İlk şiirleri doksanlarda Varlık ve Sokak Şarkıları dergilerinde yayımlandı. Devamında şiir ve yazılarını Yasak Meyve, Bireylikler, Akatalpa, Zalifre Yazıları, Sincan İstasyonu, Şiiri Özlüyorum, İnsancıl ..vb dergilerde yayımlamayı sürdürdü.
Klasik Batı edebiyatından Sydney, Lillo, Milton, Baratynsky, Kudirka, Metastasio, Zhukovsky, Felltham ve diğer ölü canlardan çeviriler yaptı. Ezra Pound, W.B.Yeats, Arthur Rimbaud, Antonio Machado, Sylvia Plath, Saint John Perse, Robert Frost, Walt Whitman, John Berryman ve gözlerinin içine baktığı diğer modern şairler ve yazarlardan yaptığı çevirileri www.ceviridefteri.com adresinde yayımlamaya başladı.
İkibinler boyunca “susmayı söktü”. “Az konuşan bir kimse olduğumdan ya da olurunca sustuğumdan değil. Ola ki, sustuğum vakitler, konuştuklarıma kıyasla kendimden daha az uzaklaştığım için… “dedi. Dedim. “Şiirin, söz ve suskuyla kan bağları” üzerine kanayıncaya kadar düşündü, durdu: “Bir gidilemeyene yolcu çıkmakmış, bir muammaymış durmak”, öğrendi. Öğrendim amma “hala sırılsıklam cahilim!”
Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü 2012’ye değer görülen şiirlerden oluşan “Evham Alyansı” adlı ilk kitabı, işte bu öğrendiklerine dair şiirler ve gideremediğim merakımın kara balıdır.
Lütfen, okudukça, kaldığı yerden siz devam edin, ıslıkla da olabilir…
"Çok bi çocuktum beni bulduğunda utana sıkıla büyüyordum" (s.62)
2012 yılında Arkadaş Zekai Özger Şiir Ödülü alan bu kitabı oldukça beğendim. Beklentimin üstünde bir kitap oldu. Genel itibariyle monolog havası veren yazılma tarzı; okurda mahrem bir odaya girmiş hissiyatı uyandırıyor. Ara sıra hitap edilen üçüncü tekil şahıs; kendinde şairi kuşatan tüm dünyayı temsil ediyor gibi.
Gözlerini içeri çevirmiş adeta şair; biz de onunla birlikte, onun dünyasındayız. Kulağa hoş gelen kelime oyunlarıyla; "oysa çingene düğünlerine susmaya çağrılıydım kırk gün kırk hece" (s.14)
Adeta bir müziğin melodisi gibi dökülen dizeleriyle; "güvercin adımlarıyla yürüyorum üstüne - üstüne umutsuz bir geçmişte kalmış olanın uykularda inciler gibi katmerlenen bensem yalnızlıkların gecesi gebe değil bana" (s.25)
Az bilinen, fakat kelime dağarcının genişliğini gösteren kelime tercihleriyle; "kavlatan" (s.12) kavlatmak; "kuğurmaktı" (s.19) kuğurmak; "sıvaşık" (s.23)
oldukça keyifli bir ziyarete çevirmiş; iç dünyasına olan ziyaretimizi. Bunun yanı sıra 24. sayfada "aşk" kelimesiyle bir harf değişikliği denemesi gibi; şairin kitapta bazı deneysel çalışmalar yaptığına kanaat getirdim.
Bu sıcak kitapta hoşuma gitmeyen detaylar da oldu. Örneğin; 21. sayfadaki "quis facit veritatem" alıntısının Türkçesi verilmemiş. John 3:21'deki "qui autem facit veritatem" miydi acaba dedim zira "doğruyu söyleyen" anlamına gelen ilki yerine John 3:21'deki "Dürüst yaşayanın ışığını Tanrı aydınlatır" şeklinde özetlenebilecek ayet daha isabetli olabilirdi. Augistinus alıntısının kaynağını bulamadım. Burada dikkatimi çeken detay alıntı değil, alıntının Türkçesinin verilmemiş olması. Tıpkı; 24. sayfadaki "Absente reo" (gıyabında anlamına gelen 1890'lı yıllardan bir hukuk deyimi) 26. sayfadaki "voila le reve" (işte rüya anlamına gelebilecek Fransızca alıntı) 58. sayfadaki Milton alıntısı; 60. sayfadaki "la folie du jour" (günün deliliği anlamına gelen Maurice Blanchot kitabının ismi) ve "mere des souvenirs" (anıların annesi anlamında Baudelaire göndermesi) 61. sayfadaki "toinetteler" (Muhtemelen bir Moliere kahramanının genellemesi)
Dipnotlarla desteklenseydi daha iyi olabilirdi. Bu tip anlamı genel okur tarafından bilinmeyen; şiirlerde genellikle akustiği desteklemek amacıyla kullanılan yabancı kelimelerin okurun dikkatini dağıtarak şiirden kopmasına neden olduğunu düşünüyorum. Şiirden alınan zevkin öncelikle iki şekilde olduğuna inanıyorum; birincisi Parça parça alınan zevk; Bu her bir dizenin, hatta bazen kelimenin kendi iç uyumu ve diğer dizelerle ve kelimelerle olan uyumuyla yakalanan ritmin verdiği zevk. Bu ritme örnek olarak; "Birden bire kuş gibi vurulmuş gibi kanadından yaralı bir atlı yuvarlandı atından! " (Nazım Hikmet, Bütün Şiirleri, YKY, s.30) verilebilir.
