Kün, yani ‘Ol’... Neleri neleri olduran bir roman, Kün. Ölülerin daha da ölebildiği -ya da tam ölemediği-, cami imamıyla ateistin birbirini ‘aydınlatabildiği’, köpeklerin (hem de Konya ağzıyla!) konuşabildiği, el kadar oğlanın kendisine el kaldıranı haşat ettiği bir âleme kapı aralıyor. Şerefsizler şerefsizliğin gözüne vuruyorlar, ‘iyiler’ canını dişine takıyor, feleğin zarı hepyek de gelse bir bakıyorsunuz altı kapı alıyor.
Sezgin Kaymaz, kendine özgü üslûbu ve hâlesiyle, yine eğlenceli ve ürpertili bir hikâye anlatıyor. Anlattığı hikâyenin heyecanıyla anlatışın neşesi yine birbirini coşturuyor.
‘Sıradan’ denen insanların ‘sıradan’ denen hallerinin ve dillerinin usta yazarı, Angara’nın kıyısına, rengâhenk bir Konya dekoru kuruyor ayrıca - Eski Konya. Eski taşra yaşantısı… Sezgin Kaymaz’ın gizemine, mizahına, olay örgüsüne, anlatıcılığına tutulanlar kadar, ‘yerliliğine’ de tutulanlar yok mu? Kün, her zevke yetişiyor, her şeyi olduruyor!
“Ankara Çayı, bağrına şefkatle basıp muhafaza ettiği sivrisinek larvalarını usul usul kabuğundan salıyor, evlâd-ı haşerattan dokunmuş vızıltı pikesini, ana avrat sövmüşmüş sövmemişmiş hiç aldırmadan civardan geçenlerin burun deliklerine, kulak memelerine doğru sallıyordu. Şımarık şımarık bahar müjdesi vereceğiz diye uçuşan kavak pamukları, terli enselere, çıplak alınlara yapışıp kaşındırarak milleti illet ediyordu. Börtü böcek antenini sallıyor, kıllı bacaklarını sıvazlıyordu. Danaburnu topraktaki tohuma, uçuç böceği yapraktaki bite, tırtıl yaprağa, solucan toprağa saldırıyor, peygamberdevesi alayına saldırıyordu. Çocuk yaşta beyaz bulutlar havai gökyüzünde uzun eşek oynuyor, kararsız tavırlarla kâh yavşayıp kıç kıça sokuluyor, kâh gâvur görmüş gibi kopup birbirlerinden uzaklaşıyorlardı.
1962’de Sinop’ta doğdu. Konya Anadolu Lisesi’ni bitirdi. Hacettepe Üniversitesi İngilizce Dilbilimi Bölümü’nü, Türkçe dersini veremediği için son sınıftan terk etti. 1976’dan itibaren oyuncu ve teknik direktör olarak hentbolla uğraştı. Türkiye Voleybol Federasyonu'nda Koordinatör olarak çalıştı. Romanları (hepsi İletişim’den): Uzunharmanlar’da Bir Davetsiz Misafir (1997), Geber Anne! (1998), Kaptanın Teknesi (1999), Lucky (2000), Zindankale (2004), Ateş Canına Yapışsın (2008). Hikâyeleri: Sandık Odası (2005), Medet (2007), Ateş Canına Yapışsın (2008), Kün (2013).
Sezgin Kaymaz’ın edebiyatımızda renkli ve etkili, üstelik sağlam bir yer edinmiş olmasına okuduğum bu ikinci kitabıyla tamamen ikna oldum. İlki “Farfara” idi. Bu nev-i şahsına mahsus romanda ölüler diyarı ile diriler diyarı birbirine geçmiş durumda, ölülerin öldüğü, dirilerin dirildiği ve dellendiği bir hikaye S. Kaymaz’ın kendine has uslubu ve mizah anlayışı ile anlatılmış.
Konya’nın eski halini anlatan, Allah’ın yüz adını öğreten, inançlıların tek ayak kaldırarak doğruyu söylemediği, itikatsizlerin and verdirmeye çalıştığı, cami-cemaat işleri ile fitne-fücurun karıştığı yurdumun insanlarının romanı. Tabii konuşan köpek bu romanda da var. Yerel lehçelerin ağızdan çıktığı şekilde yazıya geçirilmesi de ayrıca etkileyici. Her türlü sansürsüz küfür ve argo konuşmanın mizah içinde böylesine farklı bir şekilde örülerek insanı bırakın rahatsız etmesi, güldürmese bile gülümsetmesi yazarın en çarpıcı özelliklerinden biri.
"Kün" Arapça'da "ol" demekmis. 2015 yilinda oludugum en ozel hikayelerden diye soze baslayayim.
Kitabin ilk sayfalarinda farkli bir kalemin kendine has kurgusunu okuyacagimi anlamistim. Yasamin hangi doneminde okunursa okunsun degisik seyler hissettirecek bir icerigi var.
