Babam, yüzü duvara dönük, bir zaman düşünür gibi başının saçsız kısmını okşadı; sonra zor bir işe karar verenlerin isteksizliğiyle uzanıp bir takvim yaprağı kopardı. Fakat bununla iş bitmiş değildi; son senelerde hafifleyen görme kabiliyetini ayarlamak için kağıdı kendinden bir hayli uzakta tutarak tane tane okudu...
Roman türündeki bu eserde, II. Meşrûtiyet döneminin üç farklı anlayıştaki âilesi etrafında gelişen hâdiseler devrin sosyal ve târihî problemleriyle ele alınarak anlatılır. Kitapta, semâi kahvelerinden, külhanbeylerinin atışmalarına ve orta oyunundan meddaha kadar târih olmuş çeşitli sahneler de yer almaktadır. “Biz sefer ettik, fakat yol bizi imtihan etti; bu sefer eylemekten, yol armağanımız ne oldu? Toprak mertebesinden nebâta geldik ve orada yeşerdik, geliştik. Sonra hayvan mertebesine geçtik, hisli irâdeli olduk. Fakat yine bu yol bizi imtihandan kalmadı. Sefer ederken dağarcığımızdaki armağanı kim kaptı? ………….. Yol gönüldür, yolcu sensin. Bu yolu geçmek için nefs ferâgatından başka ne çâre? Geç... fakat cennete varmak için değil, kopup geldiğin noktaya ulaşmak, asıl benliğini bulmak için geç!”
Sâmiha Ayverdi (25 November 1905 – 22 March 1993) was a Turkish writer and Sufi mystic. She is the sister of architect and historian Ekrem Hakkı Ayverdi.
Sâmiha Ayverdi was born in İstanbul to Fatma Meliha Hanim and İsmail Hakkı Bey, an Ottoman military official. She studied at Süleymaniye Kız Numune Mektebi and among other things, learned French and read about philosophy and Islamic mysticism. She became a follower and later official successor of Sufi thinker Kenan Rıfai, who became a major influence in her work. In 1938, she published her first novel titled Aşk Budur and followed it with over 30 novels and short story collections. Ayverdi died in 22 March 1993 and is buried at the Merkezefendi Cemetery in Zeytinburnu, İstanbul.
bugün tam 350 sayfa kitap okudum, bu şaheseri bitirmek için. tasavvufî, içtimâî, felsefî, tarihî ve sair zaviyelerle bezeli bir anlatım ile kaleme alınmış bir hayat sergüzeştine şahitlik ettim. ana kahramanı kendime çok yakın gördüğümden olsa gerek, içli içli ağlayarak okudum bazı hatıraları, bazı mısraları,..
kitabın içeriğine uzun uzadıya değinmeyi hadsizlik sayarım, öyle bir kamet-i kıymet söz konusu, benim nezdimde. eser yazara işaret ediyor tabii, bir kıymet mevzu bahis ise bu sâmiha ayverdi'ye ait. beni elimden tutup şehzadebaşı'nın birbirine zıt yaşantılarının rüzgarları ile çevrili sokaklarında gezdirdi, fuzulî ile, mısrî ile, rifaî ve dahası ile rastgeldik, böylece gezmecemin arka fonuna bir de belâgât tınısı eklendi.
tüm gerçekliğiyle, en hoş ve en can yakıcı şekilde anlatılan sevdadan, sevdalı olmaktan, yanmaktan, yanık olmaktan, ateşten ateşe koşmaktan, derdin dermanının derdin kendisi oluşu tılsımı ile ürpermekten, ve daha başka tarifsiz hâllerden nasibime düşeni aldım, sâmiha hanımın beni oturttuğu seyrangâhtan olanı biteni seyrederken.
bilirsiniz, böyle eserler, o haksız çıkacağını bilseniz de beslemekten kendinizi alamadığınız, "güzel bir son" ümidini, eserin son satırını okuyana kadar yaşattırır size. fakat sizin tasavvurunuzdaki son ile yazarın uygun gördüğü son uymaz birbirine. bu, hakikat anlayışı ile ilgili derin bir mevzunun tartışma kapısını açacak bir meseledir, dostlarımla seve seve tartışırım fakat, şimdi bir kenara kaldıralım. hikâyenin sonu ile ilgili taşıdığım ümidi en şiddetli şekilde haksız çıkaran sâmiha ayverdi'ye, bazı acıları böylesine (romandaki gibi yani) itminân dolu bir seziş ile kabullenebileceğimi öğrettiği için teşekkür ederim, ruhu şâd olsun.
romanda görüp de ne güzel şeymiş bu dediğim çok kelime oldu, hatırımda kalan ise çok mânidar geldi bana; vak'anüvis.
kitabın ana karakteri adli, aslında resmî olarak adı konulmamış olsa da, mâhiyetini edâ eden bir vak'anüvisdir bence.
kitabı bana hediye eden sena ablaya da teşekkür ediyorum.
