What do you think?


Kilitli Kapılar
Anne Sexton evdeki dünya ve o dünyanın acıları hakkında sırlar verir. Bu sırlar herkesin söylemeye cesaret edemediği türden sırlardır. Okuyucular sadece ne söylediği için değil, aynı zamanda nasıl söylediği için de ona karşılık verirler.
Sexton'ın eserlerini tuhaf bir şekilde daha önceki itirafçı şairlerden farklı kılan şey geleneksel olarak şiirin asla konusu olmayan tabulardan ya da kişiyi şok eden konulardan bahsetmesidir.
Kilitli Kapılar
Biçimleri sürekli olarak değişse de
bu kasabada oturan melekler için,
her gece soğuk patates ve bir kase süt
bırakırız pencere kenarına.
Cennette otururlar genellikle,
bu arada, gözyaşlarına izin verilmez orada.
Ayı itip kalkarlar
haşlanmış Hint patatesi gibi.
Samanyolu, onların dişi kuşudur
birçok çocuğuyla.
İnekler gece olunca yatarlar
ama ay, o büyük boğa,
kalkar ayağa.
Sexton'ın eserlerini tuhaf bir şekilde daha önceki itirafçı şairlerden farklı kılan şey geleneksel olarak şiirin asla konusu olmayan tabulardan ya da kişiyi şok eden konulardan bahsetmesidir.
Kilitli Kapılar
Biçimleri sürekli olarak değişse de
bu kasabada oturan melekler için,
her gece soğuk patates ve bir kase süt
bırakırız pencere kenarına.
Cennette otururlar genellikle,
bu arada, gözyaşlarına izin verilmez orada.
Ayı itip kalkarlar
haşlanmış Hint patatesi gibi.
Samanyolu, onların dişi kuşudur
birçok çocuğuyla.
İnekler gece olunca yatarlar
ama ay, o büyük boğa,
kalkar ayağa.
- GenresPoetry
63 pages, Paperback
First published January 1, 2006
About the author
Anne Sexton
154 books2,555 followersAnne Sexton once told a journalist that her fans thought she got better, but actually, she just became a poet. These words are characteristic of a talented poet that received therapy for years, but committed suicide in spite of this. The poetry fed her art, but it also imprisoned her in a way.
Her parents didn’t expect much of her academically, and after completing her schooling at Rogers Hall, she went to a finishing school in Boston. Anne met her husband, Kayo (Alfred Muller Sexton II), in 1948 by correspondence. Her mother advised her to elope after she thought she might be pregnant. Anne and Kayo got married in 1948 in North Carolina. After the honeymoon Kayo started working at his father-in-law’s wool business.
In 1953 Anne gave birth to her first-born, Linda Gray. Two years later Linda’s sister, Joyce Ladd, was born. But Anne couldn’t cope with the pressure of two small children over and above Kayo’s frequent absence (due to work). Shortly after Joy was born, Anne was admitted to Westwood Lodge where she was treated by the psychiatrist Dr. Martha Brunner-Orne (and six months later, her son, Dr. Martin Orne, took over). The original diagnosis was for post-natal depression, but the psychologists later decided that Anne suffered from depression of biological nature.
While she was receiving psychiatric treatment, Anne started writing poetry. It all started after another suicide attempt, when Orne came to her and told her that she still has a purpose in life. At that stage she was convinced that she could only become a prostitute. Orne showed her another talent that she had, and her first poetry appeared in print in the January of 1957. She wrote a huge amount of poetry that was published in a dozen poetry books. In 1967 she became the proud recipient of the Pulitzer Prize for Live or Die (1966).
In March 1972 Anne and Kayo got divorced. After this a desperate kind of loneliness took over her life. Her addiction to pills and alcohol worsened. Without Kayo the house was very quiet, the children were at college and most of Anne’s friends were avoiding her because they could no longer sympathize with her growing problems. Her poetry started playing such a major role in her life that conflicts were written out, rather than being faced. Anne didn’t mention a word to Kayo about her intention to get divorced. He knew that she desperately needed him, but her poems, and her real feelings toward him, put it differently. Kayo talks about it in an interview as follows: “... I honestly don’t know, never have known, what her real, driving motive was in the divorce. Which is another reason why it absolutely drove me into the floor like a nail when she did it.”
On 4 October 1974 she put on her mother’s old fur coat before, glass of vodka in hand, she climbed into her car, turned the key and died of monodioxide inhalation. She once told Orne that “I feel like my mother whenever I put it [the fur coat] on”. Her oldest daughter, Linda, was appointed as literary executor and we have her to thank for the three poetry books that appeared posthumously.
