Ο Ακμπάρ επιστρέφει στην πατρίδα του μετά από μεγάλη απουσία: βρίσκει μια χώρα κατεστραμμένη από τον πόλεμο και από ένα πραξικόπημα που εγγυάται στο ισλαμικό κόμμα την απόλυτη εξουσία. Κανένας δεν ξέρει να του πει που βρίσκονται τα αγαπημένα του πρόσωπα, στο σπίτι της οικογένειάς του κατοικούν ξένοι, και μερικοί φοβούνται ακόμα και να του απευθύνουν το λόγο. Οι γυναίκες είναι όλες τυλιγμένες σε τσαντόρ, αγνώριστες και ανώνυμες. Φοβισμένος αλλά και πεισματάρης, ο Ακμπάρ σιγά-σιγά συνειδητοποιεί ότι ο υποβιβασμός της γυναίκας στρέφεται και κατά των αντρών. Η εξέγερσή του εναντίον ενός κόσμου που πνίγει την ελπίδα και την ομορφιά θα είναι παράδοξη αλλά εμβληματική. Ένα σύγχρονο, τολμηρό μυθιστόρημα, που δεν διστάζει να κοιτάξει κατάματα τον κίνδυνο του ισλαμικού φονταμενταλισμού, γραμμένο από ένα μεγάλο όνομα της σημερινής τουρκικής λογοτεχνίας.
21 Nisan 1955 tarihinde İstanbul'da dünyaya geldi. Mardinli bir ailenin çocuğudur. Babası avukat İsmail Mungan, annesi Habibe Mungan'dır. İlk, orta ve lise yılları Mardin'de geçti; Mardin Lisesi'nden mezun oldu. Mardin eserlerinde sıkça kullandığı mekanlardan birisi oldu. Bu çevrenin taşıdığı farklı kültürel yapıyı, insan olgusunu eserlerine başarılı bir şekilde yansıttı. Yazar, 1972'de Ankara'ya yerleşti. Lisans ve yüksek lisansını Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nde tamamladıktan sonra başladığı doktora çalışmasını yarım bıraktı, Ankara Devlet Tiyatroları’nda altı yıl, İstanbul Şehir Tiyatroları’nda üç yıl dramaturg olarak çalıştı. Gazete ve dergilerdeki ilk yazılarını 1975’te yayımlayan Mungan; yazı hayatı boyunca şiir, öykü, roman, deneme, tiyatro oyunu, sinema yazısı, senaryo, masal, şarkı sözü gibi farklı türlere ait eserler verdi.
Στη βιβλιοθήκη μου έχω σίγουρα καμιά δεκαριά βιβλία Τούρκων συγγραφέων, αλλά αυτό είναι το πρώτο που διαβάζω. Καιρός ήταν να διαβάσω και κάτι από δαύτους, υποθέτω. Ο συγγραφέας διαπραγματεύεται ένα επίκαιρο θέμα, το οποίο είναι και κάπως τολμηρό, αν λάβει κανείς υπόψιν τις πολιτικές και θρησκευτικές συνθήκες που επικρατούν σε χώρες της Μέσης Ανατολής (αλλά ακόμα και στη δική του). Ο πρωταγωνιστής της ιστορίας, ονόματι Ακμπάρ, επιστρέφει στην πατρίδα του, έπειτα από πολλά χρόνια απουσίας του στο εξωτερικό. Όμως η πατρίδα που θυμόταν δεν υπάρχει πια. Κατεστραμμένη από έναν πόλεμο, η χώρα βρίσκεται κάτω από την εξουσία ακραίων Ισλαμιστών. Η ελευθερία είναι άγνωστη λέξη, οι γυναίκες είναι όλες τυλιγμένες σε τσαντόρ και ζουν υπό ακραία καταπίεση, οι ελπίδες και τα όνειρα απαγορεύονται από την πανταχού παρούσα εξουσία. Η γραφή δεν είναι άσχημη, υπάρχουν ορισμένες καλές περιγραφές και σκέψεις με μια κάποια ποιητική και φιλοσοφική διάθεση, όμως δεν μπορώ να πω ότι ήταν του γούστου μου, προς το τέλος μάλιστα ένιωσα και μια κούραση. Επίσης, από ένα σημείο και μετά έχασα και ολίγον τι το ενδιαφέρον μου για την ιστορία και τον πρωταγωνιστή. Πάντως γενικά είναι ένα αρκετά καλό βιβλίο, λιτό και σύντομο, το οποίο κοιτάει κατάματα τον Ισλαμικό φονταμενταλισμό.