Karakterlerin surekli degisen dinamizmi kafanizda kurdugunuz finali surekli yeniden yapilandirmaniza sebep oluyor. Bu baglamda akici, cok akici bir eser.
Kurgusal kisilerden Ceto ve Omer'in hikayeye kattiklari boyut cok derin.
Bu senenin en keyifle okudugum eserlerindendi diyebilirim. Icine serpistirilmis yoresel konusmalar da ayrica eglenceliydi.
Peki neden 4 yildiz verdim? Islamik ogelere islenmis olmasindan belkide. Cok rahatsiz edici degildi ama daha yalin bir sekilde inancsal vurgu yapilsa olmaz miydi? Olurdu bence...
Diger Sezgin Kaymaz eserlerini de mutlaka okumak istiyorum !
"İmkânsız imkânsızdır. Mucize ise mucize. İkisinin arasında dağlar kadar fark var."
Sezgin Kaymaz'la yüz yüze tanışıp sohbet ettikten ve kitabın öyküsünü kendisinden dinledikten sonra çok uzun zaman önce okuduğum Kün'ü bir kez daha okumak istedim ve ne iyi, ne iyi ettim. Bir kez daha içime içime işledi, yazarı tanıyınca yazdıklarıyla ilişkimiz de derinleşiyor şüphesiz.
Nasıl tarif edilir bu roman bilmiyorum, kolay değil; zira Sezgin Kaymaz insanı bildiğimiz dünyadan çok farklı bir dünyaya davet ediyor her defasında. Ankara'nın Yeşilbayır Mahallesi'ndeyiz. Muhtar Naci Kalaycı, burayı mutenalaştırmaya yemin etmiş biri, kendini de bunun Allah'ın emri olduğuna ikna etmiş üstelik. Dolayısıyla gözü hiçbir şeyi görmüyor: taş taş üstünde bırakmıyor ve hatta buldozerle mezarlığa bile girip ölüleri yerlerinden edebiliyor.
İşte zaten hikaye de burada başlıyor. Yerlerinden edilen ölüler ayaklanıyor, içinde kaldıkları araftan bir çıkış yolu arıyorlar. Muhtara dadanıyor, onu durdurmaya çalışıyorlar, bir de neyse ki kendilerini işiten bir köpek buluyorlar, Sırrı.
Sırrı bu kitaptaki tek özel köpek değil, bir de Çeto var ki üf. Ne karakter Çeto! Konya ağzıyla konuşan bir köpek kendisi, resmen her sayfayı çevirdiğimde gözüm italik kısımları taradı önce, zira onlar Çeto'nun konuşmaları ve ben Çeto'yu dinlemeye hiç doyamadım. Bana kalsa uzun uzun Çeto'yu anlatırım ama öyküde başkaları da var tabii, sürekli dayak yiyen bahtsız dördüncü sınıf öğrencisi Ömer, ona kucak açan Hüdai Ağa ve cami imamı Muzaffer Hoca, polis memuru Menderes, Hüdai Ağa'nın kızı Gülsüm, tam zamanlı işportacı, yarı zamanlı müezzin Aşut... Öykü Ankara'dan Konya'ya, oradan tekrar Ankara'ya uzanıyor, bu insanların (ve hayvanların) öykülerini rüyalarla, mucizelerle, deyişlerle birbirine ilmekliyor Sezgin Kaymaz.
Okumadım da içtim resmen Kün'ü bu kez. Çok güldüm, çok duygulandım, içim şefkatle doldu taştı. Ne iyi oldu. Bazı kitaplara sahiden geri dönmek lazım.
Bir de: seni çok seviyorum Çeto. Sezgin abi iyi ki yazmış seni ki var olmuşsun.
