Sivasın bir kasabasında lisede okuyan ve birden kendini İstanbulda bulan 17 yaşında bir kız: Ferit...
Ve İstanbulda, Boğaza bakan bir yaşlılar bakımevine kapanmış, dış dünyaya ve insanlara bütün kapılarını kapatmış zengin bir paşa torunu: Süreyya Hanım.
Feritin saflığı, merakı ve sevgisiyle Süreyya Hanım ağır ağır açılır ve Sait Faikli, Orhan Velili, Attilâ İlhanlı tutkulu bir yaşamı aktarmaya başlar ona. Bir kitap kurdu olan Süreyya Hanım, mühendislik düşleri kuran Feriti önce Çalıkuşuna sonra tümüyle edebiyata çeker.
Ferit artık Feridedir.
Romancı, titizlikle yazılmış, duyarlıklı, şaşırtıcı bir ilk roman.
Ipek S. Burnett, PhD, is a Turkish-American author who provides a depth psychological critique of social, cultural, and political issues. Based in San Francisco, she works with human rights organizations and writes novels in Turkish, her native language.
2,75’ten 3. ilk romana göre iyi olmasına rağmen yüksek oy almasından dolayı beklentimi karşılamadığını itiraf etmeliyim, zira almakta tereddüt etmiş ve yorumlara bakarak kitabı okumaya karar vermiştim. okumasaydım bir şey kaybetmezdim.
biraz fazla haşin davranacağım, sanırım beklentim çok yüksek olduğundan hayal kırıklığına uğradım. hikaye derli toplu ve açık yok, ki zaten karmaşık bir olay örgüsü de yok. süslü betimlemeler, abartılı tasvirler de yok; bu da iyi. “e peki neyini beğenmedin o zaman?” sorusuna verilecek birkaç cevabım var, kabul edilir olmayabilir ama ben çok takıldım ayrıntılara: 1. keşke şu “hemşirem” deyişi ilk söyleyişte açıklansaydı, her gördüğümde irkildim, acaba “hemşirem” hitabının annenin kızına değil de (maddi/manevi) kız kardeşlerin birbirine söylediklerinden yazar, editör, son okuyucu haberdar mı değil, diye. olay bambaşkaymış ama çok geç açıklandı bu durum. bana annenin tatlı/günlük dilde hitap etmesinin istendiği ama “kerimem” yavan geldiği için “hemşirem” ifadesi gerekçelendirilmiş gibi geldi. 2. ferit’in motivasyonu ve kapasitesi gerçekçi değildi. tanıtılırken daha “mühendis olamaz bu, belki hemşire olabilir çok çok” demek durumunda kaldım çünkü… hadi ama, çalıkuşu’nu bilmeyecek kadar kötü eğitim almış olamaz, o kadar da düşmemiştir seviye. üstelik matematiği iyi olan bir kızçe bu ve olay 90’ların sonu 2000’lerin başında geçiyor gibi duruyor (net bir tarih verilmişse de dikkat etmedim). matematikçiler bu kadar dünyadan bihaber olamaz gibi geliyor, kızcağızın daha çok köyde ilkokulu bitirip de büyük şehire gelmiş havası veriyor, o kadar çevresiyle ve olan bitenle ilgisiz. 3. buna takılmama çok güldüm: mangalsız piknik. o tür ataerkil olarak gösterilen bir ailede böyle sandviçli, dolmalı dumansız piknik yapılabileceğini benim aklım almıyor, evin erkeği o mangalın başına illa oturacak. 4. aile içi ilişkiler samimi gelmedi. anne-kız, anne-oğullar, baba-kız ilişkileri çok yavandı. anlatıldığı şekliyle öyle bir babanın kalkıp da iki oğlu olan, üstelik anne tarafından bir akrabanın yanına kız çocuğunu göndereceğine beni inandıramazdınız, baba portresi öyle çizilmedi çünkü, annenin yalandan hasretliği (diyeceğim artık çünkü dediğim gibi kızının motivasyonunun altı bir türlü dolduralamamış gibi geldi) hiç işlemedi.
hasılı karakterler çok zayıf ve çelişkiliydi; davranışlarla karakterler hiç uyuşmuyordu. yan hikaye için bir şey söyleyemeyeceğim, zaten ip ucu da verdiği için yazar, ne olduğu az-çok belli olmuştu kitabın ortalarına doğru. okudum geçtim.
takıldığım fakat unuttuğum noktalar vardır illa. diğerlerini de tek tek yazmazdım normalde gerçi de, dediğim gibi, çok fazla beklentiye girdiğim için ben de gördüklerimi yazmak istedim.