeti kurması için yazdığı görevlendirme yazısını Demirel, “ 50 gramlık zarf” imgesiyle dramatize etti: “Bu zarf 50 gram ağırlığında. Belki o kadar bile değil. Ama bir milletin umudunu, beklentilerini taşıyor” (s.89)
“....Milli vicdan ve aklıselim, sosyal çalkantıların sonunda daima durulmayı arar. Haklı haksız münakaşası, yerini bir çıkar yol bulmaya terk eder...Aklı, vicdanı, insafı: öfkeye, alınganlığa hakim kılabildiğimiz zaman, hayatiyet dolu bir tartışma ortamında fikir ve sorumluluğun “ çare bulma gücü”nden faydanlınırız” (s.94)
“...entelektüellerle halk çocuklarıı esablı surette dengede tutmak” (s.97)
“Cesaret hadiselerin içinden çıkabilme mahareti” (s.106)
“...yağmur duası yapan bir bölgenin çocuğu olduğunu söyleyişiyi ve şu meladramatik söz: “Ben sizin ıstırabınızın çocuğuyum” (s.119)
“vatan yapma tabirini kullanır” (s.123)
“Türkiye’nin tepesinden çekmek kafi değildir, altından kaldırmak daha müessirdir” (s.127)
“Hangi şey hangi şey’den önemlidir onu arıyoruz” (s.133)
Nixon’a -Kalkınma komunizm karşısında en önemli çaredir, demişti” (s.133)
“...Biz diyoruz ki, herkesin bir şeysi olsun. Herkesin bir şeysi olsun ki, “zincirden kaybedeceğim hiçbir şey yok bu rejimde” demesin. Bu rejimde olur herkesin bir şeyi” (s.135)
“Tarihçi Kemal Karpat, ara ara kendisiyle istişarelerde bulunan Demirel’in ABD iç siyasetini ve dengelerini yakından izlediğini ve gidişata göre alternatifler düşündüğünü nakleder” (s.138)
“Kıbrıs yılında, 1967’de Türkiye’yi ziyarete gene Fransa Cumhurbaşkanı de Gaulle’e “General, bu Kıbrıs nasıl hallolur? Diye sorduğunu anlatır,Demirel: “Bir kağıt kalem alıp bir Kıbrıs haritası çizdi, ortasına bir hat çekti “Üstüne Türkler gelir, altına da Rumlar gelir, ayrı ayrı yaşarlar, başka çözümü yoktur”dedi. Belki Türkiye’nin 1974-1983 sürecinde emrivakiyle gerçekleştirdiği çözümün retrospektif teyidi için özel surette hatırlanmış bir hatıra, belk de gerçektir” (s.140)
“...Fabrikaların ideolojisi yoktur” (s.144)
“1990’larda bir sohbetinde 150 bin kişiyi ismen bildiğini, çoğunu simasından ve sesinden de çıkarabildiğini söyleyecektir” (s.174)
“12 Eylül darbesinden sonra sürgün dönüşü kütüphanesinin düzenlenmesi vesilesiyle 10 bin kitabı olduğunu saptamışlar”(s.175)
“İki siyasi hısmının Demirel’in müstesnalığını anlatmak için söyledikleri tesirlik sözleri aktaracağım: Çağlayangil” Demirel hiç eşref saati olmayan bir kişiliktir” diyor, Cindoruk “Her insanın gölgesi vardır, Demirel’in gölgesi yoktur” Takdirle söylenmiş, lakin tekinsiz bir his veren teşhisler. Eşref saatsizlik: bir işin oluruna elverecek, gönlü ferah, gevşemiş anının,-bir anının bile, olmadığını anlatıyor. Hiç gevşemeden, hep tetikte...Gölgesizlik: insanın bir “yansımasının” dışarısıyla bir alış-verişinin olmadığını, adeta bir bilinç-dışından yoksun olduğunu anlatıyor. Karanlık yanın gölge ve iz bırakmamasının, bizzat karanlık yana dönüştüğü bir porte...” (s.184)
