“Neden birileri bu adamları öldürüp kafalarına peruk taksın ki?” dedim. “Belki de onlarla bir hesabı vardır.” “Muhakkak,” dedim. “Ama ne olduğunu bilemiyorum. Üstelik elimde bir şey yok…” “Yüreğiniz var ya,” dedi bileğime tekrar dokunup gözlerimin içine bakarak. “Cesaretiniz… Gönül koymuşluğunuz… Az mı bunlar?”
Fatih’in Altımermer semtinde kendi halinde yaşlıca bir eczacı evinde ölü bulunur. Cinayeti ilginç kılan ise eczacının başına takılan peruk ve dudağına sürülen rujdur.
Altımermer’de bunlar yaşanırken kahramanımız hiçbir şeyden habersiz, Brezilya’dan gelecek konuğu için planlar yapmaktadır. Ancak planları bu cinayetle yakından ilişkili bir arkadaşının telefonuyla sekteye uğrar. Amatör dedektifimiz bu defa patavatsız ama saf arkadaşının ricasını kıramaz ve cinayeti çözmeye çalışır.
Mehmet Murat Somer, Hop-Çiki-Yaya serisinin dördüncü kitabı Peruklu Cinayetler ile bizi müzik dünyasının dehlizleri ile drag-queenlerin hareketli hayatları arasında bir yolculuğa çıkarıyor.
Mehmet Murat Somer was born in Ankara in 1959. After graduating from university, he worked for a short time as an engineer, and for an extended period as a banker. Since 1994, he has been a management consultant, conducting corporate seminars on management skills and personal development. When not working out in the hammam, he writes books in the Hop-Ciki-Yaya series, of which there are now 6.
yine harika bir hop-çiki-yaya (4.5 🌟). günümü uykusuz geçirme pahasına saatlerce okuyarak bitirdim dün gece. huzur cinayetleri'nde başlayan yazarın kendini dahil etme oyunuyla açılışı yapıyor peruklu cinayetler de ama öyle devam etmiyor. serinin okuduğum diğer kitaplarına göre en hareketli olanı diyebilirim. kahramanımız yine hem bir cinayetler serisi peşinde koşarken bu sefer hem evinde ricardo'yla ve onun delikanlılarıyla hem küçük araştırmaları sırasında zümrüt'le hem hasan'la aynı zamanda uğraşıyor. dolayısıyla diğerlerine göre daha temposu ve kalabalıklığı yüksek geldi bana. diğerlerinde alışık olduğumuz taksi şöförü hüseyin ve ortağı ali bu sefer o kadar dahil değiller hikayeye.
kurgunun kendisine gelecek olursak, yine değindiği şeyler çok kişisel ve çok politik. okurken bu kadar eğlenip, gülüp kitabı kapattıktan sonra aslında ne kadar önemli ve hassas ve de acı konulardan bahsettiğini anlamak bence önemli bir başarı. bu sefer bir kadının cinselliği bir açısıyla ele alınıyor, yarım puanı kırma sebebim de biraz daha derlenip toplanabileceğini düşünmem. katili biz de kahramanın peşine takılıp öğreniyoruz bu arada, önden tahmin yürütme imkanımız çok da geniş bir alan değil. o yüzden son dakikalara kadar merakla okudum ben (ama benim polisiye deneyimsizliğimden olabilir bu).
yavaştan bitmeye yaklaşıyor bu seri.gıdım gıdım okusam da, hele yaz geldi mi başka bir şey okumak istemiyor canım. ponpon'u, gönül'ü, kahramanımızı özlüyorum.
Alışıyorum zamanla. Gizlilik ne ocakalara ateşler düşürdü be, Ricardo'nın libidosu beni de yordu, bir de maşallah ya şak diye buluyorsunuz taksiyi İstanbul'da, almayız da demiyorlar. Bu kitabın en inanılmayan detayı buydu bence.
Serinin şimdiye kadar en sevdiğim kitabı oldu Peruklu Cinayetler. Polisiye ve merak üçüncü kitapta olduğu gibi gayet yerindeydi. Üstelik bu defa eğlence dozu ve atmosferin renkliliği de artmıştı. Kitapların hep aynı dramatik yapı üstünden kurulması tahmin edilebilirliği beraberinde getiriyor. Yapısal olarak keşke farklı şeyler deneseymiş yazar. Yine de her haliyle ilginç ve kayda değer.
Peruklu cinayetler ile serinin dördüncü kitabını bitirmiş oluyoruz. Keyifli, okuması kolay ve bolca ayıplı cesur bölümler içeren kara mizah gibi bir polisiye. Polisiye yönü basit, şüpheli havuzu ve soruşturma yönü kısır olsa da bir şekilde kendini rahatça okutup yüzünde gülümseme ile kitabı kapattırıyor. Tavsiye ederim
"Nihayet Ponpon geldi. Yüzünde kat kat sahne makyajı. Üzerinde sadece özel gecelerde giydiği, tepeden tırnağa lacivert payet işli, bedenini çorap gibi saran, aynı zamanda da korse gibi toplayan en değerli kostümü. Boynunda saks mavisi boa. Aman ne gergin! Âdeta keman yayı. Şovdan önce tanışmayı kabul etti. Kibar ve medeni olacağız ya! Ricardo'nun yanına, sözüm ona kulise, yani üst kata, büro depoya çıktı.
Bunlar da Ricardo'ya Türkçe öğretmeye başlamışlar. Kendi kafalarına göre... Tam muzir çocuk aklı! Ve tanıştırınca, Ricardo'nun yeni öğrendiği Türkçe marifetini gösterme hevesi tuttu.