Daha öncelerde yazdığım pek çok yazıda yazarın hususiyetlerini ifade ettiğimden o kısmı es geçeceğim. "Yolcu Nereye Gidiyorsun?", yazarın pek çok kitabında olduğu gibi bir karakterin iç dünyasında yankılanan his ve düşüncelerin eksenine oturtulmuş bir eser. Çocukluğundan beri içinde neşet ettiği ev halkından farklı, hisli, meraklı ve sevgiye muhtaç olan Adlî, babasının edebiyat meclislerinde gafilane tükettiği hayatıyla, annesinin, kendinden başka tüm kardeşlerine müşfik ve sevgi dolu halinin arasında bocalayan bir çocukluk-gençlik devresi yaşar. Babasının meclislerinde kağıt parçalarına yazılıp masalarda unutulan şiirleri gizlice toplayıp hafızasına alarak, okumayı kendisi için bir iptila haline getirerek, annesinin sevgi ve alakasına muhtaç bir halde günlerini geçirirken, bir vesileyle içinde parlayan cevheri fark eden Cem bey onun için bir mihenk taşı haline gelecektir.
Adlî’nin ailesi, tipik bir Tanzimat dönemi Batı cereyanlarına kendini kaptırmış, hesapsız ve kitapsız, gelenek ve birikime tamamiyle sırtını dönmüş ve özentiliği zirvelerde yaşayan bir ailedir. Büyükannesi ve dayısının durağan fakat samimi yaşayışları ile aradaki farkı küçüklüğünden itibaren fark eder ve kendisine yeni bir yön tayin etmeye başlar. Kâh Cem Bey’in, henüz anlayamadığı, hakikat ve irfan dolu sohbetleri kâh çepeçevre kendisini kuşatan suni rüzgârın tesiri altında yıllarını geçirirken, yaşanan bir tatsızlık neticesinde yatılı okula gönderilir ve haftalık izinlerini dahi dayısının evinde geçirmeye başlar. Sessiz, uyumlu, hisli, fakat evin istenmeyen çocuğudur Adlî.
Hadiseyi takip eden yıllar yeni arkadaşlıkların, iç dünyasında esen fırtınaların, kendini arama, bulma, tanıma çabasının ve çevresindeki bu birbirinden farklı bir akış içerisinde yaşayıp giden insanlardan süzdüklerinin gölgesinde sürüp gider. İhmal ve basiretsizliğin aileye getirdiği yıkım silsilesi, oldukça olgunlaşan ve düşünce dünyası yerli yerine oturan Adlî'nin bildiği her şeyin, tanıdığı herkesin başkalaşıp bozulduğuna şahit olması tüm iç sorgulamalarına yeni bir boyut getirir.
Roman geçtiği dönem itibariyle (20.yy başları) oldukça renkli ve çalkantılı bir toplumun halini yansıtıyor bir nevi. Siyasi tartışmalar ve fikir ayrılıkları karakterlerin şahsında görülebiliyor. Bunun yanında, içinde bulunduğu devre şöyle bir bakıp geçtikten sonra, kendi iç serüvenlerinin ağırlığıyla oradan oraya sürüklenen karakterler görüyoruz. Adlî iyi bir gözlemci, hayatına giren herkesi teker teker tahlil ediyor, üstelik bu tahlillerinde de çoğunlukla isabetli. Bol bol ilmi münakaşalara, felsefi fikirlere ve tasavvufi yaklaşımlara şahit oluyor, mısra ve beyitlerle bezenmiş hakikat sohbetlerinde Cem Beyin mütemadiyen muhataplarına yönelttiği soruları kendimize yöneltiyor ve yazarın da maksadına muvafık olacak bir tefekkür sürecine giriyoruz ağır ağır.
Tüm bunlar olurken, ağır bir nutuk edasından ziyade, oldukça renkli bir hikaye seriliyor önümüze. Yeri geliyor Tanburî Cemil ile Tatyos Efendi’den enfes peşrevler, semailer çalınıyor kulağımıza, yeri geliyor İstanbul gecelerinde mehtap seyranına çıkıyoruz, yeri geliyor münzevi birkaç neyzenin hissiyatını alt üst ettiği Adlî’nin ve üzerinde çok emeği bulunan Cem Bey’in yazdığı uzun mektupları okuyoruz. Şahsi terakki yolunda takılıp kaldığı bir fani sevginin Adlî’ye neler katıp neleri götürdüğünü, Cem Bey’in tedrisinde kendini bulan Sinan’ın ise kısa zamanda aştığı merhaleleri öğreniyoruz. Muhteşem bir karakter tahlili ve gelişimi ile beraber, kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini, dünyayı saran bu koşuşturmacanın neresinde olduğunu sorgulatıyor yazar insana.