"...Yalan herkesin gerçeğe bir şey eklemesiyle ortaya çıkar..." "...Hiç kimsenin yüzünde Allah'a inanmanın huzuru ve güveni yoktu. Yalnızca korkunun, kaygının kayışa çevirdiği tedirgin ve yağlı bir huzursuzluk vardı bu kendine kapanan yüzlerde. Hayatları çoktan bittiği halde ömürleri bitmemiş insanların sürüncemede kalmış günlerini yaşıyor gibiydiler..." "...Burkalarının altında yalnızca kadınlar kaybolmuyor. Kadınların yüzü bomboş bir çöle dönüşüyor ve bu çöl, kadının bir serap olarak bile görülmesine izin vermiyor. Kadını kendinden yapılma bir çölde, kendi çölünü bekleyen bir çadıra dönüştürüyorlar..." "...Herkes yerinden oynadı. İlkin komşu ülkelerle, sonra birbirimizle savaştık. Yıllarca sürdü bu. En sağlam sınır ölülerle yapılandır. Kimse öteki tarafa geçemez. Artık kolay kolay barışamayız komşularımızla; kendimizle de... Aramızda ölülerimiz durur. Bütün bunlar olurken siz neredeydiniz delikanlı?..."
İklimine girdiğiniz coğrafya size kelimelerini ve hikayelerini de getiriyor. Aynı insanın peşinde yine yoldayız. Bu sefer Akhbar'le beraber savaş sonrası annesini ve kardeşlerini aradığı o yabancı kentin kapısındayız. Aranılan çoğu kez hatıranın başkasında sabitlendiği bir 'kendilik' aslında, ya da kendi olduğu düşündüğü herşey. Annenin yemekleri, çocukluk oyunları, gün ve gece düşleri. Gurbet dünyanın bir eşiğine dönüşüyor. Ne gittiğiniz yersiniz ne de dönerken bulmayı umduğunuz yer. Koca bir aradalık. Mungan, topraktan edilmeyi, savaşı, savaş sonrasının acılarını, kayıpları anlatıyor. Bir şekilde dünyanın acılarına gözlerimiz bu şekilde uyanıyor. Güç her defasında birilerinin canını yakmaya devam ediyor kim mazluma dönüşmüş önemli olmaksızın insanlık zulme uğruyor. 'Öteki' kendimizi görmekten korktuğumuz halleri temsil ediyor. Korkularını, hayata karşı güvensizliğini bir biçime bürüyor öteki. Çador, kadına ve kapatılmış olana göz kesiliyor. Kadını hayattan çekilmiş ve böylelikle yarım kalmış bir kentin halini okuyoruz. Çok uzak değil en son yabancısı olarak gittiğim kentlerde yabancı olmanın mazeretiyle kadını az ve eksik olan çok yere girip çıkma fırsatım oldu. Eğer bir araya gelinmezse yaşam kendini büyütemiyor. Mungan'la şiirlerinden sonra ilk karşılaşma. Tadı damağınızda tanıdık tada dönüşen bir kitap Çador. . Akhbar'ın hatırası cebinde taşıdığı kumgülü ve boynundaki muskasıdır. Şehrin nesneleri çocukluğun hatıralarıyla doludur. Geçmiş zaman kendini o ilk evde ve kalın duvarlarda dondurmuştur. Şehrin sakinlerini yüzü bir kitap gibi okunur. Bazen yokluk o şeyin varlığından daha güçlü ve yoğundur. Insanın doğduğu ve toprağına en son kendini emanet edeceği o ilk kent ne kadar da diri ne kadar da ölümdür. Gövdenin ölümü insanın ölümüne ve yokluğuna götürür. . "Tek başına kalan bir insanın kapladığı o güçsüz yeri kaplamaya çalışıyorum. Varlığım bir toz bulutu, daha sert bir rüzgarda tozanlarına ayrışarak dağılıp gidecek bir toz bulutu. Benim kalıbımda bir boşluk bu. Sıcağın, şehrin ve çölün ortasında zamansızmış gibi duran bir boşluk."
