mehmet rauf’u eylül ile sevmiştim. duyguları anlatmadaki başarısı, bir okur olarak beni kolayca içine çekmişti. ancak ferdâ-yı garâm, sanki eylül’ün gölgesinde kalmış gibi.
eylül’deki o derinlik burada yok belki ama yine de öyle cümleler var ki okurken boğazına düğüm gibi oturuyor, bazı satırlarsa gün boyunca seninle birlikte kalıyor. özellikle şu satırlar: “biliyor musunuz, kadın olmasaydım belki mesut olurdum. zira kadın olmak, kadınlar arasında çirkin olmak gibi bir şey.”
ilk anda 'kadın olmak, kadınlar arasında çirkin olmak' derken ne demek istiyor diye düşündüm. sonra fark ettim ki burada anlatılan şey yalnızca çirkinlik değil; kadının toplumdaki varlığı, güzelliğin bir kadını var eden en temel özellik olarak görülmesi ve bunun üzerinden kurulan değer sistemiyle şekilleniyor. yani kadın olmak başlı başına zorken, bir de toplumun güzellik kıstaslarına uymamak adeta görünmezliğe mahkûm olmak gibi. bu yüzden, kadınlığın ağırlığını, hem toplumsal hem de duygusal yalnızlığını bu kadar sade ve bu kadar derin anlatan çok az satır okudum. bu cümleler bence romanın tam kalbi. çünkü ferdâ-yı garâm’daki kadın karakterler hep bir güzellik, sevilme ve unutulma kıskacında hayatta kalmaya çalışıyor.
kitap bir aşkı anlatıyor, evet ancak bu aşk fazla içe kapanık, fazla hayali. karakterler gerçekten âşık mı, yoksa sadece bir hayalin, bir arzu nesnesinin peşinden mi gidiyorlar, kestirmek zor. eleştirmek istediğim bir diğer noktaysa kadın karakterlerin çoğu zaman yalnızca bir duygu nesnesi gibi sunulması. güzellikleriyle, çirkinlikleriyle, sevilip sevilmemeleriyle varlar. iç dünyaları sınırlı, buna karşın erkek karakterin duygusal dünyası oldukça merkezde. bu da yer yer tek yönlü hissettiriyor.
ferdâ-yı garâm, belki mehmet rauf’un en güçlü kitabı olmasa da duygusal derinliğiyle, yer yer boğazda düğümlenen cümleleriyle ve özellikle kadınlık üzerine söyledikleriyle benim için kolay kolay unutulmayacak..