Çok iyi bir kitaptı. Bayıldım. sezgin Kaymaz'ın bence zirvesi. Diğer kitaplarında görülen bariz acemilikler çok çok azalmış. Beni rahatsız eden, kitapta emanet duran zorlama edebiyat kasan cümleler yok. Ve birkaç hikaye aynı anda başlıyor, ve kitabın sonunda çok profesyonelce birleşiyorlar. Şimdi özetliyorum; Yeşilbayır mezarlığının rüyasında kendisine vaadedildiğini gören bir çakal mıttar. Burası Ankara. Rüyasında gördü diye koskoca mezarlığı kendisine hak gören bu mıttar başlar yeğenlere geceleri mezarlıkları yıktırtmaya. Her gece biraz biraz.Amaç yavaş yavaş mezarlığı haritadan silmek ve o araziye konmaktır. Rahmi dayı bunu farkider ve mıttara karşı çıkar. Rahmi dayının bir hamamı vardır ve bu hamamda mıttarında gözü vardır. Ama Rağmi dayı elbetteki hamamı mıttara satmaz, gider Gülsüm isimli bir yabancı kadına satar. Diger hikaye ise Küçük Ömer'in hikayesidir. Ömerin babası zalim ve cahil bir adamdır. Ömer'i de annesini de kardeşinide sürekli dövmektedir. Burası Gonya. 10 yaşında ki Ömer hikaye bu ya bir gün babasını döğüveri. Hamde öyle böyle değil. Adamı küççük çocuun elinden zor alırlar. Adam günlerce yataktan kalkamaz. Ardından evden kaçan Ömeri'in yolu Hüdai Aa 'nın evine düşer. Hüdai ağa Çeto isimli dev köpeğiyle yaşayan yalnız ve köpeği gibi dev bir adamdır. Üstelik Çeto'yla Hüdai Aa konuşabilmektedir. Ve bir baktıkki Ömer'de Çetoyla konuşabilmektedir. Çok severler birbirlerini. Ankara'ya taşınalım dirler. Ankara'da Hüdai Ağa'nın kızı yaşamaktadır. Adı Gülsüm... Ankara'ya vardıklarında zalim muhtar elegeçiremediği hamamı kundaklamıştır. Ve zavallı Gülsüm 'de o yangında hayatını kaybeder. Kızının yangının ortasında kaldığını öğrenen Hüdai hiç düşünmeden yangının içine dalar ve böylece o da canından olur. Bunun üstüne Ömer tüm gücüyle muhtara dalar. Muhtar ölmeden once silahını eline alır ve rast gele sıkar. Bu sırada olayı gören Çeto canı pahasına Ömeri'i korumaya kalkar ve o da hakkın rahmetine kavuşur. Kurşunlardan Ömer'de nasibini almıştır. O da Hüdai Ağasına kavuşur. Mıttar peşlerinden gider. Herkes Yeşilbayır mezarlığına uzanır kalır ööööle Sezgin Kaymaz da enteresan bir şekilde kopek sevgisi var. Her kitapta köpeklerden bahsediyor. Bu arada bu kitabın bir de filmi geliyor sanırım; Bkz; https://www.youtube.com/watch?v=YYWtz... my link text
okumaya aslında uzun yaz tatilimde başlamıştım ama hikaye bi sarmamıştı, ve rafta sırasını bekliyordu. tekrar elime aldıktan sonra 5-6 günde bitirdim.
Kitabı okurken yer yer çok güldüm, hatta gülmekten kitabı okumaya ara verdiğim bile oldu. bunun en önemli sebebi yazarın kurduğu durum komedisini olayın ortasındaymış gibi gözümde canlandırmamı sağlayan yazarlık becerisi.
birçok yerde de düşündüm, değerlendirdim, altını çizdiğim anlamını çok derin bulduğum cümleler oldu..
kitaptaki karakterleri de çok beğendim.. Ömer, Muzaffer Hoca, Hüdai Ağa, Çeto, Komser Menderes.. Aşut, Muhtar ve yeğenleri.. tüm yan karakterler de çok başarılıydı bence..
tek * ı kitabın uzunluğundan kırdım. 479 sayfanın bir kısmı kitaptan çıkartılabilir ve daha rahat okunan bir kitap olabilirmiş.. her şey birbirine bağlanıyor ve sebebi var ama yine de biraz kırpılsa iyi olurmuş..
keyifle okuduğum rahatlıkla tavsiye edebileceğim bir kitap bu.
İnsanın içine işleyen, yıllarca unutamayacağı karakterlere sahip, muhtemelen yıllar sonra bile Türk Edebiyatı'nda bir klasik olarak okunacak bir eser.
Sezgin Kaymaz'la tanışma kitabım oldu. Çok beğendim yazarın tarzını. Mutlaka devam edeceğim diğer kitaplarına da.
Eser gerçekle gerçeküstü olayları, hüzünle sevinci, iyiyle kötüyü o kadar güzel harmanlamış ve bir denge yakalamış ki, meşhur klasiklerimizin arasında şöyle bir omuzlayıp saf tutmuş adeta. Bir Puslu Kıtalar Atlası havası alan bir ben olamam herhalde. Fantastik/metafizik/mistik ne derseniz deyin, bu öğeler çok başarılı bir şekilde işlenmiş. Bir Konya'lı olarak keyifle okudum.
Karakterlerden ise Hüdayi Ağa, Ömer, Çeto unutulmazlar arasına girdi bile.
"... Kaza ve kaderden kaçmanın tek bir yolu vardır. Kaza ve kadere kaçmak..." Mevlana "... Olacak olan oluyordu. Bir şeyi bırak arzu etmeyi azıcık istemek bile komikti..." "... Suya kavuş diye susatmıyordu Allah seni. Su sana kavuşsun diye susatıyordu belki de... "
5 yıldız ama 4,5'tan. Birkaç hafta önce okuduğum "kaptanın teknesi"nden çok daha incelikle yazılmış bir roman "kün". sezgin kaymaz'ın diline, yarattığı karakterlere hayran olmamak elde değil. olaylar ve son sayfalara kadar birbirinden kopuk kişiler ustaca birleşiyor. uzun zamandır anadolu'yu odağa almış bir kitap okumamıştım ve ne büyük bir hazinenin üstünde oturduğumuzu bir kez daha anladım. hem gülüp hem ağlatıyor bu coğrafya. hem dramatik hem fantastik. romanda bazı noktalarda tekrara düşülmesi ve kadın karakterlerin ikinci planda kalması yarım puanı aldı götürdü. kapak da bence çok kötü. ama çeto'ya kıyamadım, 5 verdim. çeto kim mi? konuşan bir köpek. göreni ölesiye korkutan ama tek derdi şekerli çayın içine doğranmış ekmek olan dünya tatlısı. hem de konya şivesiyle konuşuyor. onu çok özleyeceğim. söyleyeceklerim bu kadar.
