"En korkuncu, yalnız başıma ölecek olmam. Beni rahatlatmak, elimi tutmak, gözlerimi kapamak için yanımda olmayacaksın.
Bir yandan da, bütün bunlardan kurtulduğuna seviniyo-rum. Sen en azından, hiçbir zaman dul olmayacaksın."
"Işıl ışıl Sylvie öldüğünden, sönüp gittiğinden beri ev oldukça karanlık, yarı gölgede yaşıyorum. Ne kadar ampul değiştirsem, ne kadar güçlülerini koysam değişmiyor, sürekli karanlık."
"Gözlüğünü aldım ve taktım, ne gördüğünü anlamak istedim. Ve dünyaya senin açından baktım.
Senin gözlüğünden hakikat daha az düşmanca, dünya daha pembe, daha tatlı, insanlar gülümsüyor."
"Asla yaşlanmayacaksın, asla o çok korktuğun Alzheimer'a yakalanmayacaksın, en güzel halinle, kıvrılarak düşen bir yaprak gibi gittin."
"Ne zaman sana ait bir şey görsem fena halde üzülüyorum, özellikle el çantanı gördüğümde. Eve her girdiğimde ve onu antredeki bir sandalyenin üstünde gördüğümde, senin evde olduğunu anlar, rahatlardım.
Artık, çantan hep orada ama sen yoksun. García Márquez yazmıştı: "Sevdiğimiz insanlar bütün eşyalarıyla birlikte ölmeli."
"Eğer önce ben gitseydim, sen nasıl davranırdın? Mutsuz olurdun diye düşünüyorum. Sonuçta, iyi bir çifttik. Zaman bazı hasarlar yaratmıştı, gündelik hayat bazı şeyleri biraz yıpratmıştı, karşılıklı rahatsızlıklarımız artmıştı, bazen birbirimizden nefret ettiğimiz olurdu ama uzun sürmezdi. Hep birbirimize dönerdik. Bizim aramızda elektrik akımı devam ediyordu.
Sen pozitif kutuptun bense negatif kutup. Böylece ışık yanıyordu ve sık sık da kıvılcımlar çıkıyordu."