ÖYKÜ YAZMA ÜZERİNE HOŞ BİR ATÖLYE KİTABI
Konsept hoşuma gitti. Romanın farklı beş yazar tarafından yazılmış olduğunu baştan bilmek farklı bir okuma deneyimi yaşattı diyebilirim. Hangi yazarın kendi bölümüne nasıl başlangıç yaptığı, farklı yazarlar tarafından oluşturulan karakterlerin birbiri ile uyumu ya da çelişkileri, her biri farklı bir yazara ait bölümler arası geçişlerin ne kadar yumuşak olduğu gibi sorular kitabın başından sonuna kadar benimle birlikteydi. Kitabı bitirdiğimde ise, şunu sordum: yazarların kendilerinden önce yazılanları okuyarak herhangi bir düzeltme yapmadan yollarına devam ettiklerini biliyoruz, peki ya kurgu? Kurguyu konuşmak ve romanın yazılmasında görev dağılımı yapmak üzere hiç mi bir araya gelmediler? Bülent Erkmen’in kitabın sonundaki yazısını gördüm ama önce kendi cevaplarımı bulmak istediğim için okumadım. Çünkü Erkmen’in yazdıklarına yaklaşabilirsem, bir olmuş beş farklı yazarla buluşabildiğim noktalar olduğunu düşünüp sevinecektim.
İşte kendimce bulduğum cevaplar :
1) Bence beş yazar en az bir kere bir araya geldiler ve romana okuma, yazma ve oynama üzerine özel bir misyon yüklediler. Yani, roman, annesinin ölümünün cinayet mi yoksa intihar mı olduğuna odaklanan genç bir kızın hikayesi hakkında gibi görünürken bir yandan da arka planda bir roman nasıl yazılır, bir oyun nasıl oynanır, yazar, oyuncu, okur, seyirci ne yaşar sorularının peşindedir. Sanki, Murathan Mungan tüm ana karakterleri sunmaktan, Faruk Ulay en temel karakter Zehra’nın geçmişinden, Elif Şafak bilinçaltından, Celil Oker gelecek ihtimallerinden, Pınar Kür ise, geleceğinden sorumludur. Sanki bu beş yazar roman yazmanın, oyun sergilemenin soruları hakkında bir yandan kendi aralarında sohbet ederken bir yandan da cevapları pratiğe dökerek okura göstermek isterler. Bunu en çok konservatuarda yaratıcılık dersi veren Fatin Bey, oyuncu adayı Zehra ve yazar Rıdvan karakterleri üzerinden yaparlar. Örneğin okur ve seyirci için sürprizin önemini anlatırken, Fatin karakteri bir sayfada oyuncu adaylarına şöyle söyler : “İyi bir seyirci, böyle bir oyuncunun hareketini on saniye önceden bilir. Çok sıkıcı bir durumdur bu! Kendinizi şaşırtın! Ancak kendinizi şaşırtarak ilerleyebilirsiniz!” Aynı karakter başka bir sayfada yazarın da bir gösteri sanatçısı olduğunu söyler. Yani iyi bir yazar da okuyucu şaşırtan bir yazardır. (O zaman, “şaşıran okur iyi bir okur değil midir?” diye soruyor insan. Neyse ki, ilk bakışta çelişki yaratır gibi duran bu şaşırma durumu Faruk Ulay’ın cümleleri ile çok güzel netleşiyor!) Bu beş yazar içinde beni en çok şaşırtan da Celil Oker olmuştur. Mungan’ın tasavvufi aşka yaptığı göndermeyi okuduktan sonra en az şaştığım şey ise, Zehra’nın Vedia karakterine olan aşkının Elif Şafak’ın bölümünde yer almasıdır. Benzer bir yorumu diğer yazarlar için yapamıyorum, çünkü bu beş yazardan sadece Elif Şafak’ı daha önce birkaç kez okudum. Bu roman sayesinde diğer dört yazarla tanıştığım için mutluyum.
Başka bir örnek vermek gerekirse, Celil Oker’in bir romanın konusunun ve karakterlerinin nasıl oluşturulabileceğini Zehra ve Rıdvan karakterleri arasında geçen bir diyalogla açıklamasını gösterebilirim. Diyaloğu okurken, romanı, daha önce okuduğum “Yazar Olabilir miyim?” gibi başlıklar taşıyan pek çok teorik kitaptan çok daha başarılı bulduğumu söyleyebilirim.
