HONORÉ DE BALZAC
"Benim burjuva romanlarım sizin tragedyalarınızdan daha trajiktir (Balzac)."
"...bütünü hedefleyen o muazzam iradesiyle, sadece büyük salınımlar halinde döneni kavramak ve buna yönelik dürtüsünün çarkına kulak kabartmak için parçayı, görüntüyü, fenomeni, dağınık olanı hor gören o devasa, fanatik hırsıyla koyuldu yazmaya.
Olayların kötü karışımından saf ögeyi, sayıların karmaşasından toplamı, gürültü patırtıdan harmoniyi, hayatın çeşitliliğinden özüne ilişkin olanı elde etmek, bütün dünyayı kendi imbiğinden geçirmek, onu yeniden yaratmak, eksiksiz bir özet halinde sunmak ve boyunduruk altına aldığı şeye kendi nefesiyle üflemek, kendi elleriyle yön vermek: İşte onun hedefi buydu.
Çeşitlilikten hiçbir şey kaybolmamalıydı; sonsuzluğu bir sonluluğa, erişilmez olanı insan için olanaklı olanın içine sığdırmak için sadece bir tek süreç vardır: Sıkıştırmak.
Bütün gücüyle fenomenleri bir araya sıkıştırmak, onları bir süzgeçten geçirmek ve böylece önemsiz olanları bırakıp sadece saf, değerli biçimleri elde etmek ve sonra bu tek tek dağınık biçimleri ellerinin korunda sıkıştırmak; onların o muazzam çeşitliliğini anlaşılır, kavranılır bir sisteme dönüştürmek için çalışıyordu."
"Onun ordusu iki ile üç bin arası insandan oluşur, daha doğrusu, onları toprağı eşeleyerek kendisi ortaya çıkarmış, kendi avucu içinde büyütmüştür. Çırılçıplak, hiçlikten gelmişler ve o onları giydirmiş, unvanlar ve zenginlikler bağışlamıştır, tıpkı Napolyon’un mareşallerine yaptığı gibi; sonra geri almış, onlarla oynamış, birbirlerine karşı kızıştırmıştır (Napolyon'un bir portresinin altına 'onun kılıçla sona erdiremediğini ben kalemle tamamlayacağım' diye yazması boşuna değildir)."
"(Paris'e giden gençler) Zarafetin, zenginliğin ve gücün bu yeni, büyüleyici ortamında çevrelerine bakındıklarında, beraberlerinde getirdikleri birkaç şeyin bu sarayları, bu kadınları, bu güçleri elde etmek için son derece yetersiz olduğunu hissederler. Yeteneklerini kullanabilmek için önce onları eritip başka şekillere sokmak, gençliklerini dayanıklılığa, zekâlarını kurnazlığa, güvenilirliklerini sahtekârlığa, güzelliklerini kötülüğe, pervasızlıklarını sinsiliğe dönüştürmek zorundadırlar. Çünkü Balzac'ın kahramanları hırs küpüdürler, her şeyin tamamını isterler (Napolyon'un en alt kademeden gelerek elde ettiği gibi)."
"İşte hayatın dönüm noktasını ifade eden bu anı Balzac'ın bütün kahramanları yaşar. Herkesin herkese karşı yürüttüğü savaşta asker haline gelirler, herkes ileriye doğru atılır, birinin yolu diğerinin cesedi üzerinden geçer.
...aynı savaşın saraylarda, kulübelerde ve tavernalarda sürdüğünü, ...rahiplerin, doktorların, askerlerin, avukatların da aynı dürtülerle hareket ettiklerini gösterir Balzac.
...Modern hayatın dümdüz yüzeyi altında mücadeleler alttan alta devam eder. Çünkü dışsal aldırmazlıkla içsel hırs ters orantılıdır. Hiç kimseye, bir zamanlar krala, soyluya, rahiplere yapıldığı gibi belirli bir yer ayrılmamış olduğundan, herkesin her şeye hakkı bulunduğundan bu durum onların güçlerini on katına çıkarır. Olanakların küçülmesi hayatta enerjinin iki katına çıkması şeklinde tezahür eder."
