Tanzimat romanının epistemolojik temelleri üzerine bu inceleme, Türk romanının doğum evresinde, Tanzimat aydını veya genel olarak tahsilli bireyinin ruh dünyasını, baba-oğul ilişkisi izleğinde tasvir ediyor. Tanzimat romanının oğulları, geleneksel İslam kültürünü simgeleyen bir babanın yokluğunda, bu değer sisteminin vesayetini üstlenirler. Mutlakçı dünya görüşünü, otoriter ve muhafazakar bir toplum telakkisini sürdürürler. Toplumda padişahın, ailede babanın üstlendiği vasîliği edebiyatta “yazar”a yüklerler.
1945’te İstanbul’da doğdu. 1964’te Arnavutköy Amerikan Koleji’ni, 1968’de Robert Kolej’in Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nü bitirdi. 1978’de Harvard Üniversitesi’nden anadalı İngiliz Edebiyatı, yandalları Fransız ve Alman Edebiyatları olmak üzere Karşılaştırmalı Edebiyat doktorası aldı. 1976-2000 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nde öğretim üyeliği yaptı. Halen Bilgi Üniversitesi’nde Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nde öğretim üyeliği yapmakta olan Parla’nın Efendilik, Şarkiyatçılık, Kölelik (1985), Babalar ve Oğullar - Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri (1990), Don Kişot’tan Bugüne Roman (2000), Kadınlar Dile Düşünce (Sibel Irzık ile beraber, 2004), Balkan Literatures in the Era of Nationalism (Murat Belge ile beraber, 2008), Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım (2011), Orhan Pamuk’ta Yazıyla Kefaret (2019) adlı kitapları yayımlanmıştır.
Okuduğum ikinci Jale Parla kitabı ve yine iyi ki okumuşum diyorum.
Kitabı okurken birçok Tanzimat dönemi kitabına rastlıyorsunuz ancak bence özellikle İntibah ve Araba Sevdası kitaplarını okumak kitaptan alacağınız zevki arttıracaktır. Ön okuma yapmadan da kitap keyif verebilir çünkü söz konusu kitaplardan alıntılar verilerek ve bağlam oluşturularak argümanlar oluşturulduğundan okuyucu algısındaki bütünlüğün bozulmadığını düşünüyorum.
Kitaptan kendime çıkardığım birçok değerli not:
"Yenileşme hareketinin temelini Doğu'nun ahlaki ve kültürel boyutlarıyla Doğu'nun dünya görüşü oluşturmalıdır; bu dünya görüşünün bekçisi toplum düzeyinde padişah, aile düzeyinde baba, edebiyat düzeyinde yazardır. Tanzimat gibi, mutlak otoritelerin zaafa düştüğü süreçlerde, dünya görüşü hala mutlakçı olmakta devam ediyorsa, yazara babalık görevi düşer. Her Tanzimat yazarının içinde bir "mürebbi-i efkar" gizlidir; her satır "nazende tıfl"ın tedarikçisidir. Baba otoritesini sarsacak en büyük tehlike ve baba yokluğunda oğulları baştan çıkaracak şeytan ise Batı'dan gelecek fen ve teknik değil, duygusallık ya da Tanzimat deyimiyle "şehvetlilik"tir. Tanzimat romanında ruh ve beden yalnızca birbirinden ayrı varlıklar değil, birbirine karşıt varlıklardır da. Bedensel olan her duyuya kuşkuyla bakılır. Shakespeare çevirilerinde duyularla beslenen imgelerin tümü sansür edilmiş ve yerlerine düşünsel imgeler konmuştur. Tüm romanlarda aşk, şehvetlilik ve sevgi diye ikiye ayrılır; kadın kahramanlar da erkeklere olan bağlılıkları ruhani bir sevgi mi yoksa duygusal bir şehvet mi olduğuna göre melek ya da şeytan olarak sınıflandırılır. Babalarını kaybetmiş ve İslam kültüründen kopmuş genç erkekleri bekleyen en büyük felaket ikinci tür kadınların peşinden sürüklenmektir."