Her parents didn’t expect much of her academically, and after completing her schooling at Rogers Hall, she went to a finishing school in Boston. Anne met her husband, Kayo (Alfred Muller Sexton II), in 1948 by correspondence. Her mother advised her to elope after she thought she might be pregnant. Anne and Kayo got married in 1948 in North Carolina. After the honeymoon Kayo started working at his father-in-law’s wool business.
In 1953 Anne gave birth to her first-born, Linda Gray. Two years later Linda’s sister, Joyce Ladd, was born. But Anne couldn’t cope with the pressure of two small children over and above Kayo’s frequent absence (due to work). Shortly after Joy was born, Anne was admitted to Westwood Lodge where she was treated by the psychiatrist Dr. Martha Brunner-Orne (and six months later, her son, Dr. Martin Orne, took over). The original diagnosis was for post-natal depression, but the psychologists later decided that Anne suffered from depression of biological nature.
While she was receiving psychiatric treatment, Anne started writing poetry. It all started after another suicide attempt, when Orne came to her and told her that she still has a purpose in life. At that stage she was convinced that she could only become a prostitute. Orne showed her another talent that she had, and her first poetry appeared in print in the January of 1957. She wrote a huge amount of poetry that was published in a dozen poetry books. In 1967 she became the proud recipient of the Pulitzer Prize for Live or Die (1966).
In March 1972 Anne and Kayo got divorced. After this a desperate kind of loneliness took over her life. Her addiction to pills and alcohol worsened. Without Kayo the house was very quiet, the children were at college and most of Anne’s friends were avoiding her because they could no longer sympathize with her growing problems. Her poetry started playing such a major role in her life that conflicts were written out, rather than being faced. Anne didn’t mention a word to Kayo about her intention to get divorced. He knew that she desperately needed him, but her poems, and her real feelings toward him, put it differently. Kayo talks about it in an interview as follows: “... I honestly don’t know, never have known, what her real, driving motive was in the divorce. Which is another reason why it absolutely drove me into the floor like a nail when she did it.”
On 4 October 1974 she put on her mother’s old fur coat before, glass of vodka in hand, she climbed into her car, turned the key and died of monodioxide inhalation. She once told Orne that “I feel like my mother whenever I put it [the fur coat] on”. Her oldest daughter, Linda, was appointed as literary executor and we have her to thank for the three poetry books that appeared posthumously.
Ratings & Reviews
Friends & Following
Create a free account to discover what your friends think of this book!
Community Reviews
Displaying 1 - 3 of 3 reviews
Read
January 7, 2021
"Yalnızca bir kez olsun
insan mahkum olmalı yalnızca bir kez olsun duymak için
kilidin dönüşünü kendi dayanıklılığının içinde" (s.23)
Badenheim 1939 ile birlikte olunca Sexton'un dizeleri, özellikle insanın kötü olduğuna dair dizeleri daha bir çarptı.
Duyduğum hüznü, korkuyu, karamsarlığı da artırdı. Şu dizeler insana gerçeği öyle sert bir şekilde vuruyor ki;
"Ama kuşkusuz bilirsin herkesin bir ölüme sahip olduğunu,
kendi ölümüne
onu bekleyen." (s.61)
Buna benzer bir cümle benim romanımda da vardı. Cenazelerde insanlar biraz da kendi ölümlerine ağlarlar diye düşünmüştüm -ve yazmıştım da.
M. Baran
08.01.2021
insan mahkum olmalı yalnızca bir kez olsun duymak için
kilidin dönüşünü kendi dayanıklılığının içinde" (s.23)
Badenheim 1939 ile birlikte olunca Sexton'un dizeleri, özellikle insanın kötü olduğuna dair dizeleri daha bir çarptı.
Duyduğum hüznü, korkuyu, karamsarlığı da artırdı. Şu dizeler insana gerçeği öyle sert bir şekilde vuruyor ki;
"Ama kuşkusuz bilirsin herkesin bir ölüme sahip olduğunu,
kendi ölümüne
onu bekleyen." (s.61)
Buna benzer bir cümle benim romanımda da vardı. Cenazelerde insanlar biraz da kendi ölümlerine ağlarlar diye düşünmüştüm -ve yazmıştım da.
M. Baran
08.01.2021
October 24, 2016
Yüksek sesle söylerim,
insan kötüdür.
Yanması gereken
bir çiçektir insan,
yüksek sesle söylerim.
İnsan
çamurla dolu bir kuştur,
yüksek sesle söylerim.