"...o istenç sihirbazı Balzac, başkalarına ait olanı eriterek kendine mal eder, rüyayı yaşam haline getirir. Onun gençken çatı katında kuru ekmekten ibaret yemeğini yerken, sadece iradi telkin yoluyla en pahalı yemeklerin tadını hissetmek için masanın üzerine tebeşirle tabaklar çizdiği, orta yerine en sevdiği yemeklerin adını yazdığı söylenir.
Burada nasıl tatları hissetmek istemiş ve nasıl gerçekten hissetmişse, şüphesiz hayatın bütün zevklerini kitaplarının iksiri içinde dizginlenemez bir şekilde içmiş, böylece kendi yoksulluğunu zenginlikle, ırgatlarının müsrif yaşantılarıyla kandırmıştır. Her zaman borçlu olan ve alacaklıları tarafından kovalanan Balzac şunu yazdığında kesinlikle neredeyse duyusal bir haz hissediyordu: “Yüz bin frank emeklilik geliri." Elie Magus’un tablolarını karıştıran odur, o iki kontesi babaları Goriot olarak seven, Seraphitus ile birlikte hiçbir zaman görmediği Norveç fiyortlarına çıkan, Rubempré ile birlikte kadınların hayranlık dolu bakışlarının tadını çıkaran odur; hazları bütün bu insanlardan lav gibi fışkırtan, onlar için acıyı ve mutluluğu yeryüzünün bütün aydınlık ve karanlık bitkilerinden kaynatan kişi kendisidir. Hiçbir yazar kahramanlarının hazlarına bu kadar ortak olmamıştır."
"Çünkü o yazmaya başladığında bütün hayatın bilgisi esrarengiz bir yolla onun içine girmiş, orada toplanmış ve saklanmıştı. Bu durum, içinde birikmiş olan bütün bu mesleki sınıflar, malzemeler, mizaçlar ve fenomenler hakkındaki bilginin ona nasıl, ne zaman ve nereden gelmiş olduğu, neredeyse bir mit haline gelen Shakespeare'in yanında, dünya edebiyatının en büyük bilmecelerinden biridir."
"Bu muazzam ve benzersiz sezgisel bilgi Balzac'in dehasıdır. O sanatçı diye adlandırılamayacak kadar dâhidir. Böylesine bir gücün sanata ihtiyacı yoktur. Çünkü gerçekten, onun gücü burada öylesine muhteşem ve büyüktü ki, balta girmemiş ormanların en özgür hayvanları gibi ehlileştirmeye karşı koyuyordu; o güç, bir çalılık, bir çağlayan, bir şimşek gibi, estetik değerlerini sadece ifadelerindeki yoğunluktan alan bütün bu şeyler gibi güzeldi. Onun güzelliğinin simetriye, dekorasyona, ince ince düzenlemeye ihtiyacı yoktur; onun etkisi güçlerinin dizginsiz çeşitliliğinden kaynaklanır. Balzac romanlarını hiçbir zaman tam olarak düzenlememiştir, kendisini onların içinde bir tutkuda kaybeder gibi kaybetmiştir; betimlemelerin, sözlerin içine kumaşların ya da gelişmiş bedenin çıplak etine gömülür gibi gömülmüştür."
"Balzac parayı romana sokmuştur. Mutlak değerleri tanımayan Balzac, çağdaşlarının sekreteri olarak, göreceli olanın istatistikçisi olarak şeylerin dışsal, ahlaki, politik, estetik değerlerini ve özellikle de nesnelerin günümüzde her şeyde neredeyse mutlaklığa yaklaşan genel geçer değerini tam olarak gözlemlemiştir: Para değerini. Aristokrasinin imtiyazları kalktığından beri, sınıflar arası farklılıklar az çok silindiğinden beri para toplumsal yaşamın itici gücü, kanı haline geldi. Her şey kendi değeriyle, her tutku mal olduğu maddi fedakârlığıyla, her insan görünen geliriyle ölçülmeye başlandı. Rakamlar, Balzac'ın araştırmayı kendine görev edindiği vicdanın belli başlı atmosfer değerlerinin ölçüsü oldu. Para onun romanlarında döner durur. Sadece büyük servetlerin yükselişini ve batışını, borsadaki vahşi spekülasyonları değil, ...hırs, nefret, harcama tutkusu ve harislik yüzünden para peşinde koşan yirmi kadar tipi değil, sadece parayı para olduğu için ve bir sembol olduğu için seven ve yine onu amaçlarına ulaşmada bir araç olarak gören şu insanları değil, paranın en soylu, en zarif ve en manevi duyulara kadar sızdığını binlerce örnek üzerinde gösteren ilk ve en cesur kişi Balzac'tır.