"Kadınlar hiç bu denli görünmez olmamışlardı. Sokaklarda, çarşılarda kadınlara hemen hemen hiç rastlanmıyordu artık. Şehir hayatından kadınlar tamamen çekilmiş gibiydi. Yanında erkek olmadan hiçbir kadın sokağa çıkamıyor, tek başına dolaşamıyordu. Eskiden, örtünen kadınlara uzun, geniş şallar, eşarplar ya da çador yeterken, şimdi yalnızca ipliksi parmaklıklarla gözleri kafeslenmiş olarak kumaştan bir çadıra döndürülmüşlerdi. Gövdelerinin hiçbir kıvrımı, karanlık bir in gibi içinde barındıkları o kumaş tepelerini aşıp insana, onların kadın olduklarına dair bir şey söylemiyordu. Kımıldayan, hareket eden, yürüyen kumaştan çadırlar yalnızca... Tek varlıkları yürürken çıkarttıkları kumaşların hışıltısı... Gövdelerini bunlar fısıldıyor."
"Bazi seylerin yokluklari, varliklarini daha cok hatirlatir. Tipki sehrin sokaklarindaki kadinlarin yoklugu gibi."
Sokaklardaki kadınları yanlarındaki erkeklerle işaretlemişler. Kocası, babası, kardeşi olan erkeklerle.... —- Çok kitap okuyan insanlara hayatın yetmediğini biliyordu. Kitapların dünyasında hayatı küçük gören, tehdit eden bir şey vardı. Hem hakkında bu kadar yazı yazılan hayat neydi? Hangi yazı hayata yetmişti? —- Kadınların yalnızca yüzleri değil, sesleri de yoktu...
Sonunda çador bitti. Sadece 106 sayfa olmasına rağmen öyle bir oturuşta bitecek bir kitap değildi. Murathan Mungan ın yoğun kalemi ve sizlere sunduğu bakış açısı durup durup düşünmenize neden oluyor. Gerçek bir kitaptı. Çok gerçek hem de. Kesinlikle tavsiye ederim.
Με ριζοσπαστική γραφή, ο Μουρατχάν Μουνγκάν, καταγγέλλει τις σκοταδιστικές αντιλήψεις και τις πρακτικές του Ισλάμ εξετάζοντάς τες μέσα από τα μάτια του νεαρού Ακμπάρ. Με οδηγό τη μνήμη οδηγείται σε μια πρόσκαιρη ανασύνθεση του παρόντος –που δεν υπάρχει πια– η οποία σταδιακά ξεθωριάζει και τελικά καταρρέει εγκλωβισμένη στα υφάσματα μιας μπούρκα, στα δίκτυα μιας αόρατης εξουσίας. Η συμβολοποίηση του τσαντόρ και της μπούρκα αναδεικνύει την επικινδυνότητα των συντηρητικών αντιλήψεων και των θρησκοληψιών έναντι ολόκληρης της κοινωνίας, – κυρίως της ανδροκρατούμενης– κι όχι μόνο της γυναίκας, η οποία φανερά υποβιβάζεται και απομονώνεται. Επομένως, η εν δυνάμει χρήση της μπούρκα και από τα δυο φύλα σηματοδοτεί πρωτίστως τη ταύτιση και την εξίσωσή τους σε κοινωνικό επίπεδο, ενώ δευτερευόντως προωθεί μια προσπάθεια αναβίωσης της μνήμης και ενστερνισμού της πραγματικότητας μέσα από την αποκρυπτογράφηση του εγκλωβισμένου, από την μπούρκα, γυναικείου πνεύματος.