Hikayesi oldukca surukleyici akan bir kitap. Daha onemlisi Sezgin Kaymaz, Konya sivesini de kitap icinde inanilmaz guzellikte kullanmis. Ayrica vermek istedigi mesaji da metnin icine cok guzel yerlestirmis. Beni bu kitapla ve Sezgin Kaymaz ile tanistiran can arkadasima cok tesekkurler.
İlk defa sezgin kaymaz okudum. Sıkı takipçileri olan bir yazar. Fantastik türk edebiyatı yazarımız pek yok malum. O yüzden takdir ediyorum. İlgi çekici bir konu da yakalamış ama kitap çok gereksiz uzamış ve bu nedenle çok tekrara girmiş bence.
Bu adamın bizimle bir derdi var. Lütfen biri sorsun, beyefendi neden bizden nefret ediyorsunuz, diye, bir dakika bile düşmeyen sıkmayan bir tempo. Ömer’e çok üzüldüm, ailenin ne boktan bir kurum olduğunu bir kere daha kanıtlıyor, bazen öyle güzel anlatıyor ki diyorsun ki allah var, ama sonra öyle şeyler oluyor ki, diyorsun ne mana. Bildiğin dövüş horozuna dönmüş zavallı ömer. Çeto’ya bayıldım, hayır bir de senin Şebnem’in varken neden bunca hayvanlara eziyet ya… çok güzel bağlandı her şey birbirine, dağınık bir akıl gibi usul usul toplandı, toplanırken de ağzımıza, çok afedersiniz, sıçıldı. Yüreğiniz el verirse okuyun valla. 🥹
Kitabı Storytel'den dinledim. Sezgin Kaymaz'ın kitapları zaten şahane, her biri birbirinden güzel. Ancak özellikle Storytel'den dinlemeyi tercih ediyorum çünkü Emre Melemez'in seslendirmesi de bir harika! Özellikle Kün'de coşmuş, harikalar yaratmış! Tiyatro izler gibi oluyorsunuz dinlerken veya daha da hakkını vermem gerekirse, bizzat kitabın içinde yaşıyor gibi oluyorsunuz. Öyle bir güzel okuma!
Kün de Sezgin Kaymaz'ın diğer kitapları gibi Orta Anadolu'da geçiyor, oraların hayatlarını, insanlarını, kafa yapılarını, yaşam tarzlarını ve şivelerini barındırıyor. İçinde diğer bazı kitaplarında olduğu gibi gerçek üstü öğeler mevcut. Ama hikaye böylece bir bütünlük kazanıyor, o yüzden hiç gözünüze batmıyor bu gerçeküstü öğeler. O kadar güzel yedirilmiş ki hikayeye, sanki her bir cümle olmazsa olmaz.
Keşke Sezgin Kaymaz daha çok yazsa, Emre Melemez daha çok okusa :)
Mezarlar bozulursa ölüler de yerini yurdunu şaşırıyor. Yeniden yerlerine dönmeleri lazım ama nasıl olacak? Kitabın sonunda bu konuya bir çözüm var.
Ankara-Konya arasında gidip gelen bir öykü. Tüm çocukluğu dayakla geçen, öz annesinden bile merhamet görmeyen, dövüşmekten başka bir şey bilmeyen küçük Ömer, Ömer'in tutunduğu tek dal Muzaffer Hoca, kendisi dev, yüreği şeker Hüdai Ağa, onun candan daha can üvey kızı hamamcı Gülsüm, inançsız ama vicdanlı komiser Menderes, hikmeti romanın sonunda belli olan büyülü sesli çakma müezzin Aşut, rant sevdalısı Muhtar ve üç yeğeni... Bu romandaki her karakter kendi başına tek romanı doldurmaya yeter.
Hepsi bir yana, bugüne kadar okuduğum en harika roman karakteri bu romanda: Konya şivesiyle konuşan, konuşan köpek, Konyalı Çeto.
Tabii Çeto'yu ben Emre Melemez'den dinledim. Emre Melemez bu seslendirme için Konya şivesi çalışmış. Kendisi anlattı.
Bu kitabı favorilerim rafıma koyuyorum. Mutlaka okuyun. Ya da okumayın, daha iyisi, mutlaka dinleyin.
Çok ihtiyacim olan (okumakta cok zorlandığım) bir zamanda hediye geldi, çat basladi pat bitti.
Gereksiz uzadigini dusundugum yerlerinden sebep bir yildiz düştüm.