...Para, evrensel harisliğin maddi tortusu olduğundan, bütün duyguların içine sızdığından, toplumsal yaşamın patologu olan Balzac hasta bedenin krizlerini teşhis edebilmek için kanı mikroskopla incelemek, onun içindeki para miktarını az çok belirlemek zorundadır. Çünkü bütün yaşamlar onunla doludur, o hızlı hızlı soluyan ciğerlerin oksijenidir, kimse ondan vazgeçemez, haris hırsı, âşık mutluluğu için paradan vazgeçemez ve hele sanatçı hiç yapamaz, bunu en iyi kendisi bilmektedir, çünkü omuzlarında yüz bin franklık borç yükü vardır."
CHARLES DICKENS
"...o zamanlar her köy, her şehir, bütün ülke, hatta çok daha ötelere, dünyanın her yerine dağılmış bütün İngiliz dünyası Charles Dickens'ı seviyordu; karşılaştıkları ilk andan hayatının son anına kadar sevdiler onu. On dokuzuncu yüzyılda, dünyanın hiçbir yerinde bir yazar ve halkı arasında bu derece sıkı bir gönül ilişkisi kurulmamıştır. Bu ün bir havai fişek gibi birdenbire parlamış, ama asla sönmemiştir; bir güneş gibi dünyanın üzerinde hiç değişmeyen parlaklığını sürdürmüştür."
"Dickens Napolyon'un kahramanlıklarla dolu yüzyılıyla, zaferlerle dolu geçmişle, geleceğin rüyası olan emperyalizm arasındaki İngiliz geleneğinin en yüksek sanatsal ifadesidir. Dickens bizim için sadece olağandışı bir eser meydana getirmişse ve bu dehasını ortaya koyacak kadar şiddetli değilse, bunun nedeni İngiltere ve onu frenlemiş olan ırk değil, içinde yaşadığı suçsuz çağdır: İngiltere'nin Victoria çağıdır. Bilindiği gibi Shakespeare de bir İngiliz çağının şiirsel ifadesi için en yüksek olanaktır: Ama onunki Elizabeth çağıydı; güçlü, eylem düşkünü, genç, taze duygularla dolu, ilk kez pençesini dünya imparatorluğuna uzatan, içinden taşan güçle titreyen, ateşli bir İngiltere söz konusuydu. Shakespeare eylem, istenç, enerji yüzyılının oğluydu. Yeni ufuklar açılmış, Amerika'da maceralı zenginlikler kazanılmış, ezeli düşman yenilmiş, İtalya'dan Rönesans'ın alevleri kuzeyin sisini sarmaya başlamış, bir tanrı, bir din bertaraf edilmişti ve dünya yeni, canlı değerlerle tekrar doldurulmaya hazırdı. Shakespeare kahraman İngiltere'nin yeniden doğuşuydu, Dickens ise sadece burjuvazinin sembolü. O bir başka kraliçenin, yumuşak, anaç, önemsiz, yaşlı kraliçe Victoria'nın sadık tebaası, erdemli, rahat, düzenli, heyecansız ve tutkusuz bir devletin vatandaşıydı. Gayretleri, aç olmayan, sadece sindirmek isteyen çağın ağırlığı tarafından frenleniyordu: Uyuşuk bir rüzgâr sadece yelkenleriyle oynuyor, onu Ingiliz sahillerinden bilinmeyenin güzelliklerine doğru, yolların bulunmadığı sonsuzluğa doğru asla ilerletmiyordu. Hiçbir zaman tedbiri elden bırakmadı ve anayurdunun, alışılmışın, geleneksel olanın yakınlarında kaldı: Shakespeare nasıl hırslı İngiltere'nin cesaretiyse Dickens da tok İngiltere'nin tedbiridir."
