İnsan; kan, gözyaşı, söz…
Bu romanı okurken hissettiğim, anlatıcının sadece yazmadığı, aynı zamanda taa içinde duyduğu bir hikâyeyi paylaştığıydı.
İsmail Güzelsoy, bana göre sadece iyi yazan biri değil; iyi dinleyen bir yazar. Karakterlerine gösterdiği özen, onların hikâyesine duyduğu saygı ve anlatıya kattığı o masalsı ritim çok etkileyici... Hepsi birleşince, metin neredeyse sözlü bir anlatıya dönüşüyor.
Roman boyunca hissettiğim şey şu oldu: bu bir “varma” hikâyesi değil, bir yolda olma hali.
Saflıkla kararmış olanın, kirlenerek aydınlanana varan iç yolculuğu…
Çünkü yol dönüşümdür.
Sadece bilgi yetmez "OLmak" için; deneyimlemek gerekir. Ve deneyimi yaşayan kişi, artık yola çıkanla aynı kişi değildir.
Subala’nın yolculuğunu bir tür erginlenme anlatısı gibi gördüm. Gösterişli değil ama derin ve sarsıcı.
Bir yerden bir yere gitmek değil mesele; bir halden bir hale geçmek.
Kitabı kapattığımda, o ilk sayfadaki söz yankılandı.
Yolun nereye çıktığını söyleyen, ama varmanın aslında bitiş değil başka bir başlangıç olduğunu fısıldayan o cümle:
“Yolun sonu aşktır ve aşkın sonu yoktur.”
Sadî-i Şîrâzî