Her bir karakter cok canli, her sahne de cok canlı, fotograf gibi film gibi. Cok incelikli dusunulmus, eksik taş kalmamis
Her karakterin ismi ozenle secilmis ama hudayi nabit, kalbimi çaldi. Isimlere de cok ozenilmis.
Hikaye, polisiye mi dersin, mizah mi dersin, köy hikayesi mi dersin, din mi dersin dinsiz mi dersin, ölü mu dersin diri mi dersin...pes bu kadar cok tele vurmus da detone olmamis (ama evet uzamis biraz)
Cok guzel, baska kitaplarina da du bakalim okuyacaz elbet, gaç:))
Yazarın okuduğum ilk kitabı. Ne zamandır bekletiyordum ama değdi. Çok sayıda karakter içermesi, başlangıçta hikayenin içine dahil olmak konusunda zorlasa da, ilk 100 sayfa sonunda kim kimdir, bağlantıları nelerdir çözülüyor.
Pozitif olarak, bu kadar fazla karakteri, bu kadar iyi şekilde kurgulamak, büyük bir ustalık işi. Negatif olarak, zaman zaman gereksiz uzadığını düşündüğüm betimlemeler ve monologların, hikayenin akıcılığını düşürdüğü söylenebilir.
Bir de Çeto'ya değinmeden olmaz. Yazarın diğer kitaplarını bilmiyorum ama kendisi bir spin-off'u hakediyor bence.
Sezgin Kaymaz'dan okuduğum ilk roman Kün. Gerçek üstülüklerle bezeli olması kitaba biraz şüpheyle yaklaşmama neden olmuştu. Yine de övgüleri duydukça okumaya karar verdim.
Kitabın ilk 50-60 sayfasında gerçek üstü olaylar daha yoğun ve birbirinden ayrı birkaç hikaye arasında gidip geliyor yazar. Doğrusu bu kadar övgü duymuş olmasam orda bırakabilirdim okumayı. Ama biraz ilerledikçe bağlantılar başlıyor, akış hızlanıyor, hikaye ve karakterler sizi içine çekiyor. Sonrası su gibi akıp gitti. Hele en sonu, elimden bırakamadım kitabı.
Dini konularda Muzaffer Hoca ve "itikatsız" Hüdai Ağa'nın hem birbirleriyle hem de kendi kendileriyle konuşmaları her iki taraf için de çok düşündürücüydü. Kırmadan dökmeden sorgulatan bu üslubu sevdim.
Ayrıca belirtmeden geçemeyeceğim, bir Konyalı olarak kitapta çok sık kullanılan "Gonyalıca" konuşmalara bayıldım. Bu konuşmaya aşina olmayanlar ne düşünür bilmiyorum ama ben çok eğlendim.
70'li yıllardan gerçekçi bir kesit, toplumsal bir panorama sunan ''İstanbul Falcısı'' hakkında yazmıştım geçenlerde. İçinde debelendiğimiz, nefes almaya zorlandığımız piyasa edebiyatı/edebiyat piyasası namlı çöplükte, iyi edebiyata, iyi romana örnekti benim için, romanın küçük kahramanı kambur Bekir'in ağzından dökülenler. ''Kün'' için ise benzer şeyleri yazamıyorum maalesef. ''İstanbul Falcısı'' ne ise ''Kün'' o değil ya da ''Kün'' ne ise ''İstanbul Falcısı'' o değil...
Kün, Arapça 'ol' demekmiş. Arka kapağında da ''neleri neleri olduran bir roman...'' yazıyor. Olanlar ya da oldurulanlarsa bir dizi doğaüstü olay... 28 yaşında, Çeto isimli Konya ağzıyla konuşan bir köpek, onlarca kişi tarafından, birbirinden habersiz görülen ve gerçekleşen rüyalar, mezarlarından edilmiş, yattıkları yere yeniden dönmek isteyen, dirilere bulaşıp, onlara türküler söyletip göbek attıran, rüyalarında kefen ütülettiren ölüler*, ölülerle iletişim kuran köpekler, herkes tarafından itilip kakılmış, kendisine el kaldıranı, yaşına bakmadan pes ettirinceye kadar benzeten, sarışın ama kapkara gözlü ufacık bir çocuk Ömer, tüm ahlaksızlıklarına rağmen, okuduğu ezanla camiyi doldurup taşıran, sonra yine ezanıyla ölüleri mezarlarına geri döndüren üçkağıtçı Aşut... Ve daha neler neler... Bir romanda doğaüstü olaylar elbette kendine yer bulabilir. Ama, benim edebiyat anlayışıma göre, gerçekliğin altını kalın kalın çizdiği, onu güçlendirdiği ölçüde. O yüzden, büyülü gerçekçilik diye bir yazım türünden bahsediyoruz. O yüzden Gabriel Garcia Marquez'in yazdıkları baştacı, hakkında tonlarca yazı, inceleme var... Yoksa öngörülemez, gizemlerle dolu, akıl sır ermez bir dünyanın kapısını açan bir edebiyat ve roman anlayışı, bilinci dumura uğratmaktan başka bir işe hizmet etmiyor ne yazık ki. Dolayısıyla ''Kün'''de epey yer tutan, birbirini izleyen doğaüstü olaylar, Marquez'in ''Yüzyıllık Yalnızlık'' isimli şaheserinden ziyade, bir zamanlar yolları beraber arşınlayan, şimdi ise 'paralel' ilan edilmiş bir dizi kanaldaki kalp gözünü açan, ferahlatan programlara benziyor.