"Dünyadan, İngiltere'den, çağdaşlarından memnundu ve çağdaşları da ondan memnundu. Her iki taraf da karşısındakinin olduğundan farklı olmasını istemiyordu, cezalandırmak isteyen, sarsan, kışkırtan, yücelten ve büyük sanatçıların Tanrı'yla hesaplaşmak, onun dünyasını reddedip onu yeniden, kendi istediği şekilde yaratmak yönündeki temel istenci olan öfkeli aşk onda yoktu. Dickens dindar ve saygılıydı; var olan her şeye karşı iyiliksever bir hayranlığı, sürekli çocuksu, oyun düşkünü bir sevinci vardı. O halinden memnundu. Fazla bir şey istemiyordu."
"İngiltere o zamanlar -1848'de- Avrupa'daki devrim yapmayan tek ülkeydi; aynı şekilde Dickens da bir şeyleri devirmek ve yeniden yaratmak değil, sadece düzeltmek ve iyileştirmek istiyordu; sosyal adaletsizliğin fenomenlerini, dikenlerinin en sivri olduğu ve acı verici bir şekilde ete battığı yerlerde törpülemek ve yumuşatmak istiyordu, ama kesinlikle kökleri, içsel nedeni kazıp çıkarmak ve yok etmek değil. Gerçek bir İngiliz olarak ahlâkın temeline inmeye kalkışmadı, bunlar tutucu biri için İncil kadar kutsaldı. Ve bu memnuniyet, kendi çağının gevşek mizacının usaresi Dickens için çok karakteristikti. Hayattan fazla bir şey istemiyordu: Onun kahramanları da böyleydi. Balzac'ta bir kahraman hırslı ve iktidar düşkünüdür, güce duyduğu hırslı özlem içini yakar kavurur. Hiçbir şey ona yetmez; kahramanların hepsi doyumsuzdur, her biri dünya fatihi, bir devrimci, bir anarşist ve aynı zamanda bir tirandır. Hepsinde bir Napolyon mizacı vardır. Dostoyevski'nin kahramanları da ateşli ve coşkuludur, iradeleri dünyaya karşı çıkar ve en muazzam doyumsuzluk içinde gerçek yaşamdan hakiki yaşama uzanır; vatandaş ve insan olmak istemezler, bilakis her birinde tehlikeli gururun verdiği huşudan dolayı bir kurtarıcı olma kıvılcımı parıldar. Her ikisinde de günlük yaşamın üstüne çıkma gayreti, sonsuzluğa doğru bir yönelim vardır.
...Dickens'ın kahramanları oluşturulmuş bir tablo gibi hatırlanır, Dostoyevski ve Balzac'ınkiler ise müzik gibi; çünkü onlarınki sezgisel, zihinsel bir yaratımdır, Dickens ise bir anlamda bedensel gözle, optikle yaratır.
...içimizdeki Balzac ve Dostoyevski kahramanlarından birini adıyla çağıralım, Goriot Baba'yı ya da Raskolnikov'u, bu takdirde bize bir duygu cevap verecektir, bir kendini vakfetme, bir çaresizlik, bir tutku kaosu olacaktır hatırladığımız; Pickwick dediğimizde ise bir görüntü gelir aklımıza..."
"Maddi ya da manevi olarak orta halli yaşamın dışına çıkan her şey ona antipatik geliyordu; yalnızca alışılmış olanı, ortalama olanı seviyordu, hem de bütün kalbiyle. Zenginlere ve aristokratlara, doğuştan imtiyazlı olanlara karşı hoşgörüsüzdü. Bu insanlar onun eserlerinde her zaman alçak ve cimri tiplerdi; nadiren portrelerini, ama hemen her zaman karikatürlerini çizerdi. Onlardan hoşlanmıyordu.
....Onun yaratısı son derece demokratikti -sosyalist değildi, bunun için gerekli radikallikten yoksundu-, patetik ateşini yalnızca sevgi ve acımadan alıyordu. Dickens burjuva dünyasında, yoksulluk eviyle rantiyeler arasındaki orta tabakada kalmayı tercih etmiştir; sadece bu yalın insanların yanında kendini rahat hissediyordu.