“...Adamın marifeti saldırmak. Karşımızda durursa bize saldırıyor. Yanımıza alırsak Halk Partisine saldırtırız” (s.185)
“...Politikada iki yolla mücadele edilir. Birisi rakiplerini karşına alıp onlarla kıyasıya mücadele edersin. İkinci yol ise, rakiplerini yanına alır ve onları öyle yok edersin. Bneim tercih etiğim ekseriya ikinci yoldur, çünkü mücadele sert ve kırıcı olmaz” (s.185)
“...Demokrasi kendi kendine yaşayan, yürüyüp giden bir şey değildir. Yaşatılması gereken bir şeydir” (s.188)
“Bugün başka bir gün, dün başka bir gündü” (s.221)
“Normale dönüş mütemadiyen anormal yollara müracaatla mümkün değildir” (s.222)
“....”Şapkasını alıp gitti lafı dökülür”....”Elbette alıp gideceğim, bıracak halim yok, Şapkamı bırakıp mı gitseydim” (s.223)
“....selden kütük kapm” (s.229)
“...Nelerin olacağını görmek için önce nelerin olmayacağını görelim” (s.233)
“Demirel’in mutlak söz sahipliği, partinin iç çemberinde “Ağam bilir Allah bilir” deyişiyle sloganlaşacaktır” (s.234)
“...Hükümet bunalımları demokratik rejimin tabiatında vardır...Bunalımın uzaması rejimin icabıdır” (s.237)
“Demirel, 1980’lerin ortalarındaki Nimet Arzık mülakatında, “Hadiseli bir adamdı” diye andığı Türkeş’in bir sahnesini hatırlatır.” Türkeş, arkasında yüz binler varmış gibi, üç kişiyle yürüyor”dur. Yüzeysel bakanların omuz silktiğini fakat kendisinin gülmediğini söyler: “Çevrenin gülümsemesine karşın, üç kişiyle yürüyebilenler, ben hesaba katardım” (s.258)
“Her hadisede amaç o hadisenin içindedir” (s.261)
“...Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz. Cinayeti kim işliyorsa o canidir” (s.261)
“Bu memleketin ekmeğini yiyeceksiniz, kendinizi mensup olduğunuz milletle değil, mensup olduğunuz çoğrafya ile tayin edeceksiniz. O çoğrafya sizin değildir. “Türkiyeliyim” diyenin Türkiye’de hakkı yoktur”.Türküm diyenin Türkiye’de hakkı vardır” (s.264)
“..taktik ustalık, stratejik yanılgı” (s.266)
“Dağlar değil çağlar delinmektedir” (s.272)
“Hayatınızda yaptığınız en büyük hizmet nedir? Sorusuna Demirel’in (1985’te) cevabı, 65 yaşını, geçenlere aylık bağlatmaktır” (s.273)
“Allah belasını versin Amerika’nın”(s.275)
“MC hükümeti henüz 2.5 aylıkken, Demirel 15 Haziran 1975’te ambargonun sürmesi halinde “Amerika’nın Türk dostluğundan mahrum kalacağını” ihtar etti, Türkiye “kendisine ihtiyaç duymayanlara muhtaç değildir” restini çekti” (s.275)
“..Sayın Ecevit...fırladı kürsülere çıktı. Ben öyle yiğidim, ben böyle kahramanım, ben suikasttan mı korkarım deyip beni suçladı. Oysa “ Tedbir alınmış ama senin de bilgin olsun, canın sahibi sensin demek istedik” (s.279)
“Hükümet olabilirsiniz ama iktidar olamazsınız” (s.283)
“Ecevit’le germ gerim gerildikleri, o zamanlarda, Anadolu Ajansı’ndan İlhan Kuyucu” Meclis’te Sayın Ecevit’le karşılaştınız, birbirinizin yüzüne bakmadınız. Ama bir sonraki gün resepsiyonda elini sıkmışsınız” tespitine Demirel’in mukabelesini hatırlıyor “ Neresini sıkacaktım”? (s.288)
“..bazı meselelerin tabiatında uzlaşma imkanı olmayabilir” (s.294)