ne yazsam nasıl başlasam eksik kalacak biliyorum ama müthiş bi kitap bu ya. beni değişik duygulara savurdu durdu, bir taraftan güleceğim ama ağlıyorum da içim buruldu. birbiriyle hiç alakası olmayan bir sürü hikayenin sonlara doğru nasıl bir araya geldiğini, birbiriyle hiç alakası olmayan karakterlerin nasıl sırıtmadığını ağzımın suyu aka aka okudum.
bu sene ilk kez tanışıyorum sezgin kaymaz ile ama sanırım külliyatını okuyacağım. çok değerli bir kalem artık o gözümde. var olsun.
2 sene sonra gelen edit:
bazı kitapları birden fazla okumak aşırı keyif veriyor. bu da onlardan biri. ilk kez 2 sene önce okumuştum, aradan çok da uzunca bir zaman geçmedi ama ben sırf tekrardan okuma alışkanlığını geri kazanayım diye bu sene yine okumak istedim. iyi ki de öyle yapmışım.
kitapta birbiriyle hiç alakası olmayan bir sürü karakter var ve nasıl oluyor bilmiyorum, kurmacanın gücü ve yazarın kaleminin kuvvetiyle, bunlar bir şekilde çok güzel denk geliyorlar ve kafamızda hiç soru işareti kalmıyor.
kah güldüm, kah ağladım, epeydir bir kitap okurken gözümden yaş gelmemişti. bu bana o güzel insani duygularımı yeniden hatırlattı. sırf bunun için bile saygı duyacağım bu esere.
bu kitap ne anlatıyor tanımlamak zor, `ihsan oktay anar`ın kapak arkasındaki yazıları gibi "okuyanın okumayana kolaylıkla anlatamayacağı kitaplardan" biri gibi bir eser. bu kitap bize güzel insan olmanın ne demek olduğunu hatırlatıyor. arada bir hatırlamak namına okuru hep bol olur umarım.
Bazen kapağını ilk kez açtığım bir kitabın daha ilk sayfasında anlıyorum ki bu kitap farklı, anlıyorum ki yazarın bütün kitaplarını okuyacağım. Sezgin Kaymaz'ı ilk kez okudum, Kün büyülü bir kitap benim için. Memleketimden bahsettiği için mi, memleketimin şivesiyle konuşan, çocukluğumdan tanıdığımı hissettiğim karakterlerden mi bilmiyorum hem bir solukta okudum Kün'ü, hem hiç bitmesin istedim. Dili o kadar doğal, anlattıkları hiç yormadan alıp bambaşka yerlere götürüyor insanı, bir anda bir sürü şeyi sorgularken buluyorsunuz kendinizi. Kendimi bulmak için dönüp dönüp okuyacağım bir kitabım daha var artık. Okuyalım, okutalım :)
Gözlerimi açtım, hep oradaymışım, oraya aitmişim sanki. Ama değilmişim de. Evhamlanmam gerekiyor gibi.. Hem de değil gibi. Korkunçtu, ama hiç korkmuyordum, niye korkunç bilmem, niye korkmam, onu da bilmem. Bildiğim birçok şey olduğunu bilerek fakat neyi bildiğimi bilmeyerek bakındım çevreme. Oraya aittim...ve değildim...her ikisinden de aynı derecede emindim. Karanlıktı, gölgeleri öldürecek kadar karanlıktı. Zaman diye bir mefhum yok. Bir insanlık masalı o. Anlayacaksın yakında. Bedenin algısı kapandıkça ruhun algısının açıldığından bahsetti. Beden, ruhun üstüne kapatılmış zırhlı bir kapak gibiymiş. Körlük, sağırlık gibi bedensel arzular ise o kapakta açılmış mermi delikleri. İnsan duyularından ne kadar çoğunu kaybederse o kadar üstün özellikle tanışırmış. Ölüm hali hayatta olma halinden farklı olarak ne olduğunu bilme haliydi. Öte taraf değildi, ölüm tarafı, ara taraftı. Bu nedenle ölülerle diriler kesin olarak ayrılmazdı birbirinden. Birinin bedeni toprağın üstünde olurdu, diğerininki altında. Ama ölünün ruhu dirinin ruhundan yüz bin kere daha diri oluyordu. Belki çok daha diri. Hükmü yoktu zaman denen şeyin, hükmü olmayan şeyin varlığı zaten anlamsız varlığı anlamsız olan şeyin yokluğu zaten önemsizdi. Ölüm, ‘’Yaşıyorum’’ iddiasında olan kısacık dünya uykusundaki insanoğlunun bilmediği bu tarafa geçmedikçe de bilemeyeceği upuzun bir yaşama şekliydi mesela. Hiç aşık olmamışsa tam olur mu boş adam? Delirmek