...yeryüzü dünyasının düzenli yollarında, bedensel ve elle tutulur olanda, rahat ve orta halli burjuva dünyasındadır o her zaman.
...ona yetmedi: İdilist bir şair trajik olanın özlemini duyuyordu; sürekli olarak tragedyaya uzanmış ve sürekli olarak melodrama ulaşmıştır."
FYODOR DOSTOYEVSKİ
"Duyguları uyarılmadığı zaman zihni de çalışmıyordu"
"İlk bakışta sınırları belli bir eserle karşı karşıya olunduğu sanılır, ancak bir süre sonra sınırsız bir şey, çevresinde dönen yıldızları ve bambaşka müziği olan bir evren keşfedilir."
"Hayatının birçok yılı, bütün bir çocukluğu karanlığın gölgesindedir ve bugün de hâlâ öyledir, içinde bulunduğumuz zamana hâlâ ateşli gözlerle bakışlarla bakar gözleri, ama insani olarak tümüyle uzak ve kavranılamaz bir şey haline gelmiştir, bir efsane, bir kahraman, bir azizdir. Homeros’un, Dante'nin, Shakespeare'in yüce biyografilerinin etrafını saran, hakikat ve sezginin o alacakaranlığı onun çehresini de dünyevilikten çıkarmıştır. Onun kaderi belgelerle değil, ancak bilinçli bir sevgiyle şekillendirilebilir."
"Kim kendini iyi tanıyorsa onu da iyi tanıyordur; bütün insanlığın son sınırı o değilse hiç kimsedir."
"Günün birinde bu karanlık dünyadan (yoksullar evinde doğduğu, alkolik bir baba ve çok erken ölen anne ile devam eden, hiçbir zaman söz etmediği çocukluktan) bir delikanlı olarak çıktığında çocukluğu çoktan sönüp gitmişi. Bütün doyumsuzların ebedi özgürlük ülkesine, ihmal edilmişlerin sığınağına, kitapların renkli ve tehlikeli dünyasına kaçmıştı. O zamanlar erkek kardeşiyle birlikte inanılmaz derecede çok okuyordu, geceler ve gündüzler boyu -daha o zamanlar bu doyumsuz genç okuma eğilimini müptelalık derecesine kadar vardırdı- ve bu fantastik dünya onu gerçek dünyadan giderek daha fazla kopardı. İnsanlığa karşı duyduğu güçlü tutkuyla dopdoluydu, ama insanlar karşısında da hastalık derecesinde çekingen (yüzünün çirkinliği) ve kapalı, aynı anda kor ve buz, en tehlikeli yalnızlıklarınsa müptelasıydı. Tutkusu dağınık bir şekilde çevrede dolanıyor, bu "bodrum yılları"nda (sürekli parasız) sefahatin bütün karanlık yollarından geçiyordu, ama bütün hazlardan duyduğu tiksinti, her mutlulukta suçluluk duyguları ve hiddetten sürekli sıktığı dudakları ile her zaman tek başına."
"Şans oyunlarına duyduğu hastalıklı sevgi. Daha çocukken tutkulu bir iskambil oyuncusuydu, ama sinirlerinin şeytan aynasını ancak Avrupa'ya gittiğinde tanır: Rouge et noir, yani rulet, bu onun ilkel ikili karakteri için korkunç ölçüde tehlikeli bir oyundur. Baden-Baden'deki yeşil masa, Monte Carlo'daki kumar makinesi Avrupa'daki en güçlü esrimelerdir: Sistine Madonnası'ndan, Michelangelo'nun heykellerinden, güneyin manzaralarından, bütün dünyanın sanat ve kültüründen daha fazla hipnotize eder onun sinirlerini. Çünkü burada gerilim, karar verme -kırmızı ya da siyah, tek ya da çift, mutluluk ya da yok olma, kazanç ya da kayıp- dönen tekerleğin tek bir saniyesine sıkışır, gerilim yoğunlaşarak sıçrayan karşıtlıkların acılı bir hazla dolu karakterine uyan tek bir yıldırım biçimine dönüşür."