İkinci olarak, şiirin bütününden yakalanan uyum. Hatta Cemal Süreya'nın 20 Şiir serisinde olduğu gibi; şiirler hem bir bütün olarak kendi içlerinde; hem de birbiriyle aynı ritmi paylaşıyorlar. Şiirin kendi içindeki uyumundan aldığım zevke Mona Rosa şiiriyle Sezai Karakoç'u gösterebilirim; Ellerin, ellerin ve parmakların Bir nar çiçeğini eziyor gibi. Ellerinden belli olur bir kadın, Denizin dibinde geziyor gibi. Ellerin, ellerin ve parmakların. (Sezai Karakoç, Gün Doğmadan, Diriliş, s.14) sayılabilir. Bu şiirin akışında birden bire geçen "the doors of perception" kelimeleri olsaydı; şiirin akışı nasıl da bozulurdu değil mi? Elbette bu doğru bir yöntem değil ama anlatmak istediğimi bir ölçüde anlatabildiğimi düşünüyorum. Şairin belki bir sonraki baskıda en azından bu kelimelere bir dipnot düşmesi nacizane önerim olabilir; lakin hiçbir zaman hiçbir şairin şiirine karışmamak gerektiğinden, bu cüretimi bağışlamasını ümit ederim. Şairin bazı deyişleri özellikle sevdiğini düşünüyorum. Örneğin kendi dilinden bahsederken "çifte kavrulmuş" ifadesini hem sayfa 13'te hem de 58'de kullanmış. Dil yanması genellikle pişmanlığı ifade eden bir anlatım olarak; şairin bu sözüyle yaşam tecrübesini kast ettiğini düşünüyorum.
"sana gelince murat, her uçuşta altında peydahlanan bataklığa çakılmayacak kadar hafifsin, neyse ki hiçbir burca mıh olmayacak kadar eğri" (s.22)
Kendi ismini küçük harfle başlatan şairin, özel bir isim yerine; kendi isminde belki de tüm insanlığı tecelli ettirmiş diye düşündürdü bana. Kişinin kendi varoluşuyla hafiflemesi, belki de dar kapılardan geçebilecek hale gelmesi... Nazım Hikmet'in şu dizelerini anımsattı bana; "parmaklarımın ağırlığı yok parmaklarım ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar salına salına dönecekler başımın üstünde sağım yok solum yok yukarım aşağım yok" (Nazım Hikmet, Son Şiirleri, YKY; s.83)
Bu kitap ruhuna sıkışan bir insana ait mi? Ya da Baudelaire'in tabiriyle; "Tutuşan gözlerimi açtığımda, Karşımda felaket odamı buldum Döndüm acı çeken yalnız ruhuma, Lanet kaygılarla başbaşa kaldım;" (Baudelaire, Kötülük Çiçekleri, Varlık, s.187)
Acı çeken yalnız bir ruhun, biraz ümit; ama çoğunlukla da suskun. ışık vuran yerlerini susturmuş" (s.47) ve acısının eri bir ruh.
Rimbaud, "Ben bir başkasıdır" diyordu; trajik bir yirminci yüzyıl fiyaskosu olarak bizzat bir başkasının yazgısı olmaya da alışacaksın" diyor şair de. Rimbaud ile tam olarak aynı anlamı kast edip etmediği bilinmez fakat yirmi birinci yüzyılda hasletlerimizin sürekli başkaları tarafından biçimlendirildiği göz önüne bulundurulursa; Rimbaud'un söylediği artık "trajik bir yirminci yüzyıl fiyaskosu" belki ve yirmi birinci yüzyılda da değişecek gibi görünmüyor.
"Ey müzikle salınan gövde, ey ışıyan bakış, Nasıl ayırt edeceğiz dansı dans eden kişiden?" diye sormuştu W. B. Yeats (Yeats, Her Şey Ayartabilir Beni, Sözcükler, s.67)
Şiiri de şairden ayırt edebilir miyiz ki?
"Hem kim bitirebilmiş ki yolculuğunu varmakla" (s.71)
Ben de bu kitabı bitiremiyorum, sonuna gelmekle. Zaten öyle hemen ulu orta okuyup bir kenara atılacak bir kitap değil. Defalarca ve defalarca okunmalı ta ki özümseyene dek. Baudeleaire başta olmak üzere Fransız şairlerin yanı sıra; Kavafis, Yeats, Ece Ayhan esintilerini de hissettiğim kitabı severek okudum. Şairin bundan sonra yazacağı kitabı ümit ve merakla bekliyorum.