(s. 19)
Read
January 31, 2023şiir çevirisi yapmanın ne kadar zor olduğunu biliyorum. önsözlerde anlatılıyor. ben de bir okur olarak çeviri şiir okumanın zorluğundan söz etmek istiyorum. çoğu zaman "çeviride sorun yoktur, ben anlamıyorum herhalde" diyorum ama akıp gitmiyorsa sahiden akıp gitmesi sağlanamamış olamaz mı? (akıp gitmesini geçtim -ki şiir de akıp gitmeyecekse dünya dursun madem-, ortaya anlamlı bir cümlecik bile çıkmayabiliyor. tıpkı modern türk şairlerinin yaptığı gibi...) bunu anlamak için çok da işe yarar olmayan iki yöntem geliştirdim. ilki şiirin aslını okumak. tabii ki şiir çevirisi yapamam. bir cümleyi okumakla bir dizeyi okumak aynı şey değil. ama az çok fikir veriyor. bazen aslını okuyunca çevirisinden daha çok his buluyorum. ikincisi ise başka bir çeviriye başvurmak. bu yöntemi işe yaramaz kılan her zaman mümkün olmaması. zaten çok az şiir türkçeye çevriliyor. özellikle kadın şairlerin şiirleri. bu başlı başına bir sorun. neyse, konuya dönüyorum. anne sexton uzun zamandır okumak istediğim bir şairdi ve deli gibi kitaplarını aradım (şiirlerinin çevrildiğinden o kadar emindim). sadece bunu bulunca moralim bozuldu. hayatında olup biten bazı şeyleri kendi hayatımda da bulduğum ve işlediği temalara ilgi duyduğum için şiirlerini seveceğimi, aslında sevmekten de öte, anlayacağımı düşünmüştüm. hâlâ düşünüyorum. bence bu kitapla başlamak hataydı. seçme şiirler yüzünden hüsrana uğramaktan bıktım (bunları yazarken baktım, ayrıntı yayınları "yaşa ya da öl" kitabını basmış, hemen sepete ekledim). gecenin köründe kitabı kötülememe rağmen içinden bir şiiri alıntılayarak bitireceğim... çünkü şiirlerin ne suçu var? yok.
şaşkınlık notu: kitabın çevirmeni de şairmiş. dilinin duruluğundan söz eden bir övgüye denk geldim. şimdi onun kitaplarını da bulup okumam gerekecek. çünkü meraklıyım.
"eski arabistan'da genç kızlar sıklıkla canlı canlı babalarının yanına gömülürlerdi. görünüşe göre kabilelerinin tanrıçalarına adak olarak..."
harold feldman, çölün çocukları, psikoanaliz ve psikoanalitik dergisi
güz, 1958
önemli olan yalnızca gülümsemek
ve kımıltısızca durmaktı
onun yanına uzanmak
ve dinlenmekti bir süre
birlikte katlanmış
ipekmişiz gibi
annenin gözlerinde batmak
ve konuşmamak
kara oda aldı bizi
bir mağara ya da bir ağız gibi
ya da kapalı bir karın gibi
soluğumu tuttum
ve baba oradaydı
başparmakları, iri kafatası
dişleri, bir tarla ya da şal gibi
büyüyen saçları
derisinin yosununun
yanına uzanırım yabancılaşana dek
kız kardeşlerim hiçbir zaman bilmeyecekler
kendimden geçtiğimi
ve yaşlı taş bir ağaca sarılır gibi
babama nasıl sarıldığımı
allah'ın görmeyeceğine inandığımı
şaşkınlık notu: kitabın çevirmeni de şairmiş. dilinin duruluğundan söz eden bir övgüye denk geldim. şimdi onun kitaplarını da bulup okumam gerekecek. çünkü meraklıyım.
"eski arabistan'da genç kızlar sıklıkla canlı canlı babalarının yanına gömülürlerdi. görünüşe göre kabilelerinin tanrıçalarına adak olarak..."
harold feldman, çölün çocukları, psikoanaliz ve psikoanalitik dergisi
güz, 1958
önemli olan yalnızca gülümsemek
ve kımıltısızca durmaktı
onun yanına uzanmak
ve dinlenmekti bir süre
birlikte katlanmış
ipekmişiz gibi
annenin gözlerinde batmak
ve konuşmamak
kara oda aldı bizi
bir mağara ya da bir ağız gibi
ya da kapalı bir karın gibi
soluğumu tuttum
ve baba oradaydı
başparmakları, iri kafatası
dişleri, bir tarla ya da şal gibi
büyüyen saçları
derisinin yosununun
yanına uzanırım yabancılaşana dek
kız kardeşlerim hiçbir zaman bilmeyecekler
kendimden geçtiğimi
ve yaşlı taş bir ağaca sarılır gibi
babama nasıl sarıldığımı
allah'ın görmeyeceğine inandığımı
Displaying 1 - 3 of 3 reviews