“Türk devletinin zaafı ceza veremeyen devlet haline gelmesindendir” (s.297)
“Ecevit bize tanklar dolusu fuzel oil bıraktı da biz mi içtik” (s.306)
“Devleti işleterek anarşiyi yenebilirdik. Çünkü ekonomi istemiyordu...Varırdık üstüne, bitirirdik.” (s.313)
“Hedefe varmak kadar, hedefe giden yol da önem taşır” (s.314)
...Haki bir sinizm”(s.318)
“Demirel, daha ileri bir tarihte, 1995’te bir sohbette,” bizim o tezek gibi yerli puroları içen Kenan Evren’e 30 Ağustos’ta “ en iyisinden kocaman kutu puro” gönderdiğini hatırlayacak “işte,o purolara yanarım” diye sakil bir lafite yapacaktı” (s.318)
“Demirel evin orta katına çıkıp namaz kıldığını....”(s.320)
“Birbirbirimizle konuşmuyoruz da aynı denizi beraber seyrediyoruz”(s.321)
“Demirel insanları yanağından öperken nefesini tutuyordu”(s.324)
“Mitolojiye göre Phoneix, ömrünün son devrinde bir yuvar yapar, içine yerleşr ve yuvayla beraber kednini yakar. İslamköylü Phoneix, yuvayı bırakıp gitmişti” (s.420)
“İyi bir hakem ofsayttan atılan golü gol saymaz: ama siyasette bazen gol olur” (s.431)
“Top kadar zor iş yoktur” (s.432)
“Ben hiçbir zaman arkasında ne olduğunu bilmediğim kapıları açmam (İnönü’den işittiğini söyler” “Barışmasını bilmezsen, kavga etmeyeceksin” “Her zaman önüme bakarım. Her zaman arkama da bakarım. Yani insan gerisini bir yere atamaz” (s.435)
““Meseleleri mesele yapmazsanız ortada mesela kalmaz “ sözü de sahih değildir.” (s.435)
“Biz devlet fikrinin adamlarıyız” (s.437)
“Türkiye’de hiçbir şey devletsiz değildir” (s.437)
“Susurluk’tan sonra, devletin ‘çekirdeğinde’ bu gayrinizami operasyonları koordine eden bir para-legal yapıyı tanımlamak üzere kullanılan “derin devlet “kavramı yerleşti, hatta uluslarası literatüre geçti. (Aslında derin devlet tabirini Susurluk’tan 1,5 ay kadar önce adını vermeyen bir bakan, Demirel’i övmek için kullanmıştı) (s.444)
“Nedense şöhretli Demirel vecizeleri arasında yer bulamamış şu kritik cümleyi kurdu: “Derin devlet, devletin kendisidir” Devamı da kritiktir : “Askerdir derin devlet” Zira Cumhuriyet’i kuran askerler, devletin yıkılmasından daima korku duyar” (s.445)
“...bizim ülkemizde ik devlet var, diyordu: Bir derin devlet var, bir devlet var” Devamında söylediği de, Demirel’in ihmale uğramış kritik sözlerindendir: “Asıl olması gereken devlet yedek, yedek olması gereken devlet asıldır” (s.445)
“Van Gölü’nün etrafında ...Urartular’dan sonra en çok iş yapan biziz, diye övünüyordu” (s.449)
“...vatandaş neticede demokrasiye karşı ülkenin birliğini tercih edecektir” (s.451)
“Leyla Zana'ya idam cezası verilmesi ihtimali dile düşünce, böyle bir kararın meclisten geçmeyeceğini, geçerse de kendisinin onaylamayacağını söylemiş Arcayürek’e biri töre anektoduyla delil getirmiş: Cumhuriyetin ilk yıllarında, Kıyafet Kanunu’na aykırı hareketten bir Erzurumlu teyze idama götürülürken ahalinin “Lan oğlum bir kadın asılır mı? diye ayıpladığını aktarmış” (s.452)