gerçekliğe verilebilecek en uygun tepkidir. Kişinin kendine ettiğini, edemez kişiye hiçbir fani.. Şu insanlardna hangisi benim? / Hele sen şu kavgayı gürültüyü dinle/ Bakma ağzıma hem, sözüme kulak asma/ Hem sen beni elden çıktı bil.. Kendini iyi hissetmiyordu ama kendini iyi hissetmenin nasıl bir şey olduğunu bilmediği için kendini iyi hissetmediğini de bilmiyordu. Haraba kul olduk bezm-i elemde/ Abad olsak da bir, olmasak da bir/ Düştük, çare nedir, dama alemde/ Azad olsak da bir olmasak da bir.. Kendi hasretinin sebebi kendin oluyordun, başkası değil. Ah nice uyursun, uyanmaz mısın? Çağrışır dellallar, inanmaz mısın? Senin baktığına herkes bakar, gördüğünü ise bir sen görürsün. Diyar-ı masivadan geliriz biz/ Evvel tek idik, şimdi bir olduk biz.. Uyan ey gözlerim, gafletten uyan/ Uyan uykusu çok gözlerim, uyan. Gün içinde kati delil gündür yine/ Görsen ışık nasıl vurur çehrene.. Dibini görmediğin bir ırmağın derinliğini, düşünmekle anlayamazdın, ya oturup manyak gibi düşünecek ya da gözünü karartıp yürümeye başlayacaktın karşı kıyıya doğru. Düşüncelerin ırmağın görünmeyen yüzünü açıklayamazdı sana. Biraz bahtına biraz da hislerine güveneceksin. Allah’ın hayırsız işi olmaz. Duayı bırak, ağaç istiyorsan tohum ekeceksin. Ve insan, aşık olması gerektiğini akıl ettiği için aşık olmazdı. Aşık olabildiği için aşık olurdu. Aşık olmayı becerebilecek bir ruha, aşkın külfetlerini nimet bilecek bir yüreğe sahip olduğu için aşık olurdu. Diyelim cennet bu olsun… Aşık olamayan insan da buna ihtiyaç duymadığı, aşık olmayı aklıyla reddettiği için değil, olamadığı için aşık olmayı beceremediği için olmazdı. İşte bu da cehennemdi.Aşk ateşinde yananların gözünde aşk cennet, ötesi ise cehennemdi. Asıl yanmak buydu.. Neyi kaybettiğini bilmekten daha büyük bir cehennem ateşi olabilir miydi? Zeka neyi şad etti istikamet bozuksa? / Ölümün ötesine bakışımız var bizim. Hissiz olmak acı çekmekten daha iyi değil midir? Acı çekmek iyidir; varlığını farkında olmasını sağlar. Cehennem bile hiç olduğunu bilmediğin bir hiçliğe yeğdir. Hayır. İmkansız imkansızdır, mucize ise mucize. İkisinin arasında dağlar kadar fark var. Elinden tutup çekeceğiz seni/ İyiden de kurtulacaksın, kötüden de.. Güneşin doğması tabiat kanunu, senin doğman eşeyli üreme, ölmen eşyanın tabiatıydı, öyle mi? Hala mucizeye inanmıyordun ya, işte mucize oydu. Tıpatıp sana benzeyenim ben, ağlarsan ağlayan gülersen gülen.. Kaza ve kaderden kaçmanın tek yolu vardır: kaza ve kadere kaçmak Düşünmek demek akıl yürütmek demekti ve aklın uymak zorunda olduğu kurallar vardı. Bu kuralları sen icat etmediğine, her bir kuralın da ayrı bir müellifi olduğuna göre, demek ki akıl yürütürken başkalarının kurallarına göre ölçüp biçmek zorundayın. Düşünüyorum, o halde yokum! Diye acı acı alay etti kendisiyle. Demek ki düşündüğüm sürece ben ben olmamış oluyorum. Olacak olan oluyordu, Kader , Zül Celal’in; ‘’Böyle yazdım, böyle yapacaksın.’’ Dediği şey değildi. Senin ne yapacağını biliyorum aha da şuraya yazdım’ dediği şeydi. Susuzluk belki de senin canın su çekti diye değil, suyun canı sen çekti diye gelip yapışıyordu gırtlağına, suya kavuş diye susatmıyordu Allah seni, su sana kavuşsun diye susatıyordu belki de. Kahır sen hayra er diye değil, hayır sana ersin diye kahırdı demek. Uyuyabilseydi uyurdu, ne güzel, basar giderdi o rüyadan o rüyaya, gözünü bir açardı ki sabah olmuş, zamanda yolculuk eder gibi. Ama uyuyamayacaktı. Cin gibidydi. Canı sıkkın bir cin gibi. Yalnızca, içinizdeki iyilikten bahsedebilirim; kötülükten değil… Çünkü kötülük nedir ki, kendi