-Hakikat çatışmacıdır, sadece karşıtıyla karşılaştığında açığa çıkabilir.
Yasalar koyan tanrı; yasanın gerçekleşmesine duyduğu arzuyla, uyulmamasına duyduğu kızgınlık ve öfkeyle, ve ölümlülerin öfkesini dizginleyip dünyayı yıkmasına engel olmaya izin vermeyi istemesiyle çok insansıdır.
“Dünyanın varlığı erdemli kişinin varlığına dayalıdır” diyen inanışa göre, hem tanrı hem de insan dünyanın geleceğini tayin etmektedir.
Günümüzün monoteistlerinde suçladığım şey; atalarının temel esin kaynaklarını reddedip, pratikte politeistlere dönüşmüş olmalarıdır.
Sınırlar farklılıkları tesdiklemek için çizilmez, sınırlar çizildiği için farklılıklar aranır.
İnançların çoğulluğu ve aralarındaki düşmanlık karşısında, insanların birlikte var olma gayesinde iki strateji vardır. Birinde; tanrı tekdir, onu zikretmenin birden çok yolu vardır. Bunda totaliterizm ruhu gizlidir, kaçacak saklanacak yer yoktur. Farklı olanın günahkarlığı, tövbe edene kadar suçlu sayılması totaliter aksiyonlardır.
Diğerinde; farklılık kusur değil erdemdir, herkesin yararına, birlikte yaşamanın mümkün olduğunu söyler. Diğerlerini ihlal edip bu haktan mahrum etmedikçe kendi tanrına da sahip olma hakkı vardır.
Ayartıcılığın olmadığı hayat esarettir. Gelecek beklentisinin olmadığı bir rutin, bir duraklama, hareketsiz bir ortam kişinin güçsüzlüğü ve talihsizliği ile yalnız kaldığı yerdir.
Ayartıcılığa teslim olduktan sonraki yaşam da esaret yaşamı olacaktır. Ancak bu gerçeğe henüz varılmamıştır. Sadece baştan çıkarılma anı özgürlük anıdır. Çok kısa süren o anda, tercih yapma olasılığı halen mümkündür. Ayartıcılığa yenik düşüldüğü an ok yaydan çıkacaktır.
Ayartıcılık kurnaz ve hain bir hiledir. Kurbanları ağına düşürmek için onları özgürlükle büyüler, özgürlük köleliğin tuzağı olabilir.
Hakikatin cazibesi tekilliğine değil ulaşılamaz oluşuna bağlıdır.
Moneteizm; özü itabari ile çatışmacıdır, varolma sebebini ve gücünü çatışmadan alır, bir yanda farklılıklara karşı hoşgörü vardır, “tanrıma inanan herkes kardeşimdir” der, diğer yanda yıkılamayacak duvarlar inşa eder. Hakikate sahip olmak öyle saplantılı bir şeydir ki, biricik olana ulaştığımda neden aramaya devam edeyim ki der. Bundan sonra yapılacak şey hakikati duyurmak ve başkalarını zorlamaktır. Artık dialog ve etkileşim kenara atılır.
Sadakate duyulan güvenle sağlamlaşmış yoldaşlık; başkalarına kapıları davetkarca açmak için olduğu kadar, köprüleri kaldırmak, ve siperler kazmak için de kullanılır. Sahip olduğumuz toplumsal sermaye güçlü bir kılıçtır. Toplumsal gruplar ayakta kalma yetilerini; eklemleme/ayrılma, karışma/yabancılaşma, dahil etme/kovma, açma/kapama dialektiğinden alır.
Hedefsizlik, yalnızlık hissi ve terk edilme riski bugün hiç olmadığı kadar güçlü ve ezicidir. Gönüllü köleliğin ayartıcılığına direnmek her zamankinden daha zordur.
Köktenciliğin dini ve seküler biçimleri aynı topraktan beslenir. Dini ve politik mezhepler ile piyasa şirketleri sınırsız insanın üzerine çöken o “kendi eksikliğinin farkındalığı”ndan faydalanır.