Damızlık Kızın Öyküsü’nü masaya yatırdığımız bir edebiyat atölyesinde “Doğunun distopyası” olarak ismi geçti. Bazı coğrafyalar için gerçek, bazı coğrafyalar için distopya olan bir toplumu, özellikle rejim sonrası kadınların burkaya girip görünmez oluşunu ve toplum hayatından silinişini anlatan çok çarpıcı bir hikaye...
“Sokaktaki tek tük kadınlar kendilerini sokaklardan hemen silinmesi gereken lekeler gibi hissediyor olmalılar ki, geçtikleri yerlerde çabuk adımlarla hızlı hızlı yürüyor, havanın boşluğuna kendilerinden bir iz bırakmamaya çalışıyor, varlıkları bir görüntüye, görüntüleri bir ağırlığa dönüşsün istemiyorlardı. Bu yüzden onların telaşlarında yalnızca gündüzün sıcağından kaçmak değil, aynı zamanda bir an önce gözden kaybolmak gayreti seziliyordu. Yerden kalkmış bir toz bulutunun bile yoğunlaşmış havadan ötürü toprağa geç döndüğü bu iklimde, bir an önce geçip gitmek istiyorlardı. Görülmek için, daha çok görülmek için yüzyıllardır süslenip durmuş olan kadınlar, şimdi ve burada görülmemek için varlıklarını havanın boşluğundan bile silmeye çalışıyorlardı.”
Ve tabii ki kadının görünmezliği sonucu kafasında artık bir kadın imgesi bile yaratamayan bir erkeğin toplumda, geçmişte, kendi mağarasında kayboluşu anlatılıyor. Çünkü hayatın yarısı artık yoktur.
Türban, kara çarşaf, burka ile sınırlı olan örtünme ögeleri bilgi dağarcığıma bu kitapla bir de çador gitmiş oldu. Daha da fazla bilmek zorunda kalmam umarım bu nesnelere dair herhangi bir şey. Romana (kısa olunca novella demek şimdi daha moda) gelince, okuduğum her Murathan Mungan kitabı gibi ilk sayfadan beni içine aldı, karakterle tüm romanı yaşattı. Bu nasıl bir dil ve yazım yeteneği her defasında şaşırıyorum. Akhbar'in geçtiği yollar üzücü, hayatı yakın dönem Ortadoğu gerçeği ama yine de bıraktığı his yumuşacık.
Çok güzel bir doğu masalı. Beni etkileyen kısımları annesi ve babası hakkında söylediği duygusal paragraflar. Etkisinde kalıyorsunuz, Burka giymiş kadar oluyorsunuz o çöl sıcağında.
Rengi olur bazı kitapların. Kan kırmızısı olur mesela, geceyle gelen siyah olur, deniz mavisi ya da portakal turuncusu olur. Çador ise başından sonuna sarı bir kitaptı. Bütün okuma deneyimime, kızgın güneşin, buğday başağının, toz rengi ovaların ya da kül rengi evlerin üzerine çökmüş sarı rengi eşlik etti. Mardin’i geçirdim aklımdan, Urfa’yı Harran’ı geçirdim, Batman’ı Hasankeyf’i geçirdim. Belki de kitabın yayımından hem önce hem de sonra, sanki tarihin tamamına yayılmış gibi terörü her daim yaşayan biraz daha güneydeki bereketli toprakları düşündüm. Nasıl oldu da, tarımın, kelamın, medeniyetin başladığı bu kadim topraklar, korku imparatorluklarına, kültürsüzlüğe, şiddete, teröre ev sahibi oldu?