Yazarın üslubu, diğer pek çok eserinde olduğu gibi kadim, gereksiz süslenmemiş olmakla birlikte azametli ve derinlerden gelen bir edaya sahip. Bolca Osmanlıca kelimeler, ifade biçimleri mevcut. Fazla aşina olmayanları biraz zorlayabilir, fakat sayfaların altlarında verilen lugatlar sayesinde kadim dil ve edebiyata hakim olmayanların da ifadeleri anlayabilmeleri sağlanmış.
"Yolcu Nereye Gidiyorsun?" , bir yüzyıl öncesinin İstanbulu'na dair ince detayları keşfetmek, toplumun o dönemde içinde bulunduğu karmaşanın bir yansımasını yazarın usta anlatışı içinde gözlemleyebilmek, bununla birlikte, bir "yolcu" olarak ayak bastığı bu alemde nereye gideceğini şaşırıp kendini farklı limanlarda bulan insanların ruh dünyasını, geçirdikleri değişimleri ve bazıları itibariyle aktığı farklı nehirlerden toplanıp denizlere dökülmeyi başarabilenleri tanımak, kendi serüveninin bu arayış ve yolculukta nerede bulunduğu sorusunu ise kendine sorabilecek cesareti gösterebilmek isteyen tüm kitapseverlere tavsiyemdir.
“Yol gönüldür, yolcu sensin. Bu yolu geçmek için nefs feragatinden başka ne çare? Geç… fakat cennete varmak için değil, kopup geldiğin noktaya ulaşmak, asıl benliğini bulmak için geç!”
Hayretler içinde okuduğum bir roman oldu. Bazı romanlar küçük bir not defteri ile okunur. Kitap bittiğinde o deftercik bir bilgi hazinesi haline gelir. Hem ağır ve ağdalı olmayan duru bir anlatım hem de umutulmuş kelimeleri nazikçe hatırlatan bir mümeyyiz bu eser. Romanın kahramanı Adli; bir toplumu savuran fırtınalar içinde suyun üstünde akıntılara kapılmadan yoluna devam eden bir yolcu. Toplumu sallayan dalgalar aradan geçen yüz küsür yıla rağmen durulmadı ve Adli'den öğrenecek çok şeyimiz var. Her yaşta...
"Nedir bu dünyadaki kör döğüşü? Kazanan kim, kaybeden kim? İnsanlar, birbirine değmeden, sürtünmeden dönen yıldızlar gibi ne kadar birbirinden ayrı ve uzak..."
Sâmiha Ayverdi'nin okuduğum bir kaç kitabını düşündüğümde kaleminin zirvesi olarak bakıyorum bu kitaba. Benim açımdan da en sevdiğim kitaplardan biri. Herşeyden önce dilin böylesine canlı olması ve üslûpla böylesine ahenkli bir şekilde akması, üslûbun romanın derdine böylesine ahenkli bir tarzda uymuş olması, herşey ama herşey son derece dikkat çekici bir estetikle sürüyor; insanı bu dilin içine çekmemesi imkânsız. Bir yandan da kaybettiğimiz, sırtımızı döndüğümüz dilimizin de ağıtı gibi akıp gidiyor kitap. Adli karakteri şu hayatta en sevdiğim bir kaç roman karakterinden birisi. Benim için en önemli meselelerden biri, yazarların karakter yaratabilmeleri. Burada Âdli karakterinin içinin doldurulduğunu görüyoruz: Âdli, bize hayatını anlatırken boyut kazanıyor, dilin ancak musîkî diyebileceğim estetiğiyle uyumlu bir tarzda akıp gidiyor, kanlı canlı bir hâl alıyor. Sâmiha Ayverdi'nin diğer kitaplarını okuyanlar açısından burada aslında yeni birşey yok: bulanlar her daim arayanlar oldular, ama sadece aramakla kimse bulamadı. Âdli'nin arayışında da ona yol gösterenler, diğer kitaplarında bildiğimiz kişilerle aynı: her yerde Allah dostlarının gölgeleri, onların tebessümleri ve öğütleri var. "Yolcu, Nereye Gidiyorsun..." ayrıca yazarın diğer kitaplarında rastladığımız bazı kusurları da bertaraf ediyor. Hakikati anlatayım derken romanın bütünlüğüne ya da akışına zarar verebilen müdahaleler burada yok gibi, ya da yazar artık bu müdahaleleri en ince bir estetik duygusuyla, ölçüsüyle veriyor.