Okur olma durumu da iç ihmal edilmemiş romanda. Niçin roman okuruz? Nasıl Zehra annesinin ölümünün kendi hayatında yarattığı soruların cevaplarını Rıdvan’ın yazacağı romanda arıyorsa, biz diğer okurlar da ihtiyaç duyduğumuz cevapların beklentileri ile yöneliriz romanlara. Ne yazık ki olmaz işte, cevaplarımızı hiçbir romanda hazır bir şekilde bulamayız, sadece bazen çok yaklaştığımızı hissederiz. Her seferinde anlarız ki cevaplarımız kendimizde saklıdır. Yine de bu, romanların muhteşem yüzleşme araçları olduğunu inkar ettiğimiz anlamına gelmez. Yeni romanlar okumak isteriz çünkü bu romanın sonunda da belirtildiği gibi bildiğimiz hiçbir şey yoktur aslında. Bildiklerimiz durmadan değişir, her bildiğimiz durmadan yeni bilinmezlere ve yeni cevaplara sürükler bizi.
Romanın birkaç yerinde Türk kültürü ve Türk filmleri ile ilgili yapılan esprileri düşününce son bölümde Zehra’nın annesi, anneannesi ve babası ile ilgili sırların tam bir Türk filmine yakışır bir şekilde çözülmesini ironik buldum doğrusu. Önceleri hiç hoşlanmadım bundan. En az hoşlandığım kısımlar da bunlardı. Hiç inandırıcı değildi. Sonrasında Pınar Kür’ü anlamak istedim. Neden böyle bir son yazmış olabileceği üzerine düşündüm biraz. Okur Zehra’nın anneannesinin gizli aşkı ile ilgili sırrı son bölümde rahatlıkla tahmin edebilirken, başından beri ürkek, kırılgan ama aynı zamanda zeki bir karakter olduğunu düşündüğümüz Zehra nasıl olur da bariz kanıtları fark edemez? O zaman romana yüklendiğini düşündüğüm misyonu bir kere daha aklımdan geçirdim. Kür okura şöyle mi demek istiyordu acaba? “Bravo doğru tahmin ettiniz, siz iyi bir okursunuz!” Ama sonra aklıma şu düştü, sonunda şaşıran da yine aynı okur değil mi? “Zehra nasıl tahmin edemez? “ O zaman, “yazar da boş değil hani” diyerek kendimle alay ettim. Sonrasında bu son bölümle her şeyin gördüğümüz, duyduğumuz gibi olamayabileceğine yazarın beni nasıl inandırdığını düşündüm. İlk olarak Elif Şafak’ın bölümünde ortaya atılan öykülerin inandırıcılığı ile ilgili fikrin güzel bir sona bağlandığını kabul etmekte hiç zorlanmadım.
2) İlk üç bölümü okuduktan sonra, aralarında az çok bağlantı olmasına rağmen bölümlerin her birinin bağımsız öykü gibi kurgulanabilmesinin mümkün olabileceğini düşündüm. Son iki bölümde neredeyse bundan emin oldum. Ayrıca her bölümün başında az çok farklı bir dil ile karşı karşıya olduğumu fark ettim, her bir bölüm için ayrı ayrı ısınma süresine ihtiyaç duymamı da buna bağladım. Ancak bunu romanın beş farklı yazar tarafından yazılmış olduğunu baştan bilmeseydim sezebilir miydim, emin değilim. Romanı bitirdikten sonra beş bölümden beş, hem de en az beş farklı roman çıkar diye düşündüm.
3) Romanın başından sonuna kadar olayların günümüzden çok eski bir tarihlerde geçtiğine ilişkin bir kanı hakimdi bende nedense. Çok itici bulduğum, araba markalarının özellikleri ile birlikte sıralanması beni bugüne getirmek için bir zorlama mıydı acaba diye düşündüm.
4) Elif Şafak, karakterlerini kendi yaratmadığı bu romanın bir bölümünü yazarken, kendisini, çocukluğundan eksik kalanlarla yeni bir hayat kurmaya çalışan Zehra’ya mı benzetmek istemişti acaba? Yeni bir hayatın ucundan tutmak ve yeni bir romanın kısmen yaratıcısı olmak. İyi bir metafor değil mi?
5) Murathan Mungan’ın, yazdığı bölümü, içeriğine uygun olarak numaralandırması çok hoşuma gitti. Kitabın kapağında bu beş yazarın fotoğraflarını görmek isterdim.
6) Bence “Beşpeşe” öykü yazma üzerine faydalı bir atölye kitabı bile olabilir.