"N'aber kart ibne!" dedi kollarını kucaklamak üzere açıp, en kocaman gülüşü ve takdir bekleyen bakışlarıyla.
Ponpon neye uğradığını anlamadı.
Aykut'la Mete gülmekten yerlerde, bir hal oluyorlar.
Ricardo beklediği takdir gelmeyince anlaşılmadığını zannederek bu sefer daha yüksek sesle ve teker teker yineledi.
"N'aber kart ibne!"
Oğlanlar yıkılıyor.
Ne olduğu ortadaydı... Ponpon zekidir. Bir anlık bozgunu hemen aştı. Sarılıp Ricardo'yu öperken gözlerinde şimşekler çakıyordu.
"Sizin ikinizi sıçana kadar siktirmezsem bana da Ponpon demesinler." dedi gülümseyerek. Donma sırası Aykut'la Mete'ye gelmişti."
Ahhh seriyi özlemişim. Keşke ben de normal insanlar gibi sırayla okusaydım ama. Böyle olunca her şey birbirine karıştı. Yine güzeldi, eğlenceliydi. Katili bulmak kolay olduysa da eğlendim.
En begendigim Hop Ciki Yaya kitabi oldu fakat bu henuz bitirdigim dorduncu kitabi.
Dizi boyunca gelistirilen butun karakterler degilse de bazilari artik tam oturmustu. Ozellikle Gonul uzerine cok calisilmis. Gerci kitabin basindaki Gonul'le sohbet kismi cok uzun geldi bana ama eglenceliydi de.
Polisiye kismi basitti bence. Daha karmasik bir seyler gelisecek diye bekledim; yok, dumduz gitti.
Ama arka planda hayat gorusleri, zevkleri, yasama felsefesi akip duruyordu. Ben bunu daha cok sevdigim icin polisiyesine takilmadim. Bir de gecistirmeden dobra dobra konusmasini sevdim. Trans cinayetlerinde polisin tavri mesela ya da baska bazi konular. Belki bir cumleyle yazilmis ama sanki bir sayfa yazi okutmus gibi hissettiriyordu. Bravo.
Ve yine yuz tane film, muzik ve sanataci adi geciyordu. Ah keske, her kitabin sonuna bunlarin bir dokumu eklense.
Serinin iki kitabı kaldı ama şimdilik benden bu kadar :) Para verip alacağım bir seri değildi.. Storytel de dinledim. Diğer ikisi eklenirse dinlerim. Ama kitap alıp okumam. Çünkü okuduğum polisiyelere göre polisiye yönü zayıf bir seriydi. Daha çok eğlenceli diyaloglar ve travestilerin yaşamı üzerineydi. O yüzden başka bir işle meşgulken dinlenilebilir :)
The weakest so far of the series but still a good mystery set in our hero's world of Istanbul's transvestites club scene.
We encounter new characters, I hope the young secretary/amateur sleuth will be back as the lady lawyer. The plot is a bit far fetched and the arrival of our hero's Brazilian friend with benefit performer feels tacked on the story. Ricardo could not have been there and it would have been fine.
Still this is an original murder mystery series that plays on the exotic and marginal world it portrays. The author has a respect and a knowledge of the world that makes reading his stories a pleasure.
Yine bir hop çiki yaya polisiyesi. Sesli kitap olarak dinledim. Seriyi sıra gözetmeden ne denk gelirse dinliyorum ama bunu daha önce dinlediğim Peygamber Cinayetleri’nden daha çok sevdim. Bu kitapta biraz daha fazla gizem unsuru vardı. Travesti dedektifimiz Başak bu kez peruk takılıp kadın kıyafeti giydirilen adamların cinayetlerini çözmeye çalışıyor çünkü cinayet aslında pek de hoşlaşmadığı başka bir travesti Gönül’ün üstüne kalmış. Bu kez konuk karakterlerimiz birkaç kadın (ki Peygamber Cinayetleri’nde kadın yok gibi bir şeydi, hatta Başak kendine şaşıyor bu kadar kadını nasıl hayatıma soktum ben diye) ve Brezilyalı drag queen Ricardo nam-ı diğer Suzy Bambam. Çok az da sevgili Ponpon var. Yine çok güldüm, hatta katil adamları neden öldürdüğünü açıklarken de çok güldüm. Hatta en çok Ricardo’nun öğrendiği birkaç Türkçe kelime ile Ponpon’a “n’aber, kart ibne?” demesine güldüm.
Yedi yıl öncesinden başlayan seri cinayetler. Öldürüp kafalarına peruk geçirilip ruj sürülen kurbanlar. Veral’ın adım adım çözüme gitmesi. Şaşırtıcı bir katil. Rio’dan kahramanımızın kulubünde çalışmaya gelen Ricardo’ya şımarıp kudurduğu zaman suratına okkalı bir tokat atma arzum dışında, gariban travesti Gönül’ün cinayet çözülene kadar hapiste korkuyla titremesi beni üzdü. Mehmet Murat’ın sanırım herkesin içinde farklı titreşimli bir nokta olduğunu, onu uyandırmak için dışardan gelen küçük bir uyarının yeteceğini anlatma gibi bir çabası var. Buna katılmayabilirim, ancak hiç bilmediğim, üstelik az buçuk bildiğimi sandığım bir konuda bayağı aydınlandım diyebilirim. Yazarın Storytel’e diğer Türkçe kitaplarını bekliyorum.
Hop-çiki-yaya serisinin -tahminimce- 4. kitabı. Çerezlik bir polisiye. Eğlenceli ve akıcı. Belki kitapları sırasıyla okumak gerek ama ben pek zorlanmadım. Aşina olmadığım dünyaları okumak hoşuma gittiği için seriye devam edeceğim.