Savaş sebebiyle ülkesine geri dönemeyen Akhbar’ın, ailesini bulmaya çalışırken kendisini kaybedişiydi Çador. Korku imparatorluğunda kadınların toplumdan tamamen silinmesiydi. Doğuda her şeyin usul usul birikmesi ve ansızın patlamasıydı. Bugüne kadar gördüğü her yeri aynı kayıtsızlıkla kavuran tozlu güneşti Çador. Ve bir şairin dediği gibi ölüm; doğuda herkesin gizli mesleğiydi.
Mungan'ın çocukluğundaki kasabasına yıllar sonra dönüşüyle ilgili çok güzel anlatılmış bir öz hikayesi vardır; bu kitabın tamamı bana o hikayeyi anımsattı..... Bazı alıntılar: - Bazı insanların hayatında bazı ölümler geri dönülmez değişikliklere yol açar; bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı değişikliklere... Herkesin hayatında da böyle olduğu sanılır. Hayır, herkesin hayatında böyle olmaz. Bazıları hayatlarından eksilenlerin yasını tuttuktan sonra, geriye dönüp kaldıkları yerden aynen sürdürürler hayatlarını. Daha kalpsiz olduklarından değil, yalnızca böyle olduklarındandır bu. Kimileriyse yas tutmayı bilmez. Ya hiç yas tutmazlar, ya da bütün ömürlerini tuttukları yasa çevirirler; bu sefer de geriye hayat kalmaz. - Bazı insanlar bir kelime darbesiyle ölürler. - Tek başına kalan bir insanın kapladığı o güçsüz yeri kaplamaya çalışıyorum. Varlığım bir toz bulutu, daha sert bir rüzgarda tozanlarına ayrışarak dağılıp gidecek bir toz bulutu. Benim kalıbımda bir boşluk bu. Sıcağın, şehrin ve çölün ortasında zamansızmış gibi duran bir boşluk. - Hayatları çoktan bittiği halde ömürleri bitmemiş insanların sürüncemede kalmış günlerini yaşıyor gibiydiler. - En kötü yabancı çeşidi, bir zamanlar tanıdıklarının arasından çıkar. - Gerçeğe çok şey ekleyince yalan oluyor. - Doğuda her şey usul usul birikir ve ansızın olurdu.
Doğuyu , insanlarını, ruh hallerini ve siyasetini bilen birilerinin yazabileceği bir kitap olmuş. İlk bakışta anlatılan hikayenin kurgusu basit gözükse de, okuduktan sonra üzerinde düşündükçe, bildiğimiz veya bilip çok farkında olmadığımız şeylere bağlantı kuruyor. İşin acısı kitabın üzerine yazıldığı hikayenin benzeri veya benzerleri hala devam ediyor. Belki o bağlantıları sağlayan da Doğu’nun yaşama, ölüme , insana yaklaşımı içinde yaşamış olmak. Kitapta da söylediği gibi , doğuda ölüm gündelik hayatla içiçe, bazıları için kurtuluş. Doğuda kelimeler hayata yetmiyor zira hayat gerçek hali ile yaşanmaktan ziyade kelimelere saklanıp orada yaşanıyor. Orada ifade ediliyor. Kitabın kahramanının burka altına saklanma isteğine giden hali , aslında bir tür her şeyden emin olunan ana rahmine dönüş isteği gibi. Kahramanın başlangıçtaki geri dönüşünün bir adım ötesi. Geçmişini kaybettiğini ve bulamadığını görünce bir kademe daha derine gidiş. “Doğuda her şey usul usul birikir ve ansızın olur” dediği gibi yazarın, kitap , bu coğrafyalarda usul usul biriken sonra birden değişen hayata bir gönderme olmuş.
“En kötü yabancı çeşidi, bir zamanlar tanıdıklarının arasından çıkar.”
“Baba ile oğul birlikte gülmeye başladılar. Kelimelere dökemese de kalbinin bir yerinde biliyordu: Dünyada çok az şey, birlikte aynı şeye gülen baba ile oğulun kahkahalarının aydınlığındaki mutluluğun yerini tutar.”