açlık ve susuzluğu içinde azap çeken iyilikten başka.. Benim ne geçmişim, ne de geleceğim var… eğer kalırsam, kalışımda bir ayrılış vardır.. Gidersem; ayrılışımda bir kalış… Vuslattır, terhistir, hasrettir ölüm, ak kefen giyinmiş kesrettir ölüm.. Binlerce yıllık yolculuktan sağ çıkmış eşsiz bir kromozumun mahsülüydü o. Öyle ki, kıytırık kromozomların yanında, akıllara ziyan cüssesiyle salapuryaların arasında kendine yol açan bir buzkıran gemisi sayılırdı. Tekti. Tekten de tek. Yegane. Biricik. Eşsiz. Mahsulü de öyle olacaktı elbet. Belki kavuşursam üzerim dedim/ Ben senin uğruna senden vazgeçtim. Her kendime gelişim biraz daha acılı oluyordu, bu nedenle kendime gelmek de istemiyordum artık. Artık ne olacaksa olsun istiyordum, istiyordum ki nereye gideceksek gidelim, nerelerde kaybolacaksak kaybolalım, yanalım tütelim, nasıl biteceksek bitelim. Açıldık.. Yol verdik… Yol olduk.. Geçtikleri yerden kapanıp yollarının izi olduk tozu olduk, geçecekleri yerden ayrılıp yordam olduk, yön olduk. Bir olmanın ne olduğunu öğrenmeden Bir’e gidilemeyeceğini öğretiyordu o varlıklar bize sessizce. Biz bir olmayı öğreniyorduk. Sessizce. Dönenerek, devinerek yere basarak ve basmayarak bir yol açmaya başladık aramızda, bir gelene açar gibi. Bir ziyaretçiyi değil de bizden birini bekler gibi beklemeye başladık.
Daha önce bakele kitabını okumuştum yazarın ve nedense bir önyargı gelişmiş içimde. Bu kitabı, kütüphanede çalışan okuma zevkine güvendiğim bir arkadaş ısrarla tavsiye edince okumaya karar verdim. Ama eve gelince bu kadar kalın bir kitapta ne anlatmış olabilirsin ki dedim kendimce yazara. Bu ne özgüven yahu, 250 sayfa neyine yetmiyor ki falan diye söylene söylene okumaya başladım. İlk başlarda hah bak haklı çıktım, bu kadar şiveli konuşmayı yazar boş yere koymamış amaç sayfa sayısını arttırmak diye düşünürken bir de baktım ki roman beni sarmış. Ama ne sarmak... Her karakter mi yakışır yahu bir kitaba. Sırrıdan ölüklere, hamamdan Yeşilbayır'a kadar her karakter ve yer müthiş yerleşmiş romana. Gerçekten de bir sayfasını eksiltseymiş yazar bu kadar güzel bir okuma zevki vermezdi eminim. Okuyunuz, okutunuz efendim.
Çok başarılı bir kara mizah romanı. Romanın doğaüstü unsurlarını Anadolu atmosferi ile hoş bir biçimde birleştirmiş Sezgin Kaymaz. Yer yer tekrarlara düşmesi romana biraz hasar veriyor ama Türk edebiyatı için değerli bir örnek bence. Sırf Konyalı köpek Çeto ve onun Konya şivesi için bile okunur :) Storytel'de okumasını yapan Emre Melemez de çok başarılı bir iş çıkarmış.
Mükemmel, mükemmel bir roman... Bir insan ayni kitabi okurken hem güler, sevinir, hem hüzünlenir mi ve duygulanir, bogazina bir sey takilir aynı anda kızar mı, küfreder mi?
Harika bir kurgu, ic ice gecmis ve son sayfaya kadar yerine oturtamadiginiz karkaterler, olaylar ve bir anda her sey, herkes yerli yerinde...
Sizleri hic unutmayacagim Ömer, Muzaffer Hoca, Hudai Aga ve kahvaltida dogranmis ekmek uzerine sekerli cay dokturtup yiyen Konya’li kopek Çeto...
Bir tur El Habib, bir tur El Fesul, bir tur El Emin...
Sezgin Kaymaz hic okumadiysaniz bu kitabiyla baslayin, sonra her yazdigini okuyun...
İslami öğelerle, fantastik dünyayı çok iyi kurgulamış Sezgin Kaymaz. Yer yer Konya şivesi beni biraz yorsa da, yorduğu kadar da eğlendirdi ve farklı bir okur deneyimi yaşattı. Din maskesi, çarpıtma, çıkarlar ve körü körüne inanma, adanma da çok güzel vurgulanmış. Sonunda, kalbiyle karar alanların hasta bir sürünün içinden çıktığını ve kurtarıcı olduğunu görüyoruz. Kalın olmasına rağmen iste bu nedenlerle hızla okunuyor Kün...