“...Koyun, kendisini kurttan kurtardıkta sonra kesmeye hazırlanan çobana “Neticede kurdum sen oldun” diyordur” (s.453)
“Kürt meselesinin evveliyatı üzerine sohbet esnasında, “fakat Atatürk milliyetçiliği de çok katıydı”, şerhini koymuş Demirel. 1988’de bir söyleşisinde, daha fazlasını söylemiş: Atatürk'ün şoven milliyetçi olduğu kesin. O da içinden geldiği muhitin bir gereğidir... Bugün anladığınızdan daha ileri bir Türkçülüktür bu... Peki, Demirel’inkisi ne kadar “ileri” bir Türkçülüktü? Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra bağımsızlığını kazanan Türk cumhuriyetlerine bakışında onu Türkçü suretinde görürürüz” (s.460)
“bir buçuk yıl sonra, dönemin etkili gazete televizyon medya tröstü sahibi Aydın Doğan'a, askeri müdahale fikrini okşayan yayınlarından ötürü çıkıldığını aktarmıştır. Demirel: “Siz savaş istiyorsunuz. Yapacağım. Ama ilk önce seni askere alacağım... Savaş istiyor adamlar (s.469)
“Elçibey’in halk desteğini hızla kaybetmesini yorumlarken Arcayürek’e söyledikleri tipiktir: “Bir sene önce bu zaman ıslık çalınca 50 bin kişi meydanda toplanıyordu. Ama bugün ? Kimse yok. Halk budur canım” (s.470)
“Özbekistan Devlet Başkanı Kerimov ona “Süleyman Ağa Demirel” diye hitap ediyor: Kırgızistan Cumhurbaşkanı Asker Akayev “Süleyman Eke (başka bir aktarımda:Aga), sen bizim medeniyetimizin (veya: Türk dünyasının) Sokrat’ısın, diyordu” (s.472)
“1988’de bir konuşmasında, “Türkiye Cumhuriyeti bir süper devlet değildir. Yapacağı şeyler mahduttur,” demişti Demirek- “ama yine de yapabileceği bir şeyler vardır” (s.473)
“Kanı kanla yumazlar, kanı suyla yurlar” (s.474)
“Neticede orduyu ikna etmiş, ihtilaf konusu olan kayalığın “ikizi” olan bir kayalığa “asker ve bayrak” çıkarılarak istenen “güç gösterisi” savaşa yol açmadan yapılmıştır. Demirel, bu olayı izleyen MGK toplantısına girerken Çiller’e, komutanlara ve CHP’li Dışişleri Bakanı Baykal’a “Hoş geldiniz gaziler” diye takıldığını aktarır” (s.475)
“İsaac Rabin’in “Kim ki düşmanlarından birini dost yapmıştır, güçlü odur” (s.478)
“Derin devlet olayı budur. El koyduğu zaman da adı derin devlet değildir. Devlet olmuştur” (s.493)
“Demirel, 30 Mart 1997 günü, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın Beethoven’in 9. Senfoni’sini seslendireceği konsere gitti. Ortama, 28 Şubat’ın birinci ayında, bir kapalı salon mitingi havası hakimdi. Demirel ön sırada yerini aldı, arkasındaki tıklım tıklım salonu gösterdi, yüzünde bir tebessüm, “İşte, çağdaş Türkiye” diye yüksek sesle- ve bir tezahürat koptu. Bu sahne, İslamcı ve Muhafazakarların Demirel’i sildiği “an” olabilir” (s.497)
“Atatürkçülük bir custom-made yani kendi şartlarına göre ortaya konmuş bir fikriyattır”- custom-made, “özel yapım” demek aslında. (s.500)
“Bir Türkiye vatandaşı için Devlet, Demirel’dir” (s.510)
“Sandıktan kimin çıkacağı sorusuna verdiği cevap, kadri bilinmemiş Demirel vecizelerindendir: “Sandığa kim girerse o çıkar” (s.528)
“iktidar, tehdidini ika işidir” (s.531)
“Diplomasi, kavga etmemek için vardır” (s.533)