“Bazı insanların duyguları bazı ölümler geri dönülmez değişikliklere yol açar; bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı değişikliklere... Herkesin duyguları da böyle olduğu sanılır. Hayır, herkesin duyguları böyle olmaz. Bazıları hayatlarından eksilenlerin yaşını tuttuktan sonra, geriye kalan yaşadıkları yerden aynen sürdürürler hayatlarını. Daha kalpsiz olduklarından değil, yalnızca böyle olduklarındandır bu. Kimileriyse yas tutmayı bilmez. Ya hiç yas tutmazlar, ya da bütün ömürlerini tuttukları yasa çevirirler; bu sefer de geriye hayat kalmaz."
“Sahaf dediğin o an için en işe yaramaz görünen bilgileri bile saklayıp günün birinde yararlı hale getiren kişidir.”
"Bazı şeylerin yoklukları, varlıklarını daha çok hatırlatır. Tıpkı şehrin sokaklarındaki kadınların yokluğu gibi."
“Doğuda her şey usul usul birikir ve ansızın olurdu.”
Murathan Mungan’ın Çador’u, okurunu sözcüklerle değil, sessizlikle saran bir metin. Kısa, yoğun, neredeyse bir dua kadar sade ama bir yüzleşme kadar rahatsız edici. Bu kitapta kadınlığın temsil ettiği o derin, örtülü varoluşa bakıyoruz.
Bazı okurlar Çador’u fazla sembolik bulmuş, “fazla kapalı” diyenler olmuş. Ama bana kalırsa bu kapalılık, hikâyenin kendisinin bir parçası. Çünkü çador, hem örtü hem de anlamın kendisi; ne kadar kaldırmaya çalışırsan, o kadar derine iniyorsun. Murathan Mungan da bunu istiyor zaten: okurdan çözümleme değil, bir içsel deneyim bekliyor.
Kitabın asıl gücü, anlatıcının duygusal dönüşümünde saklı. Başta “gözlemci” gibi duran erkek, zamanla kendi içindeki çadorla yüzleşiyor. Kadını anlamaya çalışırken, kendi körlüğünü fark ediyor. Bu yüzden Çador, bir farkındalık metni; hem bireysel hem toplumsal bir aynaya dönüşüyor.
Murathan Mungan’ın dili yine büyüleyici: her cümle ölçülü, her kelime yerli yerinde, ama altlarında büyük bir sarsıntı saklı. Hikâye bittiğinde, insan kendi içindeki örtülere dokunmadan sayfayı kapatamıyor.
Belki de Mungan bize şunu fısıldıyor: “Birini anlamak bazen onun hikâyesini değil, kendi sessizliğini duymakla başlar.”
Kitap bir doğu coğrafyasına islam devrimi ile gelen baskı, zulüm ve korku rejiminin; orada yaşayan insanları -yazarın da deyimiyle- “hayatları çoktan bittiği halde ömürleri bitmemiş”, kendilerine bile kayıp bireylere dönüştürdüğünü anlatıyor. Yaşamın içinden çıkarılıp atılan kadınlarla birlikte hayatın yarısının nasıl yok olduğundan, yaşamın nasıl çoraklaştığından bahsediyor.
Kitabi okumam İran’da devam eden, kadınların öncülüğündeki ve İslam Cumhuriyeti’nin bir anlamda varlığının sorgulanmaya başlandığı protestolar zamanına denk geldi. Bu vesile ile bu korkusuz harekete de selam etmek isterim...
Son olarak Murathan Mungan’ın dilinden de bahsetmeden geçemeyeceğim. Onun kelimelerle yarattığı büyü malum. Altını çizdiğim her cümle sanki yoğurulmuş, mıncıklanmış, oyulmuş ve sonunda şekil almış heykelcikler gibi geliyor bana. Dilini çekip aldığınızda kelimeler sadece kil aslında. Böyle bir konuyu onun anlatımıyla okumak da bir başkaydı bu yüzden.
Akbar yıllar sonra iç ve dış savaşlarda yanmış yıkılmış ülkesine döner. Kadınlar burkaya girmiş, sokakları islamın askerleri tutmuş, insanlar korkuyla sindirilmiştir. Hiç bir yer, hiç kimse eskisi gibi değiĺdir.
