Osmanlı İmparatorluğu tarihi ele alınırken üzerinde en çok tartışılan sultanlardan birisi kuşkusuz II. Abdülhamid’dir. “Ulu Hakan” ya da “Kızıl Sultan” olarak sıfatlandırılıp, tarihyazımı ekollerinin kahramanı ya da düşmanı sayılmıştır. François Georgeon bu kapsamlı eserinde, kendi döneminin ve imparatorlukların ulus-devletlere dönüştüğü sürecin bir aktörü olarak II. Abdülhamid’i anlatıyor. Hafiyeler ve jurnallerle iktidarını otoriter bir biçimde korumaya çalışan Abdülhamid’le, muhafazakâr modernleşmeci bir padişahın imparatorluğu eski gücüne kavuşturma telaşına eşzamanlı olarak bakıyor. Georgeon, bu süreçte yaşanan siyasal ve diplomatik gerilimler kadar II. Abdülhamid’in kişiliğini etkileyen faktörleri de inceliyor. İmparatorluğun ihtiyaçları ile padişahın bu ihtiyaçları nasıl karşılamaya çalıştığını tarihçi titizliği ile ince ince işliyor. Klişelere itibar etmeyen bir bakışla, kanlı canavar ya da paranoyak hükümdar çizgilerine indirgenemeyecek bir portre çiziyor.
Sultan Abdülhamid, usta bir tarihçinin kaleminden çıkan sürükleyici bir biyografi...
Bu kitap kelimenin tam anlamıyla, hem içeriğiyle, hem de berrak üslubuyla mükemmel. Tarihimizin çok önemli, etkilerini bugün hala hissettiğimiz, tartıştığımız bir dönemi, kitapta da belirtildiği gibi gerçek anlamda son Osmanlı padişahı olan çok önemli bir tarihsel figürü, siyasal, ekonomik, kültürel ve sosyal arkaplanıyla, artısıyla, eksisiyle gayet nesnel bir şekilde ortaya koyuyor. Özellikle belirttiğim son husus kitabı çok değerli kılıyor. Zira bilindiği gibi, Abdülhamid hem yakın tarihimiz boyunca hem de günümüzde kutuplaşmalara yol açan bir şahsiyet olmuştur.
Bugün hala yaşamakta olduğumuz bazı önemli tartışmaları, bocalamalaları daha iyi anlamak, doğru bağlama oturtmak bakımından bu değerli kitabı okumak çok faydalı. Biyografinin ötesinde, bir dönem tarihi.
Tabii “Payitaht: Abdülhamid” ve benzeri dizilerden tarihimizi “öğrenen” kitleler elbette 600 küsür sayfalık büyük bir bilimsel çaba ürünü böyle bir kitabı ellerine almayıp, bariz çarpıtmalara açık bir şekilde kendilerine sunulan “gerçekler”le kendi hayal dünyalarında tatmin olmanın, “herşeyi bilme”nin zevkini sürdürmekte. Birçok aydın geçinenimiz ise, zaten “bildikleri”, yargısı da verilmiş bir konuda böyle hacimli bir kitabı okuma zahmetine katlanmamakta, popülist “tarihçi” veya köşe yazarlarından beslendikleriyle yetinmekte.
Kitabı okurken sıklıkla günümüzde yaşananlarla paralellikler de kurabilirsiniz. İleride bir tarihçi veya siyaset bilimcinin iki dönemle ilgili karşılaştırmalı bir çalışma yapması da ilginç olurdu diye düşündüm.
Son söz olarak, güzel çevirisi için Ali Berktay’a şükranlarımızı sunalım. Özgün metni 2003’de yayınlanan kitabın Türkçe çevirisini ilk kez Homer 2006’da basmış.
Un très bel ouvrage autour du sultan calife Abdülhamid II, dernière grande figure de l'empire ottoman. Contrairement à ce que le titre laisse penser, François Georgeon ne fait pas tout à fait une biographie classique. C'est plutôt un livre sur l'empire ottoman autour de la figure d'Abdülhamid. On ne suit pas exclusivement le sultan, on suit avant tout l'époque et les transformations politiques, juridiques, sociales, culturelles (avec bien sûre les nombreuses événements internationaux en rapport avec l'empire ottoman). François Georgeon est certainement érudit sur le sujet, il brosse même le portrait de personnages secondaires très intéressants, tel que Midhat Pacha, puis un gouverneur local ou encore des oulémas relais de la politique califale du sultan. Du sultan, l'auteur défait la légende noire de "sultan-rouge" attribué par les Occidentaux. Ce livre est indispensable pour comprendre la période 1876-1908 de l'empire ottoman.
Son dönemin popüler ismi, hükümetin bağrına bastığı Abdulhamid'in hüküm sürdüğü döneme dışarıdan bir bakış. Sultan olduğu dönem dikkate alındığında endüstriyelleşen dünya, sanayi fuarları ve yeni yüzyıla geçmeden yaşanan dönüşüme ayak uydurmaya çalışan bir Abdulhamid ile karşılaşıyoruz. Aynı endüstriyelleşme sebebiyle tarımda bir atılım yapmaya çalışan, maarif sistemini revize eden bir sultan ancak neticeten baktığında gölgesinden korkan ve jurnal ağı ile ülkeyi saran birisi. 31 Mart vakası ile ilgili olaylar biraz hızlı geçilmiş gibi gelse de; kapsamlı bir eser.
Sonuç bölümünde Hamid'in Selanik'teki yaşamını anlatırken aklıma tek bir şey geldi: Murad. Hamid kardeşini Çırağan'a kapatmak zorunda kaldı. Birileri onu kurtarmaya geldi hatta bu uğurda öldüler. 30 sene sonra bu kez Hamid bir yere kapatıldı ve kimse onu kurtarmaya gelmedi. Acaba o da bunu düşünmüş müdür?