Birbirimize; iktidar hissinden gelen aşırı belirliliğe karşı duyarlı olma ve ondan sakınmayı hatırlatmalıyız. İktidara sahip olanlar, onun aldatıcı olduğunu çoğu kez geç fark eder.
Kolakowski: Tanrı insanın yetersizliğinin kabulüdür. İnananlar yetersizliğin farkındayken, ateistler bunu reddetmekte ya da, insanlığı, evrene hakim olsa da varlığı sürmeyecek, geçici bir sorun olarak görüp, yetersizliği koşullu şekilde kabul etmektedir.
Yetersizliğin iki suretinden biri olan “cahillik”de; insan aklının kavrayamayacağı bir şey vardır. Diğer suret olan acizlikte ise; güçler insan tarafından öngörülemez, fethedilemez ve kendi iradesine tabi kılınamaz.
Yetersizliğin toplumsal düzleminde, insanın akıl ve teknolojiyi ne kadar becerikli kullanırsa kullansın dünyayı asla tam olarak bilemeyeceği ve denetime alamayacağına karşıtlıktan “Aydınlanmacı Rasyonalizm” doğar.
Bireyciliğin hakim olduğu bu çağda bizi bunaltan şey yetersizliğin bireysel biçimleridir. Dünya sadece insan eylemlerine rağmen değil onun yüzünden de anlaşılamaz ve yönetilemez bir yerdir. İnsanın kendi başına mücadele etmesi için çok ama çok toplumsal kötülük vardır.
Prometheus Sendromu; bulduğumuz ve yaptığımız şeylerin mükemmelliğiyle eşit derecede acı çekeriz. (Günther Anders)
Akışkan gerçeklik içinde; daha yenisi ve güçlüsünü arayan, yetinmekten aciz, o anki anından zevk alamayan ve ne kadar kovalarsa kendisinden o kadar uzaklaşan hayallerini kovalayan kişi acı çekmektedir.
Her şey; “insanın insanlık hakkı” ve “insanı tanrılaştırmanın tehlikeleri” etrafında dönmektedir.
Yanıklarımızın kaynağı görünüşte karşıt kamplarda tutuşan ateşler. Birimizinkinin Mesih Kampı ötekimizinkinin Prometheus Karargahı.
Ahlaki benliği yaratan şey, yukardan gelen buyruklar yahut aklın varsayımları değil. Başka insanlara ve dayanışmaya bağımlı olduğumuz çürütülemez gerçektir.
İster yazılmış ister konuşulmuş olsun, sözün gücüne duyulan inanç, hiç de Sisyphus’çu olmayan yeni görevler üstlenmemize olanak taşıyan şeydir.
Dünyadaki adaletsizliklere gösterdiğimiz rıza, ikinci gelişe kadar bunları çözme ihtiyacını ertelememizdir. Ancak tanrının sırlarını çalan Prometheus, insanın mazaret üretme şansını elinden almıştır.
Sizi eylemlerle örtüşmeyen sözler, beni ise sözlerle çelişen eylemler gücendirdi. Hala sözcüklerin ete kemiğe dönüşeceğini umabiliriz, fakat aynı zamanda, umudumuzu kollarımızı sıvayıp sözleri ete kemiğe dönüştürmeye bağlayabiliriz.
Taahütlerim ve eylemlerim, aynı sizin ve benim kayıtsızlığımız ve eylemsizliğimiz gibi, o veya bu şekilde dünyanın bedenine kazınacaktır.
Yalnız kalmayı severken, tek başına olmaktan tiksiniyorum. Ve dialog tek başına kalmanın imkansızlığıdır.
Ruhban ve Entellektüellerin ağzından, görünüşte birbiriyle çelişen, iki beyanın çıkması söz konusudur. “Korkun” ve “Korkudan Kurtulun”. İlk mesaj ikincisinin üzerine ağırlık koymaktadır. İkinci mesajın içeriği iki kategoriye ayrılmıştır. Biri insanlığı kurtaracak olan dayanışmayı beslerken diğeri onu felakete sürükleyecek düşmanlığı ve saldırganlığı körükler.