"Baba-oğul ilişkisi Tanzimat döneminde bir çatışma değil devamlılık ilişkisidir. Bu muhafazakar ilişkinin oğulları ilk romancılarımızdır ve hepsi de kaybedilmiş bir baba arayışı içinde kendileri vesayet üstlenmek zorunda kalmış otoriter çocuklardır. "
"...Kişileştirme açısından bakarsak roman kişileri, toplumsal törelere sıkı sıkıya bağlı, camiacı bir kültürün üyeleridir. Romanlar, aksine davrananların ibret verici öyküleriyle doludur."
"...Romanlarda egemen olan izlek açısından bakarsak duygusallık iyiyle kötünün çatıştığı bir dünya görüşünde hep kötüyü temsil eder ve teknik amaçlarla değil (anlatım, imgelem, kişilik betimlemesi gibi) ahlaksal amaçlarla kullanılır."
"...Gerek iç-çözümleme, gerekse iç-monolog, bilinç akışı ve hatta meta-roman tekniklerine Tanzimat romanında rastlamak bizi ilk bakışta şaşırttığı kadar şaşırtmamalıdır. Öznelliğin ve yazar bilinç ve birliğinin sınırsızca kullanılabildiği apriorist bir dünya görüşünde bu anlatımlar doğaldır. Şaşırtıcı olan, yazar sesinin gizlendiği, bilirliğinin ve yargılarının sınırlandığı, gerek somut bir dünyanın, gerekse bu dünyanın kişilerinin duyumsamalarının yansıdığı bir anlatıma rastlamak olurdu. Tanzimat romanında henüz bu anlatıma rastlamıyoruz. Rastladığımız kadarıyla somut dünya ve duyular, gözleme dayanan bir anlatımı benimsemek için değil, şeytana ait olan alanı belirlemek için kullanılıyor."
"... kadın hep şeytan erkek ise onun kurbanıdır. Bunun en iyi örneği de Namık Kemal'in İntibah romanında Ali Bey'in cinselliğinin uyanışının nasıl anlatıldığıdır. Bu "İntibah"ın ayrıntılı bir incelemesini yapmak bize lezaiz-i süfliyye'ye meyletmiş oğulların nasıl baba yargılarıyla karşılaşacaklarını da gösterecektir. Bu yargılar doğal olarak Türk romanının çıkışını biçimlendiren toplumsal ve estetik yargılarla eşdeğerlidir. İntibah, büyümesi cinsel uyanış aşamasında güdük kalmış, delikanlılığın eşiğinden olgunluğa geçeceği yerde çocukluğa dönmüş ve cinsel uyanışın bir günah olarak kabul edilmesinin doğrudan bir sonucu olarak kötü güçlerin elinde aciz bir çocuk gibi felakete sürüklenmiş Ali Bey'in öyküsüdür. "Uyanış" anlamına gelen "intibah" öykünün basit kurgusal düzleminde Ali Bey'in en sonunda yaptığı yanlışlara uyanması ve geç de olsa gerçeği görmesi gibi yorumlanabilirse de (hatta yazarın bilinç üstü isteği bu yorumdur), izleksel, ya da belirleyici alt kurgunun, ya da isterseniz yazarın bilinçaltı amacının bir cinsel uyanış öyküsü anlatmak olduğu açıktır."
"Hıristiyan ve romantik Victor Hugo'yu örnek almış olan Tanzimat yazarlarının tersine Beşir Fuad, Deist ve gerçekçi Voltaire'i benimsemişti. Böyle yapmakla da Namık Kemal ve Ahmet Mithat'ın Batılılaşmaya çizdikleri sınırın dışına çıkıyordu. Çünkü Namık Kemal Renan'a, ahmet Mithat da Draper'a cephe alarak gerçekte Voltaire'in temsil ettiği türden bilimsel ve eleştirel düşünceyi, özellikle de din sözkonusu olduğunda, kabul etmiyorlardı. Beşir Fuad ise tam bir Voltaireci olma çabasındaydı."
This entire review has been hidden because of spoilers.
Tanzimat entelektüelinin hayal gücünü, sınırlarını ve gayelerini yerinde örneklerle ve ilgi çekici bir analojiyle açıklamasının yanı sıra İslam epistemolojisinin o dönemki mutlak üstünlüğünü okura iletebilmesindeki muktedirliğiyle de saygı uyandıran bir çalışma.
