Rainer Maria Rilke'nin yaşama biçimi şiiri kadar önemlidir. Bu her şeyden önce, bütün yaşayışı şiire adamadır; ozanca yaşama, ozanca var olmadır. "Şiiri yazmadan yaşayabilir miyim?" sorusunu çok önceden kendine soran Rilke, "Hayır", cevabını verdikten sonra hep şiiri için yaşamıştır. Hep şiir için yaşamaksa, hayatla sanat arasında zaman zaman seçim yapmak zorunda kalmaktır, tragedyanın ikilemiyle karşı karşıya olmaktır. İlk gençlik coşkusu dindikten sonra, geçim zorluklarıyla ve günlük yaşayışın öbür sorunlarıyla çepeçevre kuşatıldığında da ozan olarak kalabilen, ozanlığın yüksek bedelini her zaman ödemeyi göze alabilen kaç kişi vardır şiir tarihinde? Rilkenin amacı, hayatı bütünüyle kavramak; varlığın hiçbir kesimine yabancı kalmamak, en korkunç, en iğrenç hayat durumlarını bile bütün yönleriyle kucaklamak ve türkülemek olmuştur.
A mystic lyricism and precise imagery often marked verse of German poet Rainer Maria Rilke, whose collections profoundly influenced 20th-century German literature and include The Book of Hours (1905) and The Duino Elegies (1923).
People consider him of the greatest 20th century users of the language.
His haunting images tend to focus on the difficulty of communion with the ineffable in an age of disbelief, solitude, and profound anxiety — themes that tend to position him as a transitional figure between the traditional and the modernist poets.
Şiirde çeviri zor iş. Keşke orijinalinden okuyabilseydim. Özellikle Duino Ağıtları’nın şarkımsı, lirik havası orijinalinde muhakkak çok daha güzeldir. Rilke okumak güzel. Diğer eserlerine de bakmam lazım mutlaka.
İz Yayınları'nın 1997'deki çeviri şiir atağının bir parçasıydı bu kitap - Hölderlin ve Rimbaud ile birlikte. O zamanlar çölde vaha gibiydi, ama şimdi Almanca'dan çevirilerini tercih etmek gerekiyor. Özellikle Duino Ağıtları, defalarca okunsa da tüketilemeyecek, çetrefilli bir metin.
Aslında bir şiir çevrildiğinde sanırım güzelliğinden çok şey kaybediyor, bir şiir orjinal dilinde okunsa çok farklı olacağından eminim. Rilke'nin eserleri ile ilgili yazılanların hemen hemen tümü çok olumluydu, ancak ben bu şiirlerde bu olumlu değerlendirmeleri bulamadım, belki de Rilke'yi anlayamadım. Onda yalnızlık ve ölüm gibi depressif öğeleri ön planda görmem de bu değerlendirmem de bir etken olabilir. Çünkü benim şiir beğenim doğa ve umut şiirleri, direniş ve dayanışma şiirleri ile oluşmuştur. Rilke'yi islami tasavvuf şairi Yunus Emre'nin hristiyanlıktaki kaşılığı olaak gördüm, yani iç dünyasına sıklıkla seyahat eden bir şair. Kısaca benim şiirim ve şairim değil Rilke ve şiirleri.
Haykırsam kim duyardı sesimi melekler katından... Enis Batur'un Doğu-Batı divanındaki şiirlerden birinde (Epigraf olmalı yanlış hatırlamıyorsam) Rilke göndermesi can alıcıdır...
Şiiri ilk okuduğumda Duino şatosunun ve uçurumların resimlerini bulmaya çalışmıştım. Uçurumun dibine kadar yol alıp, diplere kadar uzanana yarığa bakan Rilke'yi ete kemiğe büründürmeye çalıştım.
Klee ve Rilke'nin bir vakitler Münih'te, Klee "Melek"ler serisine başlamadan önce...
Bir de Rilke'nin Leh çevirmene yazdığı mektup kalmış aklımda...Meleklerin İslamın meleklerine benzeme hikayesi idi.
Orpheus,Euridike, Hermes --- ruhların dipsiz,garip madeniydi bu. Ve onlar,sessiz gümüş damarları gibi ilerlerdi bu madenin karanlığında. Arasında köklerin, insanlığa akan kan fışkırırdı karanlıkta ağır somadaki parçalarınca....