“Cenaze oradan havaalanına ve iki askeri jetin eşlik ettiği uçakla Isparta’ya götürüldü. Akşamüstü şehre inen cenazenin halk uğurlaması, bir “insan seli”yle, burada gerçekleşti. Tabutun üzerinde yine fötr şapka vardı: uyanık seyyarlar da ahaliye fötr şapka satıyorlardı. (Bu arada bir kadın “28 Şubat’ın mimarı sana hakkımı helal etmiyorum” (s.541)
“Devlete karşı işlenen suçlar"da caydırıcı cezaların uygulanmamasını temel bir zaaf olarak gören, bunu 1971'den beri sürekli vurgulayan Demirel, idamlara kararlılıkla destek verdi. 11 Mart 1972'de idam kararlarının Meclis'in onayına sunulduğu gün, "evet"ler anons edildiğinde elini kaldırmış, arkasına dönüp baktıktan sonra iki elini birden kaldırmıştı. Günün tanıklarından gazeteci Okay Gönensin'e göre "arkadaki sıralarda bir tereddüt" hissetmişti, Altan Öymen'e göre "herkesin kaldırıp kaldırmadığını kontrol ediyordu." Öymen, sonra "vakur bir ifadeyle” önüne döndüğünü hatırlar. Altan Öymen, 1976'daki yazısında, yolsuzluk suçlamasıyla yargılanan yeğeni Yahya Demirel için "25 yaşında çocukla uğraşıyorlar" diyen "Süleyman Bey"in Gezmiş-İnan-Aslan için "hiç 25 yaşında çocuklar' demediğini" yazacaktır. Erdal Atabek, 22 Haziran 2015'te Cumhuriyet'te "Deniz Gezmişlerin idamı onun yönettiği bir cinayet törenidir," diyecektir...(s. 216)
Tanıl Bora'nın son yıllarda üzerine eğildiği biyografi türüne ait son eseri. Tanıl Bora bu türde başarılı eserler yazacağına şüphe yok. Bu kitapta da biyografiyi kendi üslupuyla harmanlamış. Yalnız Türk siyasetinin en pragmatist ismi olan Demirel'in düşünce haritasını çıkarmak için fazla zorlamış gibi. Demirel'in günü kurtarmak, eyyamcılık yapmak için paylaştığı söylevlerden, söyleşilerden, alıntılardan çok fazla çıkarım yapıyor. Muhtemelen Demirel bile bu konuşmalar üzerinde bu kadar kafa yormamıştır. Bu da kitabın bazı yerlerde gereksiz uzamasına yol açmış.
Yakın dönem Türkiye siyasetinin popüler figürlerinden Demirel'in hayatını Tanıl Bora'dan okumak başlı başına önemli. Epik bir girişle başlayan kitap, zaman zaman Demirel'in hayatı gibi karmaşıklaşarak okuyucusunu yorabiliyor. Özellikle dönemler arası hızlı geçiş ve mikro düzeyde gelişmelere bile hakimiyet zorunluluğu kitabın problemli yönlerinden biri. Neticede bu yazarın bir tercihi de olabilir ama kitabı okurken sık sık olayları araştırmak için mesai harcamak gerektiğini de belirtmeliyim. Burada böyle bir kitabı okuyanın zaten bu dönemlere hakimiyeti gerekir gibi bir itiraz da anlaşılabilir ama kitap daha fazlasını istiyor. Kitabın g��çlü yönü ise Demirel'in konuşmalarını ve politik manevralarını derinlemesine deşmedeki mahareti. Günün sonunda Tanıl Bora, Demirel'i tanımak ve popülist politikalarının bugünkü siyasette nereye oturduğunu görmek için iyi çok iyi bir kapı aralıyor. Bu yönüyle biraz da Türkiye'de siyasetin abecesinin değişmediğinin belgesi gibi bir kitap ortaya çıkıyor. Yakın dönem Türkiye tarihi ile ilgilenen herkesin okuması gereken bir çalışma.