Beşir Fuad ile ilgili benzetme ve analizlere yer verilen kısımlar beni mahvetti. Ele alınan durumlar arasında kurulan ilişkiye ve benzetmelerin gücüne hayran bir şekilde okudum. Şaşkınlıkla ve bir parça kalbim kırık bir halde kitabı bitirdim. Saygıdeğer bir eser. ♥️
kişilikli biri olmakla kendine kişilik seçmek arasında çok fark var ve ikincisi insana azap verir. Anna ve Bazarovun 3 ortak yönü vardı: birincisi mantıklı olmaları, ikincisi aşkı yadsımaları, üçüncü gururlu olmaları. farklı olan ise gururlu olmaları dışında annanın kişiliğinde bu ikisi varken bazarov bunları sonradan mı inşa etmişti? bazarov kendine nihilist derken kendini bir kalıba sokmaya çalışıyordu.romantizme inanmazken nihilizmi romantize ediyordu.aşka,sanata,doğanın güzelliğine inanmadığını,bunların onu etkilemediğini söylesede bazen kendini bunlara kaptırabiliyordu. bu küçük,hayal gibi anları hemen farkedip kendine kızıyordu. hatta son ana kadarda inatçılığını devam ettirdi- Annaya: "Yeter!" derken istediği bu muydu? Herkesten ayrılmaya karar verirken istediği bu muydu?- ben bazarovun hassas bir insan olduğu kanaatindeyim. kendini kaptırmamaya çalışıyor çünki sonunda üzüleceğini biliyor. mesela anna bazarovu reddedince bazarovun rengi bile solmuştu. anna onun hislerine karşılık verseydi bazarov kendi kabul ettiği felseye şüphe duyacaktı ve kabul ettiğin değerlerin sarsılması kişiliğin de sarsılması demek. bazarov yalnız kalmak istemiyordu, aşk istiyordu, tutku istiyordu ama bunu kendine itiraf etmeye korkuyordu.
Anna çok sevdiğim bir karakter oldu çünki ne istediğini en başından beri biliyor. bazen heyecan istiyor ama bunun geçici bir heves olduğunun farkında.iç huzuru tutkuya tercih etmiyor. Hatta en sonda mantık evliliği yapıyor.Gururuna düşkün biri ve kendisi ile barışık.
Kendimde hem Bazarovun,hemde Annanın yansımasını gördüğüm için sevdiğim bir kitap oldu.Diğer karakterleri de ayrı ayrı sevdim ama bu kadarı yeterli.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Tanzimat Dönemi yazarlarının dünya görüşlerini ve eserlerini üzerlerine kurdukları epistemolojik temellerin ele alındığı ve eserler üzerinden incelendiği bir eser. Parla, çalışmada öne sürdüğü tezi ve epistemolojik temelleri şöyle açıklıyor "...Bu çalışmada Tanzimat yazarlarının dünyayı Kuran'a ve Aristo mantığına dayanan mutlakçı ve apriorist bir epistemolojik çerçeveden gördüğünü, reformcu çabalarından ise en ödün vermez bir idealizmle destekledikleri camiacılık ve ahlakçılık normarına bağlı kaldıklarını öne sürdük..... Her ne kadar mutak İslam epistemolojisinin egemenliğini vurgularsak vurgulayalım, Tanzimat metinleri, Batı edebiyatı metinleriyle ilk karşılaşmanın izlerini taşır. Bu izler (....) doğruluğu sorgulanmayan mutlak bir epistemolojiye uyarlandığı, evcilleştirildiği için de kimseyi fazla rahatsız etmeden, satırların arasında, bir iki öncü değer yargısında (görücü usulü evlenmeye karşı olmak gibi), yabancı sözcüklerde (Ahmet Mithat Efendi, anlamlarını açıklayarak Fransızca sözcük kullanmayı çok sever, l'amour de travail, gibi) varolabilirler. Varlıklarını gereğinden fazla duyurdukları anda 'züppelik' başlığı altında yadsınırlar." (s.103-108)
Temel metinler üzerinden ilerlemiş. Yerinde tespitleri var, baba-oğul alegorisi üzerinden anlatması ve örneklerle desteklemesi güzel ancak biraz daha çeşitlendirilmeli daha fazla örnek verilmeliydi diye düşünüyorum. Eserin hacmi dar anlattıkları oldukça kıymetli ve Yeni bir perspektif kazandırıyor. Ancak sanki eksik kalan bir şeyler var keşke Parla biraz daha hacmi geniş bir eser kaleme alsaydı doyamadım ben.