''Bazen tarih tozlarını birkaç yılda süpürüverir. Aradıkların ya ölmüştür ya kaybolmuş. Bulsan bile onların senin bıraktığın insanlar olmadığını göreceksin. En kötü yabancı çeşidi, bir zamanlar tanıdıkların arasından çıkar.''
''Başķa memleketlerin toprağını gezerken, ümitsizliğe kapıldığı anĺarda, bir gün döneceği bir yer olduğunu bilmenin avuntusuyĺa oyalanmış, içini diri tutmayı başarmıştı. Orası burasıydı işte, ama burası artık orası değildi galiba.''
Yabancısı olduğu ülkelerden dönüp kendi ülkesinde daha yabancı olan bir adamın öyküsü. Murathan Mungan'ın şiirsel diliyle
Değişik bir tat bıraktı bende, 5 * veremem belki, ama 4,5* kesinlikle... Zamansız ve mekansız görünmekle birlikte, okuyan pek çok kişi gibi bende de Afganistan mı yoksa İran mi acaba diye bir soru oluşturdu.
Yazarın da dediği gibi doğuda herşey birikir ve ansızın olurdu. kadınlar, bir burka, bin burka ya da binlerce metre kumaşın örtüsünün içinde, altında kaybolup giderdi dünyadan, silinirlerdi sanki hiç varolmamış gibi Ağzımda sapsarı bir kum, bir çöl tadı bıraktı sanırım, belki çöl güneşi ve sıcağı biraz da...
It's slow and boring at times. It feels like the story was molded around a few ideas that Mungan wanted to write, but the story itself is tedious and has no peaks. However, it is a novel written in 2003 (almost 20 years ago) and condemns a dystopian islamic state, not so far from what ISIL could have been or what Turkey might soon become—or other countries might already be. What surprised me is that I have never ever read such an ode to women and female existence in the world, which the burqa (or Çador, as the novel's title) tries to remove from the memory of society. But "Çador" is not just about an islamic dystopia. Memories, home, nostalgia, war, family, love and how time messes up with all that, plus a number of good quotes. The essence is there, just not the most suitable story.
Hoş eskiden de hayattan çok ölümden konuşulduğunu anımsıyor Akhbar, “ Doğuda ölüm herkesin gizli mesleğidir” demişti bir şair
He remembers that, the death is talked about more than the life in his town in the past, he remembers one of the poet said that “ the death is the occupation of people in the East”
I am not sure if there is a English translated version of this book but definitely a must read book to see clear the realities of Iran
Özellikle bu zamanlarda okunması gereken bir roman. Müthiş cümleler ve anlatımı var üstelik. Kitapta beni etkileyen birçok vurucu cümle var. Ortadoğu toplumlarında erkek olmayı, kadınların nasıl düşündüğünü, nelerin hayatımızı mahvettiğini kurgusal bir şekilde ama kafamıza çivi çakar gibi işlemiş.
"Çok kitap okuyan insanlara hayatın yetmediğini biliyordu. Kitapların dünyasında hayatı küçük gören, tehdit eden bir şey vardı."
Şeriatla yönetilen bir Ortadoğu ülkesinin tasviri gerek psikolojik, gerekse coğrafi açıdan ancak bu kadar güzel, bu kadar şiirsel yapılabilirdi. Tasvirleri gözümüzde her anı canlandırırken, coğrafya ile bireyin iç dünyasının kesişimi modern bir dille ancak bu kadar güzel betimlenebilirdi...
“Sevgilisinin gizlenmekten çok süslenmek için omuzuna doladığı kadifeden güllerle kabartılmış mor şalı geliyor gözlerinin önüne “”bu aşkın duygularını be hikayesini ikisi adına o yazıyordu.Bu Akbar’dan çok Onun hikayesi idi belki de kadınların çoğu böyle idi.Aşki hikaye yapan onlardı.”